Kaybolan Hayal / Xewna windayî

Sezin Öney

Taraf
25.02.2010

2003’te, Budapeşte’den atlayıp sık sık Belgrad’ın yolunu tutan bir arkadaşım vardı. O zamanlar Sırbistan-Karadağ olan ülkede, savaşla, Milošević yönetiminin işlediği savaş suçlarıyla hesaplaşmak gerektiğini savunan insan hakları örgütlerinin, toplumda “Batı ajanı”, “vatan haini” diye damgalandığını anlatan bir tez yazıyordu. Sırplar, kendilerini “kuşatma psikolojisi” içinde hissediyor, “bütün dünyanın kendilerine karşı bir komplo içinde olduğu” düşüncesiyle geçmişle yüzleşmeyi reddediyordu. Bugün savaş suçluları olarak uluslararası çapta haklarında arama emri olan isimler, o zaman Sırplar için “milli kahramanlar” idi. Milošević dönemine yönelik şikâyetler genelde yolsuzluk konusuna odaklıydı. O zamanlar yaşanan insan hakları ihlallerine isyan, etnik kıyımlara ilişkin bir vicdani sıkıntı duyulması pek de söz konusu değildi.

Bugün hayal etmesi güç ama o günlerde Türkiye’nin geleneksel zenofobisine rağmen, dış dünya paranoyası bu kadar tavan yapmamıştı. Öyle ki, çoğu zaman bu tezle ilgili arkadaşımla konuşurken, Sırpların durumuna acırdım.

O zamanlar, geride bıraktığım Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği yolunda emin adımlarla ilerleyen, geleceğe ümitle bakan, dinamik bir ülkeydi.

Aradan geçen yedi yıl sonucunda Sırbistan, AB yolunda son sürat ilerleyen, kendine güvenen bir ülkeye dönüştü. Türkiye ise, siyasetinden sivil toplumuna, sokaktaki insanına herkesin sürekli birbiriyle didiştiği, itiştiği, aşırı milliyetçiliğin kol gezdiği bir “Linç Cumhuriyeti”ne. (Linç Cumhuriyeti deyince, İsveç’te yaşayan sanatçı Hakan Akçura’nın 17 Ocak 2010’da Birgün’de yayımlanan ve Türkiye genelinde 1992’den beri gerçekleşen veya kalkışılan linçlerin illere göre dağılımını ve Türkiye haritasının nasıl kan kestiğini gösteren sarsıcı çalışmasını anmadan olmaz).

Salı günü Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nin Türkiye genelinden ve Diyarbakır ile çevresinden gelen sivil toplum örgütlerini buluşturduğu toplantıya katılan yerel örgütler, aslında kendi dertlerini dile getirirken barış sürecinin de ne denli ciddi biçimde sekteye uğradığını ortaya koyuyordu. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Sekreteri Burhan Zorooğlu’nun, “1990’lardaki konsept, farklı şekilde uygulanıyor” sözleri, maalesef, ortadaki tabloya bakılınca gayet doğru gözüküyor. İHD’nin Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey’in KCK operasyonları çerçevesinde tutuklandığını da hatırlatmak gerek.

Toplantıda, Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde gözaltına alınan, mahkûm edilen çocuklar, hapishanelerdeki kötü koşullar, tedaviye muhtaç olduğu halde gerekli bakımı alamayan mahkûmları anlatan karanlık bir resmigeçit dile getirilirken, BDP İl Başkanı Mehmet Ali Aydın’ın, ifade vermeye çağrılmışken tutuklandığını sonradan öğreniyorduk. Diyarbakır’da hemen herkeste bir karamsarlık, bıkmışlık, yorgunluk vardı.

Oysa aynı gün, güzel şeyler de oluyordu. Mesela, Vali Avni Mutlu ile sivil toplum örgütleri temsilcilerinin görüşmesinde son derece olumlu, iletişime açık bir hava vardı. Mutlu, devletin dinlemeye çalışan, çözüm bulmaktan yana yüzünü yansıtırmışçasına bir tavır içersindeydi. Keza, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in kendisini ziyarete gelen gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcilerine özellikle dikenlerinden arındırılmamış olarak verdiği kırmızı güllerle beraber ilettiği mesaj da yapıcıydı. Baydemir, “Bu ülkede herkesin işi zor. Hükümetin de, BDP’nin de, Genelkurmay’ın da işi zor, PKK’nin de işi zor. İşi kolay olan kimse yok. Dolayısıyla, bana göre, bu işi zor olanların tümünün, aklın yolunu vicdanın yoluyla ortaklaştırması lazım” diyordu. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi gösterilerde, polise taş attıkları iddiasıyla 13 çocuk hakkında hazırlanan iddianameyi iade etmişti.

Ancak, Diyarbakır’da genel olarak olan bitene bakınca, anlaşılan o ki, Türkiye, bazı “en”lerinden vazgeçmek istemiyor. Ocak sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin açıkladığı verilere göre Türkiye, 1959 ile 2009 arasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni “en çok ihlal eden ülke” oldu. 2009’da da, AİHM’in aleyhine “en çok karar verdiği” ülke olmayı başardı. Bu dönemde verilen toplam 1625 aleyhte hükmün 347’si Türkiye içindi. En çok ihlal edilen hak, adil yargılanma hakkıydı. Aynı şekilde, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele konusunda da Türkiye’nin çarpıcı bir “başarısı” vardı.


Balyoz soruşturması çerçevesinde gözaltına alınan emekli ve muvazzaf askerlerin sayısının 49’a yükselmesi, ilk kez bu kadar ciddi “askerî” gözaltıların olması, Türkiye’nin İspanya ve Yunanistan’ın cuntacılardan kurtulma tarihini anımsatan bir sürece girdiğinin işareti sayılabilir. Ama, bu süreç, siyasi bir satranç oyununda kozların paylaşımından değil, insan haklarına duyarlılıktan kaynaklanmalı. Bunun için de, toptan bir şekilde, özellikle Kürt sorununa yönelik olarak, bir an önce insan hakları ihlallerini durdurmak gerekiyor.