"Bu kez, belki hep birden yeniden atlamamız gereken uçurumlar var!"



Cihan Aktaş’la İsveç, hayat ve sanat üzerine bir ay yazıştık. 
Kısaltmadan, olduğu gibi yayınlamaya karar verdi. 
İki bölüm olarak Dünya Bülteni’nde yayınlandı: 

Söyleşinin tümünü buradan da yayınlıyorum…


Cihan Aktaş/ Dünya Bülteni
Sanat olgusu ve sanatsal etkinliğin çok belirgin bir şekilde tanımlanamaz olduğu zamanlardayız. Sanatsal etkinlikler galerilere ve tuvallere sığmıyor, sokaklara, meydanlara taşıyor. Belki bunu talep eden giderek daha acıklı bir şekilde mana, ruh ve ebediyet arzusu talep eden hayat, hayatlar. Atölyesini mabed gibi gören Baltuslar’ın çizgilerinin yetersiz kalacağı bir iklime sürükleniyor dünya, dış ve iç göçlerle, şehirleşmeyle, toplumsal, ekonomik ve siyasal kırılmaların getirdiği uyanışla birlikte, başka türlü bir kişi, bir kul olmayı talep eden sessiz yığınların çığlıklarıyla.
Güncel sanata yoğunlaşmış bir sanatçıyla söyleşmek hep aklımdaydı. Stockholm’de yaşayan güncel sanatçı Hakan Akçura’nın Adalar Müzesi’nde geçtiğimiz Aralık ayından bu yana gösterimde olan Göç Bağlantıları sergisi, iyi bir vesile oldu. Bu sergiye 3 işiyle katılan Akçura Haziran ayında İstanbul’a gelerek sergi kapsamında bir sunum da yapacak.
Sanatçı olarak Akçura benim ilk olarak 2007’de Stockholm’de açılan, ırkçılığı eleştirdiği “Ben, sahibimin köpeği” adlı sergisiyle dikkatimi çekmişti. Okuyucularımız İsveçli bir ressamın bir “meydan köpeği heykeli ” önerisi olarak peygamberimizin (sav) suretini içeren bir çizim yaptığını hatırlayacaklardır. Yollanılan sergi tarafından geri çevrilen çizim bir yerel gazetede yayımlanmıştı. Elbet kışkırtıcı bir eylemdi bu. İsveç’te son yıllarda bir şehir sanatı olarak kimi meydanlara farklı köpek heykelleri tasarlanıp uygulanıyor. Kışkırtıcı çizimin ressamı üzerine şu değerlendirmeyi yapmıştı Akçura, verdiği bir röportajda: “…Müslümanların mundar bulduğu “köpek kavramı” ile çizilmesi bir tabu olan peygamberlerinin, üstelik çirkin ve önyargılı bir suretini birleştiren bir tasarım, bu yaygın, hoş meydan heykelciliğine masum bir öneri eklemek demek değildi ve sözkonusu sanatçı bunu en başından beri çok iyi biliyordu.”
Akçura, Sockholm’de sadece güncel sanat çalışmaları yapmıyor, aynı zamanda ağır işçiliklerle bir geçim kavgası mücadelesi veriyor. Kendisiyle göçmenlik, güncel sanat, İsveç’te göçmen bir Türkiye vatandaşı olmak, bakıcı olarak çalıştığı kurumda edindiği izlenimlerin etkisiyle sürdürdüğü derin tarih araştırmaları ve çeşitli tasarıları etrafında söyleştik. 
(Uzun söyleşiyi sıkılmadan okuyacağınızı umuyorum. Yayına hazırlarken herhangi bir bölümünü çıkartmak içimden gelmedi.)
Cihan Aktaş: Hakan Bey, çalışmalarınızda göç ve göçmenlik teması bir hayli ağırlık kazanıyor. Siz de bir göçmen olduğunuzu dile getiriyorsunuz. Göçmeniz gerekiyor muydu? Daha doğrusu kimdir göçmen sizce? Muhacir ve mülteciyle hangi bakımlardan benzeşir ya da ayrılır?
Hakan Akçura: Ben 2005’ten beri İsveç’te yaşıyorum. Göçmem bir zorunluluk değil seçimdi. Sonuçta sevdiği insanla yaşamak için göçen bir insanın, zorunlu göçmenler ya da sığınmacıların yaşantıladığı bir dizi tatsız, acılı süreçten uzak olduğu aşikar. Ama söz konusu süreçlerden sonra oturma, çalışma iznini alabilmiş zorunlu göçmenler ve sığınmacılarla, benim gibi bir gönüllü göçmenin yaşantıladıklarının ise çok benzer olduğu bir kıta artık Avrupa. Sonuçta, dert ortak, koşullar ortak: Yükselen ırkçılığın her gün beslediği ve artık daha cesur bir pervasızlıkla günlük yaşama boca ettiği bin tür ayrımcılıkla boğuşarak çalışmaya, geçinmeye, yaşamaya uğraşan yabancılarız, ötekileriz, karakafalarız.
İsveç toplumu sizin gibi gönüllü ve eğitimli “göçmen”leri daha ılımlı bir şekilde karşılamıyor mu?
İsveç’te göçmen kelimesinin karşılığı “invandrare”dir. “Yürüyerek içeri gelenler” anlamına gelir. Bu ülkede, yeni bir göçmen de olsan, bir göçmen ailenin üçüncü kuşaktan çocuğu da olsan, yani anadilin İsveççe, vatan, ülke bildiğin tek yer bu topraklar da olsa sen hâlâ “yürüyerek gelmektesin”.
Kelime gündelik hayatta göçmenlere karşı tamamen bu şekilde anlaşılarak mı kullanılıyor?
Evet. Bu sadece sözün etimolojisinde değil her has İsveçli’nin zihninin ardında taşıdığı kodlarda da böyle. Değil biz gibi yeni gelenlerin, ikinci kuşak, üçüncü kuşak göçmenlerin de sadece taşıdıkları isimler, soyisimler yüzünden iş başvurularında, görüşmelerinde şansının çok azaldığı yıllar, bu yıllar. Böyle ve etkisi artarak süreceğe de benzer… Çünkü yakın geçmişten farklı olarak, İsveç’in artık parlamentoda sandalye sahibi, son ayların kamuoyu yoklamalarına göre de artık ülkenin üçüncü büyük partisi olan bir ırkçı partisi var: İsveç Demokratları. Böyle bir yasallaşma, giderek meşrulaşma, ırkçı partinin en başta göçmen karşıtı politikalarına destek veren, aslında içinde sakladığı, dile getiremeyip savunamadığı ırkçılığını artık açıkça diline, eylemine geçirebilen yeni on binler, yüz binler yaratıyor bugünlerde.
Türkiye gibi ülkelerden yola çıkan sizin gibi nitelikli, sanatçı bir “invandrare”ın hiç mi avantajı yok?
Aslında gelirken şansım daha fazla sanıyordum ben de… Yayıncılık, reklamcılık alanında tasarımcı ve teknik koordinatör olarak çok güçlü olduğunu sandığım bir CV’ye, referanslara, çalışma deneyimine sahip olmanın hiçbir anlamının olmadığını ise çok kısa zamanda öğrendim. Verili mesleki kariyerim ne kadar zengin olursa olsun hiçbir yeni iş başvurusunda zerre kadar etkilemedi, yaygın bir göçmen ayrımcılığıyla karşılaştım. Bir yandan İsveççe dil kurslarına devam ederken bir yandan da bu zor yolculuğun her yeni adımı, sorunu, sanatsal yaratımımda karşılığını bulmaya başladı:
Oturma iznime dair yaşadığım sorunlardan “Hakan Akçura’nın aşkına ve kişiliğine dair” adlı kitap sanat nesnem, “İsveç Göçmen Bürosu’na Açık Mektup” video performansım, aylarca çalıştığım göçmen işlerinden “Asansörler, asansörler…” foto düzenlemem, “Günaydın” video performansım, devam ettiğim İsveç İş ve İş Bulma Kurumu’nun zorunlu bedava işgücü kurslarından da “İşyeri İsveççesi Sınıfında İsveç Kültürü ve İşsizlik Üzerine Bir Tartışma” videom ortaya çıktı.
Aradığım işlerin çoğunda kullanacağım ve çoğundaki gelişmelerin çok gerisinde kaldığım tasarım ve uygulama programlarına dair kurslara ücretsiz katılmamı sağlayacak, İsveç İş ve İş Bulma Kurumu’nun Kültür Bölümü’ne dahil olmak için dört yıl arayla iki kez başvurdum. Gerekli tüm koşullara fazlasıyla sahip olmama rağmen sadece yeni bir göçmen olduğum için başvurularım reddedildi. 2007’deki ilk başvurumun ardından bu ayrımcılığa dair olup bitenleri kamuoyunu ilettim. İsveç Sol Parti, bu ayrımcılığı Meclis’e taşıdı ve bir gensoru verdi. Gensoru, Bakanlık tarafından geçiştirilen bir cevapla karşılandı. Konuyu bu kez ayrımcılıkla ilgili en üst karar kurumu olan Ayrımcılık Ombdusmanlığı’na taşıdım. Ayrımcılık Ombdusmanlığı, başvurumu, “ayrımcılığın niteliğinin etnik olduğuna kanaat getirmediği” yerden reddetti.
İsveç İş ve İş Bulma Kurumu’nun Kültür Bölümü’ne ikinci kez, bu sefer gerekli koşulların çok daha zengin bir biçimde karşılandığı bir belge, kanıt yığınıyla, üstelik bir İsveç vatandaşı olarak 2010 yılında başvurdum. Yine reddedildim ve ayrımcılığın sürekliliğini “Cehennemin dibine gidin!” başlığıyla yayınladığım bir basın açıklamasıyla teşhir ettim. Bu çabamdan tümüyle vazgeçtim.
Ancak karşılaştığınız size tuhaf gelen ayrımcılığı “Göç Bağlantıları Sergisi Projesi’ kapsamında yer alan “Göç Esintileri” bölümündeki çalışmalarınıza da yansıttınız. Göçmenlikle sanatçılığınızı buluşturan tecrübeleriniz bana çok çarpıcı geldi. Sayısız iş için başvurmuş ve geri çevrilmiş olmanız ve buna rağmen ağır işlerde çalışarak direnmeyi sürdürmeniz…
Direnmeme şansım yoktu ki! İsveç’teki ilk yıllarımda yukarda da söylediğim gibi, çok az ücret karşılığı alışıldık göçmen işlerinde, gece ev kapılarına gazete dağıtımı, gündüz metro ve tren çıkışlarında bedava gazete dağıtıcılığı, engellilere yönelik kişisel asistanlık gibi işlerde çalıştım. Genellikle ırkçı bölüm şeflerim tarafından, bedenimi çok zorlayan güzergahlara yönlendirildim. Belimin iki omurunda disk kayması oluştu.
Geçen yıl ilk kez bir iş sözleşmesi imzaladım. Kadrolu elemanların hasta ya da tatilde oldukları günlerde çağrıldığım ve çalışabildiğim, süresiz, güvencesiz bir işe dair: 25 kadar –çoğu şizofren– ağır psikiyatrik hastanın birlikte yaşadığı üç apartmanlık bir komplekste, onların gündelik hayatı götürebilmelerine destek veren belediye sağlık bakım görevlisiydim.
2005’ten bu yana başvurduğum iş sayısı bini geçmiştir. Sadece ikisinde, sonuç vermeyen görüşmelere çağrıldım.
İsveç uzaktan sanatçılara özel bir müsamaha gösteren bir ülke gibi algılanıyor. Sanatçı birikiminiz ve kimliğinizle yaptığınız başvurularda yaşadığınız zorluklar bu açıdan dikkate değer… 
Her yıl, sanat kültür alanında varolan tüm kamu ve özel destek fonlarına genellikle birbirinden farklı ve yeni projelerle sürekli başvuruyorum. Kimisi sanatsal projeyi, kimisi sanatçı atölyesini, kimisi ise sanatsal yaşamı kısa ya da uzun süre boyunca desteklemeyi hedefleyen fonlar bunlar.
Herhalde başvuru sıklığımdan dolayı aracılarla bana “gizli ve egemen kural” iletildi: “İsveç’te bir göçmen sanatçı on yıl geçmeden hiçbir fondan destek alamaz.” Benim başvurularımın reddedildiği her yeni fon döneminde destek alabilen göçmen kökenli sanatçı sayısı asla % 5’i geçmedi. Oysa, ülkedeki göçmen oranı beşte bire yakın.
Tüm bu işsiz ya da yarı işli İsveç yıllarımın atmosferi, içeriği, tek tek sonuçları, burada ürettiğim ve çoğu sergilenen tüm işlerimin temel konusu. Burada açtığım tek kişisel sergim “Dikkat: Sıkışma Riski!”, katıldığım karma sergiler “Labirent” ve “Ben, sahibimin köpeği” tümüyle bu işlerimin sergilendiği zeminler oldu. “Günaydın” ve “İsveç Göçmen Dairesi’ne Açık mektup” Zagrep’te de sergilendi.
Hâlâ bakıcılıkla geçiniyorum. Bu kez 4 yaşlı, her anlamda -konuşma, zeka, bedensel- engelli dört insana 24 saat hizmet veren bir özel sağlık şirketi bakımevindeyim. İş ağır. Daha ilk haftasından bana işkazasına ve yeni bir boyun fıtığına mal oldu. Hâlâ kadrolu değilim, ücretim çok düşük. Baktım olmayacak, yeni bir eğitime de başladım ve Stockholm’un Türkçe konuşan az sayıdaki turist rehberinden biri olup en azından daha iyi kazanayım ve daha sık atelyeme gidebileyim derdindeyim. Durum bu!
Şifa diliyorum. Direnmeyi sürdürdüğünüz açık. Bir sanatçının ille de kırılgan olduğu ya da somut hayatla ilgilenmediği düşünülür. Siz ağır şartlarda geçim kavgası veriyor, bir yandan da “kavramsal” ve “performans” olarak nitelendirilebilecek sanatsal çalışmalar yapıyorsunuz. Video performanslarınız, “Günaydın”da olduğu gibi, Müslüman Türk kimlikli bir göçmenin Stockholm çevresinde sürdürdüğü hayat mücadelesinden hem ilham alıyor, hem de bu mücadeleyi belirliyor gibi geliyor bana. Sanatın yeniden hayatla buluşması, bu şekilde buluşması, planladığınız bir şey miydi?
“Günaydın” videoperformansım, metro çıkışlarında bedava gazete dağıttığım zamanlarda -ki bu o zamanlar her yeni göçmenin nadiren kolay bulduğu üç kuruşluk işlerdendi- bir ilişki kurma denemesiydi. İşverenim gazeteyi dağıtırken bize iki şekilde seslenmemizi dayatmıştı: Ya gazetenin ismini kullanacaktık ya da “buyrun” anlamına gelen bir işveççe sözcüğü: Varsågod! (Varşogut!) Bense genellikle cevapsız karşılanan bu seslenişler dışında bir kelime seçtim, basit ama cevapsız kalınması zor bir kelime: Günaydın!
Gördüm ki, orta sınıf hiçbir İsveçli, hatta İsveçli’leşen göçmen, sabahın köründe, onlardan hiçbir şey talep etmeyen, hatta isterlerse üzerine bir gazeteyi bedava verecek olan, gözlerinin dibine gülerek bakan, orta yaşı geçmiş, göçmen mi, değil mi anlaşılmayan, ama belli ki göçmen işi yapan bir adama hazırlıklı ve donanımlı değildi. Çoğu seviniyor, renk değiştiriyor, cevap veriyor ve gazeteyi ister istemez alıyor, ardından neden yaptığını pek anlayamayarak beni, yani arkadan gelene de aynı sıcaklıkla “günaydın” dediğim halimi izleyerek metroya giriyordu.

Hasbelkader aynı yerde ikinci kez yine benim gazete dağıttığımı görürse, ertesi ya da bir sonraki gün, sıraya giriyor, donanımlı “günaydın”ı ile karşılıyordu beni. Ödülünü elimden alıp gidiyordu. Gelen, bir önceki gün, olanca sevimsizliği ile yüzüme bile bakmaz, gazeteyi almaz, yanımdan geçerken, ona ve arkasından gelenlere yönelik “günaydın”ımı fark edip, garipseyerek geçen bir başkasıysa, bu kez beni izleyerek ama daha yavaş yaklaşıyordu kapıya.

O başkalarını genellikle hatırlıyordum. Bakıyor, gülümsüyor ama “saygım bir yana, gazete almayacağını biliyorum” dediğim bir beden diliyle diğerlerine dönüyordum elimdeki gazeteyi uzatmak ve “günaydın” demek için. Bu tanınma, hiç bekledikleri bir şey değildi. Aralarından bazıları hafif utanarak, bu kez “talep ediyordu” gazeteyi. “Sevindiğimi anladıkları” bir beden diliyle ve bu kez “günaydın”ımla uzatıyordum. Ödülleri gibi alıyorlardı.
Monoton güne ilişkin klişeleri tek güzel kelimeyle dağıtıyor ve karşılığını alıyorsunuz…
Hem öyle, hem de birçoğu için ne zaman ne yapacaklarını ya da isterlerse hiçbir şey yapmayabileceklerini onlara emreden hakim kodları kullanamaz hale getirdim sanki… Bu bir çıplaklaşma. En azından onlar yeni kodlar arayıp bulana kadar.
Neyse… Dağıttığım gazete sayısı şaşkınlık vermeye başladı işverenlerime. Değişik değişik yerlere yollamaya başladılar beni. Genellikle sıkıcı bulunan otoban altı metro girişleri, uzak banliyölerin tren istasyonları… 

Üç hafta boyunca aynı yerde, Stockholm’un uzak bir banliyösü olan ve adı Türkçeye “Yakup’un dağı” olarak çevrilebilecek Jakobsberg’de dağıttım gazete. Sonra bu videoyu yapmaya karar verdim: Üç haftanın ve bu yazlık geçici işim bittiği gün, gazete dağıtan kendimi ve yolcuları, yani müşterilerimi sabit kamerayla belgeledim. Yüzlerce “günaydın”ımla… Belki de birçoğu için o gün kendisine söylenmiş tek “günaydın”la.
Önceki sorunuza dönersem, sanatım her zaman hayatımdan beslenmişti. 2001’de “Aynalarımı İsterken”, yaşantımın ulaşabildiğim her öznesine, benle ilgili yansısını yollaması için davet yollarken, beklerken, iletilenleri kendimden hiçbir şey katmadan sergilerken de konu “yaşantım”dı.
Ebette ki, İsveç’e gelirken buradaki günlük yaşam mücadelemin hemen her cephesi ile sanatsal yaratımımın bu kadar içiçe olacağını hiç tahmin edemez ve planlayamazdım. Az çok tanınmış bir sanatçı ve deneyimli bir tasarımcı, çalışkan bir kültür işçisi olarak işimin çok daha kolay olacağını sanırdım.
Ama bugünden baktığımda, İsveç’teki göçmenlik serüvenimden beslenen işlerim, bir yandan da yaşantımın sürdürülebilir olmasını sağlayan “dengeyi / dengemi /r uh sağlığımı” bulabilmeyi hedefliyordu. Bir atelye kiralayamadığım, resmedemediğim, yaratım adına harcanacak zamanları altından kalkmak için savaştığım yaşam gailesine dahletmeyi neredeyse şımarıklık olarak adlandırdığım yıllardı. Aynı zamanda, gözlediğim, verili hakim haline ciddi itirazlarım olan bir yeni ülke ve onun vatandaşlarıyla karşı karşıyaydım. Ne kadar oraya -ya da buraya- ait olup olmadığımı tartışmam pek sözkonusu değildi. Yertsizyurtsuzluğu uzundur içkin yaşayan biriyim. Aitlik sorunumu da daha çok dönüp baktığım kendi yurduma dair yaşadım bu süreçte. Bu ayrı bir tartışma konusu ve İstanbul’daki gelecek sergimin içinde akacağı kanal zaten.
Yersizyurtsuzluk ve göçmenlik sanatçılara özgü bir ruh haliyken sizde ayrıca bir hayat tarzı olarak da görünüyor. Yerleşememe üzerinden bir faaliyet, üretim…
Burada bir hususun altını çizmek istiyorum. Yukarıda bir soruda “Müslüman Türk kimlikli göçmen” derken, sizin kendinize dönük tanımınızı değil, İsveç kanunları ve toplumu nezdinizdeki göçmen kimliğinize atıfta bulunmak istedim.
Ben de öyle düşünmüştüm zaten. “Müslüman Türk kimlikli bir göçmenin Stockholm çevresinde sürdürdüğü hayat mücadelesi” tanımı, benden yana ya da İsveç kanunları ve toplumu nezdinde birçok açıdan doğru bir tanım değil.
Öncelikle hayatımda kendimi “Müslüman Türk” hissettiğim, ötesi “olduğum” hiçbir dönem yok. Kendimi bildim bileli ateistim, çok uzundur da milliyetçiliğe -kapitalizme, savaş kışkırtıcılığına, ırkçılığa- karşı konumlanmış bir aktivistim. Ama elbette ki, İsveçlilerin bana baktığı, beni gördüğü açıdan “Müslüman Türk kimlikli bir göçmen” olarak algılanmam da mümkündü. Ona da fiziksel görünüşüm hiç izin vermedi. Birçok has İsveçli’den daha İsveçli sanılabilecek bir adamım.
Dillerini kullanmaktan nefret ettiğim, öğrenmek için zorlandığım, faydacı bir dizgeyle nefretimi rafa kaldırabilip altından kalktığımda da mükemmelliyetçiliğim yüzünden kendimi tutuk, kekeme hissettiğim çoğu zamanda birçok diğer yeni göçmen gibi onların “hayran oldukları” dili kullanmayı seçtim: İngilizce. Hele bir de az da olsa ABD aksanı katabilirseniz İngilizce’nize çoğu ağızları açık, hayran ve sizin aksanınızla konuşabildiğini gösterme meraklısı İsveçli bulmanız çok kolay buralarda…
Daha çok sanatçı, her türlü ayrımcılığa karşı sesini yükseltmeyi ve yasal haklarını bilen savaşçı kimliğimi saklamaya çalıştım iş başvurularımda ve görüşmelerimde. Buranın gizli yaşam ve çalışma hayatı kodları, varlıkları daha çok da soyları ve kariyerleri, güçleri ile bir “efendi” olarak kutsanmamışsa, ancak sessiz, zorlamasız, verili her şeye kabulle yaklaşan köle ruhlara yer açan bir nitelikte.
Bu son cümleniz çok anlamlı. Sanırım postmodern ırkçı söylemlerle bir tür görünür görünmez olanlar en fazla hırpalanıyor. Başörtülü kadınlar, Müslüman imajını uyandıran sakallı erkekler…
“Müslüman Türk” kimliği önde olan biri olsaydım elbette daha da zorlanırdım. Her ne kadar müslüman kadınların, takıyorlarsa başörtüleri, türbanları, hatta neredeyse çarşafları ve burkalarıyla kamusal alan da içinde olmak üzere kendilerine en yaygın ve rahat yer bulabildikleri Avrupa ülkelerinden biriyse de İsveç, aynı şey giyimi ve ne bileyim, örneğin sakallarıyla “ben müslümanım” bilgisini dışavuran erkekler için pek geçerli değil.
Bu çok ilginç, yani kadınlardan çok erkeklerin rahatsızlık uyandırması…
Metrolarda, diğer kitle ulaşım araçlarında, taşıdıkları sırt çantalarına dikkatle bakılan, sayıları birden çoksa polis ya da diğer özel güvenlik elemanlarına “tehdit içeren” varlıkları ihbar edilenler onlar. İş başvuruları ve görüşmelerinde şanslarının da çok olduğundan elbette sözedilemez.
Sizin yaşadığınız zorluklar “Müslüman Türk”e benzemeyen Türkiyeli göçmenin zorlukları olarak özelleşiyor galiba…
Her şey daha karmaşık, genelleştirilemeyecek biçimde, hatta bazen tekil değerlendirmelerle ele alınmalı bence. Mesela ben ve benim gibiler, birçok müslüman Türk’ün, daha buralara yola çıkmadan yararlandığı bir tür ilişki-dayanışma ağının dışındayız. Onlar, aracılığıyla buraya geldikleri eski göçmen aileleri, akrabalarının onlara sunduğu yasal ya da yasadışı -vergisi ödenmeyen- iş koşulları sayesinde birçok zorluğu daha çabuk atlatıyorlar. Tüm sosis, döner büfeleri, lokantaları, pizzacılar, göçmen marketleri, kasiyer, garson, bulaşıkçı, tezgahtar olarak çalışan “Müslüman Türkler” -ve Kürtler’le, Araplar’la- dolu ve çoğunun işi daha buraya varmadan belli.
Sanata bakışınız üzerine konuşalım mı yine… Sizin benimsediğiniz türde hayatla buluşan, stüdyo ve galerilerden taşan bir sanat, “yüksek sanat” açısından, Bourdieu’cu estetik açısından problemli, bir tür sapma ya da yozlaşma olarak görülüyor. Siz kavramsal sanata yoğunlaşırken, bu tür eleştirilerle karşılaşıyor musunuz? Bu bağlamda Türkiye ve İsveç’i karşılaştırabilir misiniz?
2008’de NY Arts Magazine dergisinde yayınlanması için kaleme aldığım manifestomun cümlelerini aktarmam gerekiyor okurlarınıza:
“Ben bir open flux sanatçısıyım. Kaygı ve sorumlulukla yaratmaktan geri duramayan günümüz sanatçılarının sahip olmaları gerektiğine inandığım şu nitelikler, benim yaratımımın da hedefidir: ‘Zamanın ruhu’na (zeitgeist) bir kez daha tanıklık etmek yani giderek daha boka batan bu yerkürede daha muhalif ve radikal olmak. Yaratımlarının mülkiyet sorunlarından daha çok, yaygın dolaşım ve paylaşımını önemsemek. Bağımsız olmak. Yol gösterici, zihin açıcı, sorunlara yeni tanımlar önerebilen bir sanatçı olmanın yanısıra, her türlü etkileşim ve iletişime açık, gerektikçe oyun kurucu olmayı becerebilen bir sanatçı da olabilmek. Elitizm batağına da, popülizme de düşmeyen bir cesareti, özgünlüğü ve niteliği varetmeye, ötesi hep korumaya çalışmak.”
Dolayısıyla bağımsızlığa yazgılı bir sanat, değil mi… Ya da şöyle sorayım: Eserini merkeze alan sanatçı bağımsızlığa yazgılı değil midir?
Sanırım… Tabii ki yolu böyle çizince, verili sanat mekanlarının genelgeçer kabul cümleleri, hakim sanat ve kültür ilişkiler ağı, o ağın hiyerarşik kuralları, tabii ki çok önemsediğim şeyler olmuyor. Ya da tam tersine onların hiç ummadığı, beklemediği, istemediği yerden bir umursamayı yaşayabiliyorum. Mesela, İsveç’teki sanat kültür fonlarına destek almak için başvurmamış olmasına rağmen kendilerine -yasadışı, ayrıcalıklı- destek verildiğini öğrendiğim birkaç sanatçının varlığından raslantıyla haberdar olunca, işin ötesini merak edip araştırmaya başladım. Bu araştırmanın varabileceği sonuçlar, yıllardır sürdürdüğüm, bir iki insanı vitrinden gösterip kendini saklayabilen sanat kültür mafyasının derin, kirli bir vadide akan yapısına dair sonuçlarla birleşecek gibi… Bu sonuçlar sivri dilli yüzleşmeci sanatişlerine mi dönüşür, skandalı duyuracak bir gazete haberine mi bilemiyorum henüz. Ama bu emekyoğun, hedefine odaklanmış girişimlerimin tümü de Open Flux manifestomdan bağımsız değil.
Ben artık, eşitsiz bir çıkar ilişkisi içinde oldukları güç sahibi sanat aktörlerince popüler olmaları karar verildiğinde gözönüne çıkarılan, bazen yoktan varedilen, bazen dönüştürülen, artık onlara ne kadar ait olduğu sorgulanabilecek “şeylerle” ülke ülke gezebilen onur fukarası kimi sanatçıları anlayamıyorum. Bu sözüm tabii her biri için geçerli değil. Samimiyetin, bağımsızlığın -en çok da bağımsız ruhun-, yeterli bilgi ve yetinin olmadığı yerde güçlü sanat olmaz. Tüm bu niteliklere ek olarak, varolana, sürüp gidene, alışıldığa, kuraldan sayılana karşı her anlamda müdahil olmak isteyen, yeni önermesiyle, bağlamıyla, dönüştürücü gücü ile bunu becerebilen dokunuşlar ise öncü sanatı beraberinde getirir. Yeni tartışmalar, itirazlar, direnişler başlar, akan şey değişe, dönüşe güçlenir, giderek belirleyici olmaya başlar. Birileri bu yeniye de “eskisin” diyene kadar… Gerisi hikaye!
Sizin gibi avangard çalışmalar yapan bağımsız sanatçıların uluslararası sanat ortamlarında yer bulma ve performanslarını sergileme şansını merak ediyorum?
Tümüyle kişisel çabalarımıza bağlı, diyebilirim. Eminim ki beni ve benim gibileri tanıyan, bilen, izleyen, hatta gizli ya da açık beğeni cümleleri kuran küratörler, galeristler, sanat seçicileri vardır. Ama çoğu “niye risk alayım ki,” der geçer. Çünkü kendi seçimlerinin koordinatları da bence kendi asal beğenilerinden geçmiyor. Pazarı tanıyan, pazarın ne istediğini bilen, pazara yeni bir “şey” önerecekse o önerisini önceden alabildiğince “şekilleyen” aktörler çoğu.
Öte yandan, uluslararası sanat ortamı, bir yanda gücü elinde bulunduranların, pazara sahip olanların, diğer yanda son yirmi yılda çağdaş sanat ortamına davet edilen ve kavram, izlek, dizge, mekan, ortam, sanatçı belirleyici güçleriyle sahip oldukları etkin rolün, edindikleri payların üzerine kalkmamacasına çöreklenen yeni sanat aktörlerinin arasında kendini sürekli yineleyen bir bunalım içinde.
Bir yanda hızla yeni sanat yıldızları ve onların satılacak değerli malları yaratılıyor, pazara sürülüyor ve iş koleksiyoncuları iknaya kalıyor. Öte yanda, yeni, farklı, öncü hiçbir şeyi yaratamayacak yorgunlukta, iç geçmişliğinde, simbiyoz bir kalabalık için yeni fonlar, etkinlikler, sahneler, sergiler bulunmaya çalışılıyor. Her dönüştürülmesi zor “yeni” kişi ve yaratımdan korkuluyor. Her gerçek etki gücüne sahip girişim baştan evcilleştiriliyor. Kirin bu kadar yoğun, katmanlı, çirkin, hiyerarşik, acımasız, hoşgörüsüz, mutsuz, doyumsuz aktığı az sektör vardır.
Sektörün ana yapıtaşları, sanata hayran ama yaratamayan sefil ruhlardan oluşur; kurulan egemenliğin keyfi o seçilmiş sanatçılarla paylaşılır. Birbirleriyle sürekli dayanışma içinde olan, kendilerini kültür seçkinleri olarak niteleyen bu kalabalık, uluslararası ağları ve konforları içinde, hiç adını açıkça koymasalar da biliyorlar ki, ağır bir güvenlik sorunu yaşıyorlar, yaşayacaklar.
Bu anlattığınız şartlar altında bienal, trienal veya başka zeminlerde süren performans sanatları, güncel sanat nereye gidiyor sizce?
Güncel sanatın neye evrileceğinin ipuçları alabildiğine belirsiz. Bu ‘yarınsızlık’, sektörün sürdürücülerini buz gibi bir paniğe sürüklüyor, hissettirmemeye çalışıyorlar.
Cihan Aktaş: Siz sanat adına yerleşmiş bir ilişkiler ağının hegemonyasına karşılık sanatla hayatı bütün olarak gören, bir bakıma sanatı hayata, hayatı da sanata katmaya çalışan bir çabayı önemsiyorsunuz. Nasıl karşılanıyorsunuz peki? Anlaşıldığınızı, anlamlı bir şekilde eleştirildiğinizi düşünüyor musunuz?
Hakan Akçura: 20 yıldır sanat ortamındayım, yapılan röportajların haddi hesabı yok ama sanatım hakkında sadece tek eleştiri yazısı var, o da itibarsızlaştırmak için. Ama o bile bir şey…
Danışıklı olmayan, baştan şu ya da bu şekilde ücreti ödenmemiş, vaadi verilmemiş kaç yazı var ki yazılan, sanat eleştirisi olan! Birileri hep “Hakan ya, çok önemli bir yerde akıyor sanatın, senin hakkında yazmayı hep düşünüyorum,” diyor, ama yazmıyor. Bunu deme ihtiyaçları niye var o halde, bilmiyorum açıkçası.
Ben sanat ortamında, şu ya da bu güç sahibinin, o güçle belirleyenin yolunda, suyunda, isteğinde, kabul görmek için yazana “anaakım yazarı” derim. Türkiye’de bu tanımın dışında kalan sanat yazarı bir elin parmaklarını geçmez. O yüzden ne özgün, ne derin, ne de yeni ve zihin açıcıdırlar. Oysa yazıları özgün, derin, nitelikli olmayan yazarlar, bağımsız yazma geleneğinin varolduğu yerlerde okunmaz, sektörün reklam yazarları olarak anılır. Ben, hakkında tonla yazı yazılan kimi sanatçıların bile, eğer kendilerini umursuyorlarsa, hakkında yazılanları özgün, derin bulduğunu sanmıyorum.
Oysa her doğru sanatçı, sanat felsefesi, kuramı, tarihi, eleştirisinde zihin açacak yeni, özgün, derin cümlelere açtır. Sanat adına diğer düşünen ve yazanların yazma saikleri ise farklıdır. Doğru sanatçı, o yazarlarda, eleştirmenlerde, en iyi anlatıcıyı, yansıtıcıyı, göstericiyi, kazan kaynatıcıyı, kafa karıştırıcıyı, can sıkıcıyı, hatta düşmanı bulmak ister. Ben Türkiye’de bunu hemen hiç bulamadım.
Sonuçta biz sanatçılar her şeye rağmen “görülmek için” bu sektöre muhtacız. Ne yaparız? Sanat ortamında çok az da olsa bulunan kimi farklı özneleri, bağımsız galerileri arar, buluruz, onlar eliyle “yollar ararız”. Ya da iletişmek istediğine aracısız ulaşmanın yeni yollarını bize veren yeni medya ve internette soluk alır, üretir, kendimizi tanıtıp duyururuz.
Geçtiğimiz günlerde Stocholm’de “Yeni fikirler, buluşlar fuarı”nda fotoğraf serginiz vardı. Başlığı çok hoş: “Ne şans! Gökyüzü hepimizi sarıyor!” Sohrab Sepehri’nin şiirini çağrıştırdı bana: “Her nereye gidersem gökyüzü benimdir.” Üç mevsim boyunca çalıştığınız bakımevinin balkonundan seçtiğiniz gökyüzü kareleri… Sergiye nasıl hazırlandınız, nasıl karşılandı?
Bu serginin benim için en hoş özelliği, ilk kez, aslında sergilemeyi hedeflemeden yaptığım bir eylemin ve sonuçlarının bir sergiye dönüşmesiydi. Daha önce sözünü ettiğim son işyerim bakımevindeki sigara molalarında çıktığım balkonda, gökyüzünün panoramik fotograflarını çekme alışkanlığım vardı. Aylarca atelyeme gidecek zaman bulamadığım yoğun iş temposunda yaptığım tek “yaratıcı iş”ti bu, bana iyi geliyordu, aldığım “nefesi” genişletiyordu. O fotografların birçoğunu, çeker çekmez, sosyal ağlarda paylaştım. Fotografları balkonun ortasından, en geniş panoramaya sahip noktadan, yani hep aynı noktadan çektim.
Bu eski bir alışkanlıktı aslında: 1995’de 4. İstanbul Bienali için yaptığım “Pencere” adlı işim de evimin balkonundan beş ay boyunca aynı noktadan, değişik zaman ve ışıkta, değişik halleriyle belgelediğim bir başka evin fotograflarından üretilmişti.
Neyse… Bu gökyüzü fotografları biriktikçe hoş bir toplam oluşturdular. İşverenim, aslında mesleki gelişmelerin, yeni fikirlerin tartışılacağı bu fuarda bir sanat sergisi arzulayıp, bana fikrimi danışınca, yarı şaka, yarı ciddi bu fotograf serisinin sergilenebileceğinden bahsettim. Havada kaptı bu fikri, üretim, baskı sürecine destek verdi ve sergilendiler…
Sergi o sadece bir günlük kısa varlık süresinde, bir sanat sergisiyle karşılaşacağını hiç ummayan binlerce insan tarafından gezildi ve çok ilginç, hoş, keyif aldığım tepkilerle karşılandı. Konuşmaktan, anlatmaktan yoruldum. Mesela aslında haliyle meslektaşım da olan bir ziyaretçi şunu dedi: “Kaçımız on yıllardır her karışını ezbere bildiğimiz işyerimizdeki o balkona çıkıp da hiç görmediğimiz bir şey gibi gökyüzüne bakacağız yarın, biliyor musun Hakan?!” İyi geldi tabii…
Mutlaka bütün performanslarınızı önemsiyorsunuzdur. Bazılarını okuyucularımızla paylaşmak ister miydiniz? Fikir nasıl doğuyor, eser nasıl gerçekleşiyor, sunum hemen mümkün oluyor mu?
Bir videoperformansımdan, fikrinin doğuşundan, sürecinden daha önce bahsettim: “Günaydın.” Sunumu üç karma sergide oldu. İlki Stockholm’de. İkincisi Zagrep’te. Sonuncusu ise nihayet bu yıl boyunca sürecek bir sergide, İstanbul Adalar Müzesi’nde. İlk iki sunumumun sonuçlarından çok hoşnutum. Umarım İstanbul’da da ilgiyle karşılanır.
Aynı izlekte, yani İsveç göçmenlik sürecimde yaptığım daha erken tarihli bir videoperformansım da sergileniyor Adalar Müzesi’nde süren “Göç Bağlantıları” sergisinde: “İsveç Göçmen Dairesi’ne açık mektup”.
2006 yılında, İsveç Göçmen Dairesi’ne oturma ve çalışma izni almak için ikinci kez başvurdum. Onların görüşme davetini aylarca bekledikten, ben gibi bekleyen 10 bin kadar başka insanın da olduğunu öğrendikten sonra, bu videoperformansı yapmaya karar verdim. 50 dakikalık tek taraflı bir görüşme kaydı. Videoperformansımda Göçmen Bürosu’nun soracağını bildiğim soruları cevaplamakla kalmayıp, onların asla sormayacağı, bence çok önemli başka soruların cevaplarını da vermek, aslında İsveç’e, ülkenin göçmen politikasına, bizzat Göçmen Dairesi’ne, günlük tanıklık ve izlenimlerime dair düşüncelerimi iletmek, paylaşmak derdindeydim.
Videoperformansın kaydını Göçmen Bürosu’na yolladığım gün içeriğini kamuya da açıkladım ve diğer binlerce göçmenle paylaştığım bu ortak sorunumu medyaya taşıdım. İsveç’in en çok satan ikinci gazetesi Svenska Dagbladet’te, hemen ardından Türkiye’de Radikal gazetesinde, İsveç’te devlet TV ve radyo kanallarında geniş yer buldu. Yaptığım işin ne kadar olumlu etkisi oldu bilmiyorum, ama hem ben süresiz oturma ve çalışma izni alma, ardından vatandaşlığa kabul edilme süreçlerimi sorunsuz ve hızlı yaşantıladım, hem de genel olarak söz konusu bekleme süreleri çok kısaldı.
Bir de “Sazak’ın Dikenleri”ni konuşalım istiyordum…
2009 yılında, İzmir’in Karaburun ilçesinde yeralan, öldürülüp, sürülüp, göçe zorlanan eski sakinlerinin Yunanistan Patras’taki torunlarının 87 yıl sonra ilk kez ziyarete gelecekleri bir Rum köyünde, Sazak’ta bir performans yaptım. Bu performansı videoyla belgeledim ve yaygınlaştırdım.
Yaptığım performans şuydu: Onların ziyaret tarihinde, köyün terkedilmiş yıkıntılarının arasında, yollarında, kilisesinde büyüyen, adım atmayı zorlaştıran devedikenlerini bahçıvan makasıyla, gündoğumundan günbatımına kadar kesmek. Yapabildiğimce… Bir simgesel arınma, temizlik, hoşgeldin eylemi olarak… Bu kadar! Performansıma o günlerde misafirim olan dostum Dror Feiler de iki notası kırık eski bir yöresel klarnet ve doğaçlama müziğiyle katıldı. Dror Feiler, bir besteci, sanatçı ve Gazze’ye üçüncü seferini geçtiğimiz yıl düzenleyen İsveç “Ship to Gaza” girişiminin kurucu ve sözcüsü.
Performans belgeselim, Patras’tan gelen torunların Sazak’ın silüetiyle karşılaşmasının, iki ayrı köyde düzenlenen karşılama yemeklerinin görüntülerini, en önemlisi köyün eski sakinlerinin bulabildiğimiz fotograflarını da kapsıyor ve internet üzerinden yayınlanıyor. Karaburun Şenliği, Ankara Film Festivali, Portekiz Temps D’Images Film Festivali, Londra Distance Festivali’nde gösterildi. Her birinde, eski sakinlerin fotografları ve benim performansımın, öncesi, sırası, sonrasıyla tüm sürecini belgeleyen fotograflarla… Henüz Yunanistan’da gösteremedim, sergileyemedim. Ona yanarım.
Çok etkileyici… İnşallah Yunanistan’da da sergilersiniz. Refahiye’de çocukluğumun geçtiği ev, mübadele sırasında Yunanistan’a giden bir aileye aitti. Yıllar sonra ailenin gençleri kasabaya geldiler ve o evde yaşayan büyükleri için fotoğraflar çektiler, toprak götürdüler. Ellerini kapılarda pencerelerde gezdirerek bir geçmişi avuçlarında toparlamaya çalışıyorlardı sanki. Çok hüzünlendirmişti beni izlediklerim o yaşta, siz anlatırken o günlere gitti aklım.
“Güncel sanat” Türkiye’de çok iyi bilinmiyor, kimileri de onu sanattan saymıyor. 1960’lar Amerikası’nda Claes Oldenburg, sokağa sahip çıkan sanatı gündeme getiren sanatçılardan biri, şunları söylemiş: “Size saatin kaç olduğunu, aradığınız sokağın nerede olduğunu söyleyen sanattan yanayım. Yaşlı bayanların karşıdan karşıya geçmesine yardım eden bir sanattan yanayım.”
Güncel sanatı gündelik hayat performanslarından ayırarak “sanat” kılan nedir? Hayatın sanatlaştırılması güncel sanat yoluyla ne ölçüde olası dersiniz...
Güncel sanatı gündelik hayat performanslarından ayırıp “sanat” kılmak, yaratıcı, gerekiyorsa aynı zamanda araştırıcı, biriktirici, düzenleyici, yeniden kimlik katıcı edimlerin, eylemlerin, üretimin sadece “niyetiyle” ilintili. Bu niyetle, yani bir sanat nesnesi, edimi, etkinliği, düzenlemesi, müdahalesi hedeflenerek varedilmeleri “sanat” olarak tanımlanmaları için yeterli.
Ama elbette ki güncel sanat örnekleri içerdiği ya da içermediği özgünlük, samimiyet ve derinlikleriyle, etkileyici ya da sıradan, zamana yayılan ya da genelgeçer niteliklerde olabilir. Yani, eğer sorunuz, niteliği güçlü güncel sanatı bulmayı, ayırt etmeyı hedefliyorsa, sorularımız da değişir: Dönüştürüyor mu, dönüştürmüyor mu? Farkındalık veriyor mu, vermiyor mu? İzleyicisi ya da katılımcısıyla birlikte yeniden üretiliyor mu, üretilmiyor mu? Tek ve benzersiz mi, türev mi? Yaşamı -zihinde, algıda, bellekte ya da gerçeklikte- farklılaştırma gücüne sahip mi, değil mi?
Oldenburg’dan bu yana çok sular aktı. Bana sorarsanız, güncel sanat ortamlarının bugün en büyük zaafı, kendi içinde kolaycılığa, türevciliğe verdiği geniş yaşam olanağı. Birbirine çok benzer, birbirinin türevi, “ben yaptım oldu”cu, sığ güncel sanat örneklerinin yaygın varlığı, onların sanat ortamlarında daha önce sözünü ettiğim kirli ilişkilerin iç yasaları gereği çok rahatlıkla ve devamlılıkla yer bulabilmesi…
Söyleşimiz uzayıp gidecek galiba, aklımda daha çok soru var. Türkiye’de Fazıl Say’ın söylemleriyle tartışmaya açılan “çoban ve sanat” konusunu da konuşalım isterdim. Çobanların sanattan anlamayacağını, sanatın her zaman çok daha “yüksek” bir yerde durması gerektiğini sanatçılarımıza düşündürten nedir dersiniz?
Geleneksel sanat tarihi, her sanatçının “kendini seçkin hissetme hakkı” tarihidir de… Dada’dan bu yana akan ve sanatın, sanatçının geleneksel kibrinin burnunu sürten yüz yıllık tersine süreç ise Fazıl Say gibileri elbette hiç etkilemez. Çünkü onların kibri katmerlidir. Kemalist ırkçı beyaz türk seçkinciliğiyle, geleneksel sanatçı seçkinciliği elele, yanyana aynı ruhta, bedende varolur.
Sanatın işlev ve amaçlarından biri, alışkanlığı kırmak, yadırgatmayı sağlamak, en azından izleyenleri alımladıkları temlerle belki sarsmak da… Günümüzde güncel sanatın elbet sanatsal kuralların içinde kalarak bu işlev ve amaçları gerçekleştirebildiğine inanıyor musunuz? Daha önemlisi özellikle şaşırmaz hale gelen izleyici üzerinde etki oranını artırmak üzere kavramsal veya performans sanatları alanında devreye sokulan irkiltici çirkinlik ve teşhir edilen “yaraları” nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Günümüzde güncel sanat” derken çok geniş bir toplamdan sözetmiş oluyoruz. “Alışkanlığı kırmak, yadırgatmayı sağlamak, en azından izleyenleri alımladıkları temlerle belki sarsmak” işlev ve amacının, bu çok geniş toplamın ortak hedefi olmadığı ise kesin. Ne iyi ki böyle!
Böylesi bir işlev ve amaç, özü gereği yaratıma dudak uçuklatan, şaşırtıcı bir etki, güç ekleme çabasını, arayışını gerekli kılar. Bu etkinin ve gücün kısa erimli olacağı ve herkes ve her şey tarafından hızla eskitilip, normalleştirileceği bir zamanda yaşıyoruz oysa. Yine de sektör bu tür yaratımları hızla tanımlayıp, uygun bir biçimde kendi içinde kategorize etti, ediyor.
1997’den 2000’lerin başına kadar Londra, Berlin, Canberra ve New York’a, neredeyse dünyayı dolaşan Saatchi’nin “Sensation” isimli uluslararası sergisi tam da buydu. Marcus Harvey’in minik çocukların el izleriyle yaptığı/yaptırdığı, İngiltere’de çok sayıda çocuğu öldüren bir çocuk bakıcısı Myra Hindley’in dev portresi de (“Myra” / 1998) vardı o sergide, Tracey Emin’in iç yüzüne 1995 yılına kadar birlikte olduğu erkeklerin isimlerini yazdığı kamp çadırı da (“Everyone I Have Ever Slept With 1963 – 1995” / 1995) vardı.
Yapıldıkları dönemde yoğun tartışılan, adı üzerinde sansasyonel bu işlerin, zaman içinde sanat tarihinde nasıl konumlanacağı meçhul. Bana kalırsa, gelecekte, “güncel sanatın 1900’ların sonuna, 2000’lerin başına denk gelen derin kriz döneminde -ki Damien Hirst’ün o dönemin en ünlü ve en çok kazanan sanatçısı olmasından da anlayabileceğiniz gibi- bir çok sanatçı, derinliği, katmanlılığı çok kuşkulu sansasyonel işlerle geniş kitlelerin verili önyargılarını, toplumsal, cinsel, ahlaki, dinsel kodlarını sarsmayı seçti” deyip geçecekler.
O günlerin geleceğine, yani bu yerkürenin bizlerle birlikte bir iki yüz yıl daha döneceğine ilişkin umudum pek olmasa da, “dönse böyle denirdi” diye tahminimi söyleyebilirim nasılsa. Sıradışı bir sanat eleştirmeni olan Ben Lewis’in “Sanat tarihinin çöp tenekesi” başlıklı makalesi sürece ilişkin bakışımı özetler aslında. Size ve okurlarınıza öneririm.
Bir kenara not ediyorum hemen.
Peki, ürperten, bizde güzel duygulara yol açmayan çirkin ve tiksindirici araçsallık sanatın amacı olabilir ve sanatı var kılabilir mi…
Bazen evet, bazen hayır.
Yakınlarda, tanınmış, ötesi sadece sanat eliti olarak değil soyadının verdiği güçle aristokrat da sayılan bir İsveçli sanatçı, Carl Michael von Hausswolff, yeni sergisinde “farklı” bir resim sergiledi. Resminde, 1943 ile 1945 arası 80 bin insanın öldürüldüğü Polonya Lublin’deki Majdanek Nazi Ölüm Kampı’na 1989’da yaptığı ziyaret sırasında çaldığı kurban küllerini kullandı. Polonya’da savcılık, hakkında, insanlığın temel değerlerine saygısızlıktan ve hırsızlıktan ceza davası açtı, İsveç’teki Yahudi dernekleri sergiyi protesto etti. Sergi kapanmak zorunda kaldı ve soruşturma başlatıldı. O ise özetle, yıllarca karşısında duran ve artık onu bir şeyler yapmaya zorlayan küllerle yaptığı bu resimle soykırım kurbanlarının anılarına saygısını gösterdiğini açıkladı.
Benim gözümde, daha yıllarca benzer durumlarda örnek gösterilecek, alabildiğine kolaycı ve soykırımı anlamaktan, kurbanlarına saygı göstermekten ne anlaşılamayacağını gösteren ama yarattığı sansasyonla hedefine ulaşan bir işin altına imza attı.
Ben de örneğin “Bir eksik (İsveç ikilemi: Steril ya da değil)” başlıklı işimde bir başka insanlık suçu, İsveç’teki geçen yüzyıldaki kısırlaştırma politikası ile kağıtsız göçmenleri sağlık hizmetlerinden uzak tutan bugünün devlet politikasını birlikte hedefime aldım ve irkiltici bir sanat formu kullandım: Sabundan pastalar…
Kağıtsız göçmenlere gönüllü hizmet veren yasadışı sağlık ocaklarından topladığım kanlı, irinli çöpleri pastalardan birinin içine yerleştirip sergileyebilmem, onların izni ve desteği ile olanaklıydı benim için.
Herhangi bir sanat işinin sizler üzerinde yarattığı etki eğer sadece tiksindirmek, ürpertmekse, ötesine bir yolculuğa çıkamıyorsanız onun hakkında kuşkulanmakta haklısınız bence… Ama o yolculuğa sadece önyargılarınız ve alışkanlıklarınız, damak tadınız yüzünden çıkmayı istemiyor ve işin tiksindirici, ürpertici niteliğine bir özür olarak sarılıyorsanız, kuşkulanmanız gereken daha çok kendinizsiniz.
Her iki ülkenin de sanat faaliyetlerini yakından izliyorsunuz. Türkiye ve İsveç izleyicilerinin eser ve performanslarınıza yaklaşım ve tepkileri örneğinde bu konuda bir karşılaştırma yapabilir misiniz?
Bu soru diğerinin ardından gelince, beni de mi “dudak uçuklatan, şaşırtıcı bir etki peşinde koşan” sanatçılardan biri olarak görüyorsunuz diye kuşkulandım. Umarım değildir.
Hiç olur mu? O şekilde görseydim sizinle söyleşi yapmayı istemezdim.
İyi, sevindim o zaman.
Benim “gerilla sanat işleri” dediğim ve genellikle üretildiği dönemdeki hakim verili gündeme karşı konum belirleyen işlerim yok değil. Ama onlarda bile katmanlılığı, derinliği, zaman yayılabilirliği, izleyicisi -göreni, bakanı, okuru, tüketicisi- tarafından yeniden üretilebilirliğini hep dert edindim. Umarım başarabilmişimdir.
Genel olarak ise benim yaratımımın geri dönüşleri genellikle, tam da merak ettiğim, önemsediğim biçimde, izleyicilerimin kendilerini o işimle birlikte kendilerini kendi yaşantıları içinde yeniden konumladıkları yerden gelir. Bu bazen, benle yaratımımın bağlamını, öznesini, derdini tartıştıkları, bazen de yaratımımın onlarla birlikte eksilen ya da zenginleşen yeni niteliğini bana öğrettikleri bir etkileşimdir.
Ben aynı zamanda izleyicilerinden öğrenmek için, aslında onlara tuttuğu aynanın sonuçlarından nasiplenmek, merak gidermek için üreten bir sanatçıyım. Her gerekli nedenle, her gerekli anlamda, her biçimde “yüzleşme” o yüzden dönüp dönüp çevresinde yolaldığım ana izleğim, ana derdim belki de.
Siz eseri “yaratım” olarak adlandırmayı tercih ediyorsunuz. Müslümanlar açısından bu kullanım tartışmaya açık. “Yaratım”da, Tanrı’ya öykünmede, çok bütüncül bir iddia varken, mesela “eser” daha mütevazı.
Bu notu takiben size şu soruyu da sormak istiyordum: Müslüman dünyada güncel sanatı karşılama pratiği ve potansiyelini izleyebildiniz mi, Türkiye dışında?
Ben kendi inancımın tersine eğer bir yaratan varsa, tek yaratanın kendisi olmasını hiç istemezdi diye düşünenlerdenim. Onun milyarlarca insanda nasıl taşınabildiğini gördüğüm imgesiyle aşık atmak, onla yarışmak derdim hiç olmadı. 
Hayır, Müslüman dünyada güncel sanatı karşılama pratiği ve potansiyelini izleyebilme şansım hemen hiç olmadı. Oysa güncel sanatın uluslararası platformlarına taşınan İran, Irak, Mısır ve diğer Müslüman yoğun ülkelerin sanatçılarının işlerinin kendi ülkelerinde nasıl karşılandığına dair merakım hep oldu.
Mesela, uluslararası sanat ortamlarının gediklisi, yıllardır oryantal hazla işleri tüketilen kimi muhalif Müslüman sanatçıların o artık hiçbiri pek de yeni olamayan işlerinden çok, Kuzey Afrika’daki ayaklanma ve isyan günlerinde gelişen sokak sanatı ilgimi çekti.
Kimi dağınık örneklerle devam etmek isterim:
Düzenlediği HEP Iran karma sergisine, şahsen gidemesem de videomla katıldığım, Sazmanab Platform’un sürekli haberlendiğim Tahran’daki ilginç sergilerinin nasıl karşılandığı da merakımdır.
Bir tek, neredeyse yalın kılıç tüm Avrupa Birliği’ne karşı oldukça ilginç bir müslüman sanatçı duruşu sergileyen arkadaşım Damir Nikšić’in Saraybosna sergilerinin geri dönüşleri hakkında bilgilenebilme olanağım oldu ve oradaki ortamın aslında İstanbul’dan pek farkı olmadığını anladım.
Saraybosna hakkında çok az fikrim var ama İran’da güncel sanatın sokaklara taştığını, metro istasyonlarında olağan bir şekilde sergilendiğini görüyorum.
Ne hoş! Tahminimin dışında bu gerçeklik… Umarım bir gün yolum düşer İran’a.
Belki sorunuzun doğrudan hedefi değil ama, Stockholm’deki sergilerimin sürekli galerisi Tegen 2’nin her yeni açılışında, gerek galerinin muhalif politik, hatta bazen bizzat aktivist sanat çizgisi, gerekse sahiplerinden Dror Feiler’in “Ship to Gaza” girişiminin öncü isimlerinden olması dolayısıyla İsveç’te yaşayan müslümanların yoğun ilgisini görmeye çok alışık olduğumuzu söyleyebilirim.
Açıkçası İsveç’te, sadece müslümanlar değil, ama içinde onlar da olmak üzere, sanat kültür seçkinlerinin o sahte, hazır cümlelerini kullanmadan güncel sanatla ya da sanatımla karşılaşıp, üzerine tartışabilen sahici insan gruplarını fazlasıyla yeğliyorum.
2010 yılında Beral Madra Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’ndayken Tophane 5 Nolu Antrepo’da açılan “Sanat Limanı” sergilerini gezerken, İstanbullu, genellikle de genç dindarların, güncel sanata, hem yoğun katılımını, hem de ilgisini görmüş, şaşırmış, çok sevinmiştim. Daha sonra, “Sanat Limanı”yla açılan bu kapının mekanla birlikte kapandığını düşünürken, geçen yıl son İstanbul yolculuğumda en bilinir güncel sanat mekanlarının en görünür ziyaretçilerinin de aynı kesimden insanlar olduğunu görünce o kapının belki de artık hiç de kolay kapanamayacağını düşündüm, sevindim.
Doğrusunu isterseniz ben de sizinle söyleşi yapmayı, sizin performanslarınızı incelerken özellikle “selam” konusundaki ısrarınız üzerine düşünmüştüm. Söyleşimizi de bu bağlamda bir soruyla bağlamak istiyorum. Sizin selamda ısrarınız… İnsanlar pekâlâ ihtiyaçları olduğu halde niye selamı sabahı kesmekte bu denli hevesliler? Ben kendimi yeniden Müslüman olarak tanıdığım ilk yıllarda, sokakta gördüğüm ve buna açık olduğunu düşündüğüm insanlara selam vermeye çalışırdım ve özellikle başörtülü olduğum için çok ters karşılıklar aldığımı hatırlıyorum. 1980’li yılların başları… Siz de Avrupa’da yeni ırkçılığın kol gezdiği ortamlara kendi selamınızı taşımaya çalışıyorsunuz. Selamı sabahı sohbeti yeniden hayata katma konusunda niyetli insan başka neler yapabilir?
Selamı yeniden hayata katmak, “nasıl bir selamı hayata katmak istediğime dair” sorunun cevabıyla birlikte tartışılıyor artık benim sanatımda.
Epey bir süredir İsveç’in, aslında tüm İskandinavya ve İzlanda’nın saklı, dile getirilmeyen, hakkında cümle kurmak gerektiğinde de dönüştürülen, söylenti kılınan gizli tarihinin kökleri üzerine çalışıyorum. Bu topraklar birkaç yüzyıl öncesine kadar, toplum tarafından artık beslenmemesi gerektiğine inanılan yaşlı, güçsüz ve engelli insanların, önce penceresiz bakımevlerine tıkıldığı, ardından özel uçurumlardan atıldığı topraklar. O zamanlardan ve başka toplumsal yaygın suçlarla da derinleşen ortak utancın, bugün günlük yaşantıda sıklıkla kullandıkları ve önemli bir bölümü yeni ırkçılıklarını da besleyen davranış, düşünüş, eyleyiş kodlarının nedeni olduğunu düşünüyorum. Bulup, biriktirip, seslendirip, uygun bir sanatsal formda karşılarına çıkaracağım o yüzlerce kodun görünür, duyulur halleriyle yüzleşmelerini sağlamak temel derdim. Aslında bu sayede, onların hangi selamlarına benim de karşı bir selamım olmadığını dışavurmuş, açıklamış olacağım.
Yaşlılar gerçekten mi özel uçurumlardan atılmış, yoksa metafor olarak mı kullandınız uçurumu… Çok korkunç bu!
Evet, gerçekten… Sadece yaşlılar değil, güçsüz ve sakatlar da. O uçurumların adı “ättestupa”:
ätt = soy, aile / stup = uçurum / stupa = ansızın ya da direnerek ölmek / ättestupa = ailelerin ansızın düştükleri, atıldıkları uçurumlar.
Bu gelenek, yaşlılarını genellikle kendi başlarına ormanlara yollayan Japonya hariç bir tek İsveç ve İzlanda’da var. Resmi söylem bunun bir söylenti olduğunu, hiçbir kanıtı olmadığını söylüyor ve kelime sadece emeklilere, yaşlılara yönelik kötü devlet politikalarını haber yaparken kullanılan bir metafor olarak geçiyor.
Yaşamın ilginç bir tesadüfü olarak neredeyse üç yıldır da, dün olsa o uçurumlardan atılacak ilk kurbanlarla, hasta ve engelli yaşlılarla, onların bakımı, korunması için çalışıyor ve benle birlikte aynı işi yapan onlarca insanı izliyorum. Çok öğretici bir dönem benim için…
Böylesine bir kalkışmanın bu toprakların sadece sekiz yıldır tanığı olan bir göçmene düşmediğini, haddimi bildirerek bana öğretmek isteyecek çok kişi olacak. O yüzden kalkışmamın çok sakin, çok “içerden”, yeni bir vatandaşın diğerlerini özgürleştirme çabası olarak inşa edilmesi gerekiyor. Yorucu ama her adımı kelimenin her anlamıyla yeni bir selamı çağıran bir uğraş içindeyim anlayacağınız…
Sonuçta ben yeniden hep beraber gözlerimizin içi gülerek selamlaşabilmek için, bu kez, belki hep birden yeniden atlamak gereken uçurumlar olduğunu düşünen, hala iç rahatlığı ve sevinçle selamlaştıklarımla buna yolu açmaya çalışan bir sanatçıyım.
Çok teşekkür ederim. Uzun bir söyleşi oldu ama güncel sanat hakkında ve İsveç’te Türkiyeli bir göçmen sanatçı olmak nasıldır, bu tecrübe üzerine çok şey öğrendim. Okuyucularımız da eminim aynı şekilde düşünecektir. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
Sağolun. Ben de size başarılar, selamı, sıhhati bol günler diliyorum.
Hakan Akçura kimdir?
1995’de katıldığı 4. İstanbul Bienali’nden bu yana dört kişisel, İstanbul ve Stockholm başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında çok sayıda karma sergide işleri sergilenen, 2005 yılından bu yana İsveç’te yaşayan ve üreten ressam, şair, video ve performans sanatçısı, tasarımcı.
Sanatçı, son yıllarda milliyetçilik ve ırkçılık karşıtı, kürt sorunu, göç ve zorunlu göç kavramlarıyla sıklıkla haşır neşir olduğu, barışı ve birçok coğrafyada toplumsal yüzleşmeyi çağıran işlerini blogu Open Flux’tan yaygınlaştırdı. 3,5 saatlik videosu “Gerçekler Bilinsin Yeter” (Abdülkadir Aygan’ın ya da Türkiye’nin karanlık 22 yılının portresi) ve görsel tasarımları “Kemalizm bir ibadet biçimidir”“Şahmeran: Ceylan’dan bize kalan”, “Türk ırkçılığıyla yüzleşme yazıtı“, “Kürtçe dersleri“, “Türkiye linç haritası” ile adından sıkça sözettirdi.

Reklamlar

"Günaydın" İsveç!

Yeni tamamladığım 87 dakikalık, iki bölümlü video performansım “Godmorgon” (Günaydın) 25 Ekim’den 18 Kasım’a kadar, Stockholm’de, Tegen 2 “proje, sahneleme ve sergi mekanı”nda gösterilecek.

Videoperformansımı içeren ve “Ben, sahibimin köpeği” başlığını taşıyan karma sergiye, benim dışımda, Carl Mikael von Hausswolff, Dmitri Plax, ARK – Dariush M Doust ve Tegen 2yi eşi sanatçı Gunilla Sköld Feiler‘le birlikte vareden besteci, müzisyen ve görsel sanatçı Dror Feiler yeralıyor.

Aşağıda tanıtım metninin çevirisini okuyabileceğiniz sergi, Muhammed suretleri, meydan köpeği heykel tasarımları ve ölüm fetvalarıyla yeniden alevlenen güncel tartışmayı, seçilmiş, farklı bir zemine yükseltme çabası, önerisi ve dışavurumu. Metnin altında ise sergiye katılan videoperformansımın 8 dakikalık ilk bölümü “Epilog”un tamamını izleyebilir ve 79 dakikalık ana videonun görsellerini bulabilirsiniz.

Sergi metninin son cümlesiyle: Hoşgeleceksiniz! Ben, sahibimin köpeği

Göçmenlere karşı İsveçli yaklaşımı karşıtlıkları içerse de, temelde hoşgörü ve önyargısızlığa dayanıyor. Buna karşılık müslümanlara karşı varolan potansiyel düşmanlığın boyutu ise kaygı verici.
(Dagens Nyheter’de* çokkültürlülük araştırması üzerine 27 Eylül 2007’de yapılan başyorumdan)

“Ben, sahibimin köpeği” sergisi, aşağı yukarı Orhan Pamuk’un romanından alınan “Ben bir köpeğim” isimli metnin çevresinde dönüp dolaşıyor. Köpekler, tarihin arka bahçesinden, havlayarak dilleniyor. Evet, bu (“sınırsız” görüş bildirme özgürlüğüyle) batı ile (“koşullu” görüş bildirme özgürlüğüyle) doğu arasındaki kırılma noktasında sembolik bir buluşma.

Bu sergide KİM OLDUĞUN, NE YAPTIĞIN VE NE TÜR BİR KÖPEK OLDUĞUNA bağlı olarak, hem islam dünyasından, hem de batı dünyasından köpekler ve “köpek yaşamları” ile buluşacağız. Diğer yandan sergi, abartılı kibrimize ve doğudan da batıdan da gelsek, yahudi ya da arap, isveçli ya da göçmen** de olsak sahip olmadığımızı sandığımız kendi önyargılarımıza da meydan okuyor.

TEGEN 2, geleneksel galeri ve sanat merkezlerinden, güncel tartışmalara beklenmedik hızda vuruş yapmanın büyük yararına inancı ve bu vesileyle özenli ve ayrıntılı soruları sorabilmesi avantajıyla ayrılıyor: Güncel sanat keyif vermenin, bazılarının mal ve statüsünü yükseltmenin ve/veya bir sürüleri için de boş bir provokatif jest olmanın ötesine geçebilir mi? Sanat, çok sayıda insanın haberdar olduğu kamuya açık tartışmalarda da gerçek bir rol oynayabilir mi? Haydi biraz da yazılmayanı uzmanca arayan, söylenmeyenlere ve unutulması tercih edilenlere odaklanan “derridacı” stratejiyle (Derrida’nın düşünsel yöntemiyle) yaklaşalım! Ki çoğu zaman ifşa edici olanlar da bunlardır…

Hoşgeleceksiniz!

* İsveç’in gündelik en büyük iki gazetesinden biri. Sosyal demokrat eğilimlidir. [HA] ** Özgün metinde kullanılan, İsveç argosunda yeralan ve göçmenleri aşağılayan ”blatte” kelimesinin dilimizde tam karşılığı yok. [HA] TEGEN 2
Açılış: 25 Ekim 2007 17-20 arası Açık: Perşembe-Pazar 12-17 Adres: Bjurholmsg. 9b, Stockholm.
Metro istasyonu: Skanstull


Godmorgon (Günaydın)
87 dakika
Hakan Akçura, 2007, Stockholm


[blip.tv http://blip.tv/play/gpRIg4zCFgA?p=1 width=”640″ height=”390″]
Epilog
8 dakika
İsveççe, türkçe altyazılı

[blip.tv http://blip.tv/play/gpRIg4zCIAA?p=1 width=”720″ height=”510″]

Basın Bülteni: Hakan Akçura’nın "İsveç Göçmen Dairesi’ne Açık Mektubu" ya da bir videoperformansın içerdiği gözlemler

[blip.tv http://blip.tv/play/gpRIgrSBPwI%5D

Selamlar,

2004’te evlendim ve bir İsveç vatandaşı olan karımla birlikte 2005 Ocak ayından bu yana İsveç’te yaşıyorum.

Ekim 2004’te aldığım oturum iznim, Ekim 2005’te sona erdi ve sekiz ayı aşkın bir süredir uzatma için -Mayıs ayı itibariyle- 6590 kişiyle birlikte sıramı bekliyorum.

Tüm bu süre boyunca, İsveç Göçmen Dairesi’nde (Migrationsverket) ırkçı nitelikte iç yazışmalar açığa çıktı ve kurumda köklü değişiklikler yapılmasına yönelik geniş bir kamuoyu baskısı oluştu.

Göçmen mahallerinde gelişen suç çeteleri, devletin göçmen politikası, ayrımcılık, ırkçılık, 2. ve 3. kuşak göçmen varoluşu ve gelişen yeni-isveç kültürü, toplumun tüm kesimlerinde ve medyada yoğun bir biçimde tartışılmaya başladı.

Birçok göçmen ailesinin bu bekleme süreçlerinde yaşadığı derin travmalar, apatik çocuklar ve ebeynler yarattı.

Bense, Mayıs-Haziran 2006’da “Migrationsverket’e Açık Mektup” başlıklı 51 dakikalık bir videoperformans yaparak, bunun kaydını 13 Haziran 2006’da İsveç Göçmen Dairesi’ne yolladım.

Geciken görüşmenin bana düşen tarafı olarak, görüşmeyi tamamlamak, süreci kendim için hızlandırmak ve bekleyen tüm göçmenlere ne kadarsa o kadar destek olabilmek adına…

Kimi soracakları, sormayı düşünmedikleri ve asla sormayacakları soruları cevaplayarak yaptığım bu videoperformans, İsveç’in en büyük günlük gazetesinde yayınlanan bir röportajla milyonlarca isveçliye tanıtıldı.

Bu röportaj şu linkte yayınlanıyor:

Haber değeri vardır ve yayınlanır ya da ülkemde de değerlendirilir ve sergilenir umuduyla…

Her türlü sorunuz için mail adresim: hakcura@gmail.com

Saygıyla…

Hakan Akçura

Svenska Dagbladet’in 15 Haziran 2006 tarihli nüshasında yayınlanan röportajın çevirisi:

Başlık:
Beklenti beraberinde sanatı getirdi

Spotlar:Hakan Akçura Migrationsverket’e [İsveç Göçmen Dairesi (HA)] bir videoperformans yolladı
Türkiyeli sanatçı Hakan Akçura oturumunu uzatacak kararı bekleme sürecini bir videoperformansa dönüştürdü.

Yazı:
Hakan Akçura’nın, İsveç’te oturumunun uzatıldığına dair kararı beklerken yapacak çok işi var. Sanatsal destek başvuruları ve sergileri için uğraşırken bir yandan da isveççe öğrenimini sürdürüyor.

Anlaşılıyor ki birçok fikri ve projesi, “isveçliliğe” ve yeni ülkesine dair. “Lagom” kavramına uyanan ilgisi de yeni. Migrationsverket’e bugünlerde yolladığı ve kendi konumunu anlatmak ve tüm diğer bekleyenlere de ses olmak için yaptığı videoperformansın ışık tuttuğu kavramlardan biri de bu. [“Lagom”, “her şey kararınca; ne az, ne de çok” diye çevrilebilecek ve özetle, sıradan isveçli günlük yaşantısının her alanına hakim, isveçli ruhunu tutsak eden, içinde zaman zaman gizli ırkçılığı da taşıyan, binlerce kalıp, davranış, tavır ve duruşun nedeni olan hayat felsefesinin adı. (HA)]

Biz fluxus sanatçıları tutucu değiliz, hiyerarşiye inanmayız ve tersine tüm sıradan insanların ve gündelik hayata dair detayların yaratım potansiyeli taşıdığını düşünürüz. Bunu tetikleriz. Örneğin “refleks”leri ele alalım. Olanca gündelik nitelikleriyle… [“Refleks”, özellikle gün ve gecenin karanlık geçtiği isveç aylarında, çoluk çocuk herkesin üzerlerine asıp, taşıdığı ve farlardan gelen ışıkları yansıtarak onları akan trafikteki araçlardan koruyan, sevimli, çocuksu formlara sahip yansıtıcı nesnelere verilen isim.(HA)] Tasarladığım projelerden biri, karanlık aylarda, göçmen semtlerinin dış cephelerine, oralarda yaşayan insanlarla birlikte dikeceğimiz refleks örtülerini asmaya dair… O örtüler, aslında giysilerin üzerinde taşınanlarla aynı anlamı taşıyacaklar: “Zarar verme bana!” Rinkeby’nin dış cephesine refleksleri asan insan, otobanda yolalırken onu görecek isveçlilere aynı şeyi söylüyor olacak: “Bizi gör, koru, eşit davran!” Rinkeby, Stockholm’da, Türk, Ortadoğu ve Afrika kökenli göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir göçmen semtinin adı. (HA)]

Büyük aşkıyla dört yıl önce, internette bir sanat etkinliği sürdürürken tanıştı. Evlendiler ve 2005’te İsveç’e, onun yanına taşındı. Şimdilerde günleri isveççe öğrenmek ve yeni kenti Stockholm’de sanatının mesajını vermek için yeni zeminleri bulmakla geçiyor.

Stockholm’u öğrenmek için aylık metro kartı alıp, şehri bir ucundan diğerine gezdim. Akalla’dan Skarholmen’e, Hjulsta’dan Rinkeby’ye… Göçmenlerin yoğun yaşadığı tüm banliyöleri… İnsanları gözlemledim ve yasadışı olan bir sanatı fotoğrafladım: Graffitiler ve çıkartmalar. Onları yapanlar bu kenti süsleyen, güzel kılanlardı.

İsveç’te graffitinin ağır biçimde cezalandırılıyor olması, sürprizdi onun için. Türkiye’de bile bu kadar sert cezalandırılmazdı. Tüm izleri takip etti, graffiti ressamlarının orman içlerinde alıştırmalaryaptığı atelyeleri de, o graffitilerin yokedilmelerini de belgeledi. Metro yolculukları sırasında kentin çehresinin bölgeden bölgeye değişimini izledi.

Yolculuklarım boyunca, merkezden çevreye gide gele, bir istasyondan diğerine, sosyal ve etnik çehrelerin, dillerin ve “duruş”ların değişimini gözlemledim. Çevreye doğru uzaklaştıkça, sayıları azalan isveçlileri , kalabalıkalaşan göçmenleri ve aralarındaki giderek daha da zorlaşan ilişkileri … Göçmen çocukların metro vagonlarının pencerelerine hiç uyarmadan ardı ardına vurarak, diğerlerinin yerinden sıçramasına ve lagom-çehrelerinin düşmesine neden oluşunu…

Hakan Akçura, Migrationsverket’in cevabını beklerken yalnız değil. Mayıs ayının sonu itibariyle, 6590 aile dosyası, yani bir İsveç vatandaşıyla evlenmiş ya da birlikte yaşayan 6590 insan, oturum iznine dair kararı bekliyor.

Migrationsverket şimdilerde ilişkilerin ciddiyetini sorgulamamakla beraber, yine de oturma iznini ilk iki yıl içinde birer yıl arayla vererek bir tür denetimi sağlıyor. Yeni kurallar, bekleme süresini olabildiğince az tutmaya dair olsa da, Hakan Akçura sekiz aydır bekliyor ve belki de önümüzdeki haftalarda hakkında karar verilmesi mümkün.

Migrationsverket, bu bekleme sürecinin sanatsal yaratıma ilham vermesi hakkında ne düşünüyor? Migrationsverket’in basın sözcüsü Marie Andersson, “hiçbir fikrim yok. Güzel bir sanatsa güzeldir. Kızgın bir sanatsa bizim için ilginçtir. Kendimize bakıp, eleştirmek için bize fırsat verir. Biz bekleme sürelerimizin uzamasından gurur duymuyoruz,” diye yanıtlıyor bu soruyu.

Akçura videosuyla göçmen dairesine karşı samimi bir açıklama yapıyor ve sorularına yanıt veriyor…

Migrationsverket’e görüşmeye gittiğimde, bana evin kapısında kaç anahtar deliği olduğunu, dış kapı güvenlik kodunun ne olduğunu, kimin çamaşır yıkadığını ve benzeri soruları sordular. Aslında bunu(ilişkimin gerçekliğini [HA]) gerçekten bilmek isteseler, okulu arayıp da çocuğu kimin aldığını sorabilirler. Bu videomun amacı, Migrationsverket’in, benim bu ülkenin göçmen politikası hakkında ne düşündüğümü bilmesini sağlamak. Burada doğan ve bir başka ülkesi olmayan insanlar bile hala “invandrare” olarak görülüyor. [“invandrare”, göçmen anlamında kullanılan isveççe kelime. Ama kelimenin kökeninde, “vandra in” yani “yürüyerek (içeri) gelmek” anlamı yatıyor. (HA)] Ben isveçlilerin korkuları, utançları ve lagom kavramı hakkında ne düşündüğümü göstermek istedim.

Röportajı yapan gazeteci: Ülkü Holago

“Migrationsverket’e Açık Mektup” isimli videoperformansımın içerdiği aktarımın tam metni:

“Selam.

1995 İstanbul Bienali’ne çağrılı katılımcı olarak katıldıktan sonra, üç kişisel sergi ve onlarca karma sergiye katılmış, bağımsız gösteriler yapmış, yayınlanmış bir şiir kitabı olan, bir çağdaş sanatçıyım.

Bir neo-fluxus sanatçısıyım.

Ressamım, şairim, grafik tasarımcıyım, video performer’ım, makale yazarıyım, tekstil tasarımcısıyım.

Ocak 2005’ten beri İsveç’te yaşıyorum.

O tarihten 2 yıl önce tanıştığım, aşık olduğum, evlendiğim karım ve onun benden önce olan iki çocuğu ile yaşamak üzere, kentini, ülkesini değiştirmiş bir sanatçıyım.

Ocak 2005’te Stockholm’e indiğimde, Ekim 2004’te aldığım, geçtiğimiz 2005 ekim ayında sona eren, bir yıllık oturma ve çalışma izni pasaportuma basılmıştı.

Gçtiğimiz ekim ayında, biten bu sürenin uzatılması için, Migrationsverket’e başvurduk ve yaklaşık sekiz aydır bekliyoruz.

Sekizinci aya girdik.

Uzatılmayan, uzatılması için gereken görüşmenin belirsiz bir zamana ertelendiği bu izni pasaportumda göstermedikçe, yurtdışına çıkıp, örneğin kendi ülkeme gittiğimde, oranın gümrüğü tarafından buraya yollanmayacağım.

Migrationverket’le bahsettiğim ekim 2005’teki görüşmenin ardından bir dizi telefon görüşmesi yaptık.

Ne zaman çağrılabileceğimize dair oldukça farklı düşünen insanlarla konuştuk.

Kimisi “1 yıl”, kimisi “altı ay”, kimisi “önümüzdeki aylarda” dedi. Kimisi “şu anda temmuz 2005’te başvuranları çağırıyoruz, demek ki üç ay sonra,” dedi. Kimisi “şu anda sizinle aynı zamanda başvuranlarla görüşüyoruz, demek ki birkaç gün sonra sıranız gelecek,” dedi.

Bekliyoruz.

Bu bekleme süresini anlamlı ve dayanılabilir kılacak sağlıklı açıklamalardan yoksunuz.

Bu güven bunalımı, beni bu sanat etkinliğini yapmaya itti.

Bu fluxus sanat etkinliği, bu kayıt, “Migrationsverket’e bir açık mektup”.

Onun yapmayı ertelediği, ne zaman yapacağı belli olmayan ve “oturma ve çalışma iznimin uzatılmasına” kapıyı açacak olan ikili görüşmenin bir tarafının, benim, bu görüşmeyi yapması, tamamlamasıdır.

Dolayısıyla, ben Migrationsverket’in işini kolaylaştırmak istiyorum. Onlara yardım etmek istiyorum.

Onların, bu görüşmede bana sorabileceklerini sandığım, sorabileceklerini hiç sanmadığım soruları cevaplarını ve yanı sıra benim söylemek istediğim her şeyi, kısa tutmaya çalışarak, ne kadar süreceğini bilmediğim bu kayıtla belgelemek istiyorum.

Görüşmenin bana düşen tarafını tamamlamak ve sunmak istiyorum. İşi kolaylaştırmak istiyorum.

Benimle birlikte bekleyen kaç insan var, bilmiyorum.

Migrationverket ne gibi sorunlar yaşadı, o ırkçı yazışmaların ardından personel değiştirmek, onları eğitmek zorunda mı kaldı, bilmiyorum.

Mutlaka, kendilerince anlaşılır ve kabul edilebilir nedenleri vardır.

Ama sonuçta, pratik olarak yapılan şeyin, benim seyahat özgürlüğümü yoketmek, askıya almak olduğunu düşündüğüm yerden yapıyorum bu kaydı.

Ne yapacağım? İçimden geldiğince, kısaca, toparlamaya çalışarak, Ocak 2005’ten bu yana bu ülkede ne yaptığımı, ne yapmaya çalıştığımı, ne düşündüğümü, neler gözlediğimi, eleceğe nasıl baktığımı aktarmaya çalışacağım.

Gelir gelmez, hayatımda yeni bir yaşama formu olan “iki çocuklu bir aile” ile, üstelik ilk defa olduğum bir ülke ve kentte yaşayabilmem için gereken geçiş sürecini yaşadım.

Bir süre, yeni ülkenin, yeni kentin, yeni evin, yeni yaşama biçiminin bana sorduklarını, benim onlara sunabileceklerimi, nerede anlaşabildiğimizi öğrenmekle, öğretmekle, yaşama geçirmeye çalışmakla geçti.

Üstelik birkaç ay sonra da taşındık. Yani bu benim geldikten sonra yaşadığım ikinci ev.

Bu taşınmanın telaşı sözkonusu… Bu taşınacağımız yeni semtte, çocukların yazdan sonra başlayacakları yuva ve okulların organizasyonu ile geçti bir süre.

Bir ara yüzümü geriye, kendi ülkeme, kentime, İstanbul’a dönüp, oraya bir başvuru yolladım. İstanbul Bienali’nin konsepti “İstanbul”du. “İstanbul’dan odalar” isimli bir çağdaş sanat etkinliği önerdim. Kabul edilmedi daha sonra…

Taşındıktan sonra evin içersinde, bir odanın, çalışma odasının bir duvarında çalışabilmem için küçük bir atölye oluşturduk ve hemen resim yapmaya başladım.

Eski bir kişisel sergimin ismi olan “Kentresimleri”, bundan 150 yıl önce çizilmiş, gravür olarak basılmış, 22 avrupa kentinin çekirdek kent planlarını, çizili formlarından şekil çıkartmaya çalışarak resme dönüştüren bir etkinlikti. İçlerinde Stockholm da yeralıyordu.

Yaptığım, benzer çalışma yöntemini kullandığım bir geç dönem “kentresmi”ydi. Adı “Hecate ve Empusa ya da İzmir Körfezi”ydi. Benden gitti. Bir özel koleksiyonda şimdi.

Yanlış hatırlamıyorsam mayıs ayında “Svenska för Invandrare” okulunun “yetişkinler için isveççe eğitimi”ne başladım. SFI’ye giden birçokları gibi, benim de ilk arkadaşlarım göçmenlerdi. Benle aynı dönemlerde gelmiş ya da benden önce gelmiş olsa da isveççe eğitimi almamış ya da almayı sürdüren göçmenler… Daha eski göçmenler… Hocalarımız…

Aslında, ilk karşılaştığım kurumların da isveççe eğitiminin verildiği devlet kurumları ya da onların olanaklarıyla aynı eğitimi vermeyi üstlenebilen özel kurumlar olduğunu söyleyebilirim.

Bir dizi yaşam farkı var. Onlarla irlikte öğrenmeye başlıyorsunuz bu ülkeyi. Evden akan su, sıcak su bedava, ısınma bedava. Bir mekanın içersindeysen, soğuktan ölmen sözkonusu değil bu ülkede. Toplu taşımanın gücü… Çok küçük bir örneğiyle de olsa, nihayet artık İstanbul’da da var diyebildiğimiz metro ağının bu kentteki yaygınlığını gözlemliyorum. Yolları gözlemliyorum. Yanım sıra akan hayatları gözlemliyorum.

Bu gözlemleri aynı zamanda, aynı aylarda -geçen bahardan ve yaz başlangıcından sözediyorum-, yaklaşık 4000 kare fotoğraf çekmek için bu kenti, banliyö hattının bir ucundan diğerine, her yerini gezen bir sanatçı olarak yaptım. Cümleyi buradan kurunca, absürd bir sonuç ortaya çıkıyor aslında: Galiba bu kentin yollarını birçoğundan daha iyi biliyorum artık. Sosyal, etnik dağılımıyla, değişen kent dokusuyla, değişen hizmet niteliğiyle, kentin tüm göstergeleriyle yeni bir eğitimi yaşantılamaya başladım.

Neyin fotoğrafını çektim? Bu kentteki duvar dokusunun fotoğrafını çektim. Yani, yasalarınızın bir şekilde suç saydığı şeyin. Yapan insanların yakalanması için, poliste özel timlerin oluşturulduğu şeyin. Graffiti kültürünün, duvar yazılarının, şablonların, çıkartmaların. Onların üzerine basılan yeni şablonların, yapıştırılan yeni çıkartmaların, yazılan yeni yazıların. Hepsinin karmaşasının. Onların silinmeye çalışılışının, kalan izlerin, üzerlerine yazılan-yapıştırılanların. semtten semte, çevreden merkeze doğru, stillerin, dokuların, renklerin, sözlerin değişiminin. Yanlarından eçen yolcularla ilişki biçimlerinin değişiminin. Hepsinin. Tüm duvar dokusunu belgelemeye çalıştım bu kentin. 2005’e dair böyle bir arşiv var elimde.

Gerçi 90’lı yıllarla kıyaslandığında, graffiti kültürünün gerilemeye başladığı bir kentteydim belki ama, aynı zamanda İstanbul gibi, nüfusu bu ülkenin toplamından fazla olmasına rağmen, çok olası bir graffiti kültürü hemen hiç olmayan bir kentten gelmiştim. “Wallpapers” isimli en az 200-250 en fazla 400-450 fotoğraftan oluşan bir bir fotoğraf sergisi projesi gelişti bu zaman içinde. Madem böyle bir sergiyi oluşturabilecek malzeme vardı artık elimde, bir sergi için başvurabilirdim bir yerlere.

Bir göçmen mahallesi çağdaş sanat merkezi olduğu için Tensta Konsthall’e başvurdum. Ama sanırım, orası da -daha sonra yönetici arkadaşlarla da konuştum ve öğrendim ki- artık pek “göçmen mahallesi çağdaş sanat merkezi” olarak anılmak istemediği, bu çabadan, bu çabanın örneklerinden vazgeçtiği, şehrin merkezindeki bir çağdaş sanat merkezinden farklı olmayan programlar yapmanın anlamına inandığı bir sürece girmişti ne yazık ki!

Sanırım bundan dolayı, bir de herhalde gereken baskı maliyetini karşılayacak destekler bulamayacağından dolayı reddettiler. Ama aktardığına göre arkadaşın, hoşlanmışlardı.

Aynı zamanlarda, başka bir tanıklığı yaşamaya başladım. Bu sefer bir raporun, bir araştırmanın, karımın bizzat yaptığı bir işin tanıklığı. Onun yanında olmaktan, onunla birlikte okumaktan, ona yardım etmekten dolayı yaşanan… “Göçmen mahallerindeki suç çeteleri” üzerine bir araştırmaydı. Bu rapor, suç çetelerinin olduğu göçmen mahallerinde yaşayan diğer insanlarla yapılan röportajlardan gücünü alıyordu ve çok net sonuçlara varmıştı. Karım bu raporun analizini yapıp, sonuç belgesini çıkardı.

Ortaya çıkan görüntü, baktığım her şeyle birlikte doğrulansa da, belki de çok kısa bir zamanda öğrenebileceğimden fazla şeyi bilmeme yolaçtı. Oralardaki insanların birçok istekleri vardı. Görülmek istiyorlardı. Pek kabul edilmese de, net bir gerçek olan “ikinci sınıf vatandaş olma statüsü”nden çıkmak istiyorlardı. Eşitlik istiyorlardı, özellikle de iş bulmada, iş seçebilmede, iş niteliklerinde… İşlerin göçmenlere açık ya da kapalı olma oranlarından sözedilmediği bir eşitliği istiyorlardı.

Bu yörelerin çoğunda, saat yediden sonra, polis dahil hiçbir kamu görevlisinin kalmadığından sözediyorlardı. Zaten böylesine bir gerçeklik içinde palazlanan, nerdeyse ister istemez, aynı zamanda bu bölgelerin o saatlerdeki güvenliğini de sağlayan suç çetelerinden sözediyorlardı. Oralara özgü, yepyeni bir yaşama kültürünün, alışkanlıklar toplamının geliştiğini ve gelişeceğini gösteren göstergeler bütünüydü.

O dönemde aynı zamanda, -belki de yapabildiğim iki işten biridir-, Turkiska Riskförbundet’in aylık yayın organı olan “Birlik”i bir sayılığına tasarladım. Pek içeriğiyle varolan bir dergi değildi. Tasarımın yanı sıra, yirmiye yakın yazıyı içine sokup tüm içeriğini de zenginleştirmeyi istedim. Birisi kapak fotoğrafı olmak üzere, 6-7 fotoğrafımı dergiye soktum. Kapakta yeralan ve içeriğin ağırlığını oluşturan konuyu da bu araştırmaya ayırdım. Kabul ettiler. İstediler. Herhalde bu araştırmanın sonuçlarının ilk yayınlandığı yayın oldu “Birlik”.

Graffitilerin fotoğrafının çekildiği, yanı sıra bu kentin bir ucundan bir ucuna gezildiği, böylesi bir analizin tanığı olunan, bu sonuçların içeriğini olşturduğu bir yayını tasarlamakla geçirilen bir zamandı geçirdiğim. Tüm bunlar, ister istemez, daha güçlü bir çağdaş sanat etkinliğini tasarlayıp oluşturabilmenin, onu da bir yerlere sunabilmenin koşullarını beraberinde getirecekti ve getirdi.

Adı “Reflex” olan bir proje tasarladım. Bu bir “outside” sanat etkinliğiydi. Çok katılımlı bir sanat etkinliğiydi.

Göçmen mahallelerinin, özellikle otobanda onların yanından geçiyorsanız gördüğünüz, zihinlere kazınmış olan ya da oralara dair bir haber sözkonusu olduğunda kullanılan resimlerden bildiğiniz, belli siluetleri vardır. Herkesin bildiği… O siluetlerin üzerinde, o büyük, uzun ve yüksek yapılara, -benim varlığını bu ülkede öğrendiğim, çok sevdiğim, çok işlevsel, özellikle o karanlık aylarda hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş, çocuklara özenle taktığımız, herkesin taktığı- reflexerların 30 metre büyüklüğünde olanlarının asıldığını düşünün. Aynı formlarda, belki benim belirleyeceğim farklı formlarda, aynı sevimliliği, masumluğu, eğlenceliliği, hoşa giderliğiyle. Canların gözünüzde… Üstelik yine küçük, sarı, beyaz, yaldızlı, pembe küçük reflexerlardan oluşmuşlar. Birbirleriyle birleştirilmiş ya da birbirlerine dikilmişler.

Bunu kim yapmış? Asıldığı mahallede yaşayan insanlar… Gönüllü bir biçimde katılmışlar bu etkinliğe. Belki ben sunmuşum, belki birlikte oluşturmuşuz formları.

Ne zaman asılmışlar? Her göçmen mahallesinde ayrı bir şenlikle asılmışlar.

Ne kadar asılı kalacaklarmış? İki ay… O en karanlık aylarda.

Otobandaki trafik, hep onların yansımalarıyla karşılaşarak akacakmış. Onların ne olduğunu alamaya çalışarak, öğrenerek, o gözle bir daha bakarak. Araçlar, onların bizlere yolladığı –zaten gerçek kullanımlarında da farklı olmayan- o basit mesajı okuyarak geçecekler: “Koru beni”, “gör beni”, “çarpma, zarar verme bana!”

Bu kadar basit bir cümleyi sunmak için, böyle şenlikli ve ortak katılımlı, çok katılımlı bir sürece gerek var mı? Benim için var. Sanata baktığım yer böyle bir yer çünkü. İnsanların bizzat, olağan yaşamlarının akışındaymışçasına, o olağan yaşamdan çıkan, sonuçta çok onlara dair parçalarla oluşan, yani öyle yükseklerde ve soylu bir varoluşu olmayan türden bir sanatsal yaratımın anlamına inanıyorum. Kendine sıradan diyenler de dahil, herkeste yaratıcı bir potansiyeli olduğuna inanıyorum. Bir kışkırtıyla, ona yönelik bir çağrıyla, ortaklaşalıkla, katılımla, bizzat yaratımın kendisini onların oluşturabileceklerine inanıyorum. “Bu görülse ne iyi olur,” dediğim yerden “sanat-oyun”lar kuruyorum ben.

Sonuçta, “Reflex” isimli projem de böylesi bir projeydi ve tabii ki çok fazla desteğe muhtaçtı. Çok fazla izine, işleme (bürokratik) muhtaçtı. Yapılacak çağrılara muhtaçtı. Emeğe muhtaçtı -ki, bu en kolay, en az para gerektiren kısmıydı-. Bu yüzden de sunulmalıydı bir yerlere. Onların ortaklaşalığıyla bu işi yapmak için.

Önce Kulturhuset’e sundum. Aylarca sürdü yazışma. Aylarca sürmesinin hiçbir anlamı olmayan bir yazışmaydı. Aslında bu durum, bir başka kurumu tanımaya başlamamı da getirdi: Sanatsal bürokrasi. Aylar süren ve belki de içerdiği maillerin sayısının onu bulduğu yazışmada, ortada üzerine söz söylenmesi gereken tek bir proje varken, her şeyden bahsedip, oradan oraya yollasalar da beni, sonuna kadar, projeye dair tek bir kelime bile asla yazmadılar. En sonunda yazdıklarında da, ben istediğim için yazdılar. İnanılmazdı! “Lagom”! Öğrenmeye başladım “lagom”u. En güçlü, en derin “kurum” o! Her yanı saran o. Bütün alışkanlıkların, jestler, mimikler toplamının, bütün ortaklaşalığın, tavizlerin, korkaklıkların, geriye çekilmelerin, sakinleştirmelerin, o dipteki hayvanı aşağıya aşağıya doğru geri çağırmaların yasası olan “lagom”u öğrenmeye başladım.

Yaşamın her alanında öğretiliyor zaten. Peki öğretilmesi, o insanlara “geçmesi” mi demek oluyor? Hayır. Bu ülkeye gelip de, yeni göçmenler karşısıda, has isveçlilerden daha has İsveçli olan, ayrımcı, hatta aşağılar tutum takınan, hatta gizli ırkçı eski göçmenler yok mu? Var. Ama genelde bu ülkede, o dayatılan gizli yasalar toplamının, “lagom”un “öğretildiği”, onu benimseyen çok az göçmen vardır, diye düşünüyorum. Bu ülke, bu ülkeye, bu ülkede akan hayata, insanlara, insana dair her şeye, kabaca farklı iki açıdan bakan insan kümesini varetti. Ne iyi ki! Bu zenginliğin, bu kültürel alışveriş olanaklılığının, farklı uygarlıkların, farklı deneyimlerini, savaşsız, acısız, sakin, uzak, yalnız bir toprağa ve bu toprağın insanlarının ortasına getirmesinin İsveç için olağanüstü bir şans olduğunu düşünüyorum.

Yoksuldu, yoktu, hiçti de doldu, bir şey oldu demek istemiyorum. Buradan bakılmasın. Belki kuzeyinde bu kadar güçlü bir şamanın olduğu, yeraltı ruhlarıyla ilişkisinin hala çok yoğun olduğu, güçlü bir mitolojisi olan, hayatın bambaşka bir yüzünün, çok yalnız, çok uzak, çok soğuk bir yüzünün, bütün bunların içinden akan bir hüznün derin kültürünü büyütmüş bu ülke. Bir Bergman nasıl çıkar yoksa bu ülkeden?

Bu zenginlik, bu lagom derken, cümleye başladığım yer geride kaldı: Kulturhuset’le yazışıyordum. Ardı ardına gelen maillerde, benim projeme dair tek bir kelime bile yazılmıyordu. Sonuçta öğrendim ki, Kulturhuset’in outside projelere yönelik bir hedefi ve ödeneği yoktu. Kabul edilmedi. Dönüp Tensta Konsthall’e yolladım. Aynı sanı ve iyiniyetle… Benim için orası hala bir göçmen mahallesi çağdaş sanat merkeziydi ve ne iyi ki öyleydi. İlginç bulsalar da onlar da kabul etmediler. Gereken desteği örgütleyebileceklerine emin olmadıkları için.

Öğrenciliğim devam etti. Yazın Türkiye’ye gittim, geldim ailemle birlikte. İyi ki… İyi geldi. Döner dönmez, yapmayı çok istediğim büyük bir resme başladım ve bitirdim: “My hero from 9/11”. Gitmedi o. Bende hâlâ…

Yapımı uzundur süren ve daha bitiremediğim, neredeyse lanetli olduğuna inandığım web sitesi için çalıştım. O sürece hız kazandırmaya çalıştım. Girmem gereken bilgileri girmeye devam ettim.

Türkiye’deki bir yayıneviyle, yayınlanmış olanı takip edecek olan, dosyaları hazır iki şiir kitabımın yayını için yazışmaya başladım. Gelecek yıl yayınlanmasını sağlamaya çalışacağım.

Bu süreçte aynı zamanda, sanatçı desteği veren vakıfların, kamu örgütlenmelerinin olanaklarını inceledim, başvurmaya karar verdim birkaçına. Atölye sırasına girdim. Yolladığım portfolyo yetmişti. Hemen kabul ettiler. Çok yakın bir zaman önce, bir atölye de çıktı oradan ama benim için çok büyük ve pahalı bir atölyeydi. Halen sıradayım.

Atölye desteği için başvurdum. “Reflex” isimli projeme destek bulmak için başvurdum. Daha önce gelir gelmez, yüzümü kentime dönüp, Bienal’e sunduğumu” söylediğim “Odalar” isimli projeme destek için başvurdum. Tüm bu anlattığım gözlem ve düşüncelerimin toplamından, resim ağırlıklı ve “Lagom” isminde bir sergi projesi gelişti. Ona destek bulmak için başvurdum. Kenti ülkemde ve burada, yolumu açmak için, bir yerlere destek olmak için birkaç grafik tasarım yaptım.

Bu başvurularımın birçoğunun cevabı çok kısa bir zamanda gelecek. Gelecek olan cevapla birlikte, aslında önümüzdeki dönemde ne ölçüde yaratıma zaman ayırabileceğimi öğrenmiş olacağım. Eğer başvurularım reddedilirse, önümüzdeki dönemde daha az yaratıma zaman ayırabileceğim. Çalışmak, belki tasarım ağırlıklı, belki de şimdiye değin yapmadığım bir işte çalışmak ve aileme destek olmak için yoğunlaşacağım. Başvurularım kabul edilirse de, o desteklerin sayesinde, yararak, temel eksenimi orada tutarak kalabilecek ve yaşayabileceğim.

Çocuklarımı çok seviyorum. Karımı çok seviyorum. Bu ülkeyi giderek daha çok sevmeye başladım.

Kulturhuset’le yazışmamın, buraya gelmeden önce, ben İstanbul’dayken başlamasının nedeni olan bir yaratımım vardı. Ekim 2004’te, “oturma ve çalışma izni” başvurumu kabul edildiği bana iletildiğinde, ondan iki ay önce onlara sunduğum bir sanat nesnesine bakarak karar vermişlerdi. Elbette ki “görüşme” de yapılmıştı ama ben o görüşmeye onu da götürmüş, Migrationsverket’e sunmuştum. “Hakan Akçura’nın aşkına ve kimliğine dair” adını taşıyan bir sanat nesnesiydi. Tanıştığım ilk günden o yana, gelmeme neden olan ilişkimin, evliliğimin belgeleri, her aşamasının fotoğrafları, ekran resimleri (screen printleri), ardından da benim yaratıcı özgeçmişim, basılı kataloglarımın sayfaları, hakkimda yazılan eleştirilerin, yapılan röportajların küpürleri, sanatımı ve ismimi içeren web sayfalarının çıkışını kapsayan bir kitaptı. Fotoğraf sanatçısı arkadaşım Fırat Erez de, kitabın her sayfasını çevirişimin üstten fotoğrafını çekmişti. O fotoğraflardan oluşan toplamı ise ben başvurumun cevabını beklerken, bir dia gösterisi, belki de her biri dijital baskıyla sergilenecek daha genişçe bir sergi olması için sunmuştum Kulturhuset’e. Adı “Oturma ve çalışma izni için” olan bir projeyle… O kadar kısa bir zamanda sergileme olanağını bulamayacaklarını ileterek, teşekkür ederek, reddetmişlerdi.

O günden bugüne, tüm bu akan süreçle birlikte istenirse onun gibi 4 sanat kitabı oluşturulmak istenirse oluşturulabilir. Yoğun aktı zaman. Yoğun aktı hayat.

Bir çocuğum yuvada, bir çocuğum ilkokulda. Bir hafta bizde, bir hafta babalarındalar. Babaları çok iyi arkadaşım. Okulumdan, eşimin çevresinden, akan hayatın içinden, giderek, artarak, yavaş yavaş arkadaşlıklar, dostluklar edinmeye başlıyorum. Bunların bir kısmı isveçli. Zeki ve çok yaratıcı, çok cesur gençlerle tanıştım. Gerek bu kentin içindeki grafiti kültürünü, yalnızlıklarıyla değil de, ışıkla, gölgeyle, başka nesneler ve insanlarla nasıl bir toplam içinde varolduğunu belgelemeye çalıştığım zamanlarda, gerekse çok daha sonraki aylarda tanıştım onlarla…

Çok sevdiğim öğretmenlerim oldu. 43 yaşında bir dili öğrenmeye, bu yaşta öğrenciliğe başlamak sıkı işmiş. Bunu öğretti geçtiğimiz yıl bana. Bu dili çok sevemedim ama o en sevmediğim ilk zamanlardan, bazen hoşuma giden bu zamanlara kadar bir şeyler değiştiyse, bundan sonra da değişir, diye bakıyorum bu meseleye. Hatta, başta en temel neden olarak, çocuklarımla akacak olan iletişimim adına öğrenmek istediğim bu dil, artık belki de yazdıklarımı yayınlatabileceğim, bunu isteyeceğim bir dil olabilir mi diye düşünmüyor değilim. Bunu düşünebilecek kadar sevdiğim bir dil oldu.

Doğasını çok sevdim bu ülkenin. Akan günlük hayat içinde çocuğa verilen önceliği çok sevdim. İnsanların hayvanlara, doğaya saygısını çok sevdim. Gökyüzünü çok sevdim. Ama mesela ilk öğrendiğim bilgilerden birisi de bu aktardıklarıma çok karşıt bir bilgiydi. Bu kadar fazla sayıda genç insanın, neredeyse ortak bir karar almışlarcasına, yaşlılara karşı bu kadar sert, bu kadar hoşgörüsüz davrandıkları bir başka ülke görmedim ben. Yaşaması gerekmeyen, orada olması gerekmeyen insanlar olarak bakılıyor onlara. Ya da sanki, diğerleri çalışırken, o parayı yiyen insanlar olarak bakılıyor yaşlılara bazen. Çok sertti gençler.

Buralardan bakmaya başlayınca, “yalnızlığa” ulaşılıyor. Bu kadar fazla sayıda, bu kadar derin bir yalnızlığı tek tek ama birlikte yaşayan insanın varolduğu böylesi bir ülke, tasavvur edebileceğim bir şey değildi. Tabii bu yalnızlığın kökeninde, -bu kente daha sonraları gelmiş de olsalar- belki de bundan yüz yıl önce, birbirinden 2 km. uzaklıktaki evlerde, seyrek, dağınık, yalnız yaşayan isveç köylülüğünün, o derin, ona özel derin yalnızlığının güçlü etkisi de vardır.

Ama herhalde, özellikle bir günü hiç unutamayacağım. O günkü, ilginç bir şeyi gözlermiş gibi başlayan, çok derin bir eğitimdi benim için:

Metroyla, vagonda birçok has isveçli ve birkaç göçmen çocuğun olduğu, merkezden çevreye, onların semtine doğru yaptığımız bir yolculuktu. Çocuklar kendi aralarında hoş, sakin sakin konuşurlar ve tüm diğer has isveçlilerle birlikte ben, sakin sakin etrafımıza bakarken… O gençlere nasıl bakılması gerektiğine dair bilinen ve gizli yasaları olan bir iç dilin tüm has isveçlilerde aktığı bir an, o gençlerden biri hızla vagonun camına “güm” diye bir tokat attı. Vagondaki tüm insanlar, yerlerinden kalktı ve oturdu. Şok oldular. Çocuklarsa hemen dönüp o sakin konuşmalarına devam ettiler. Sanki hiç bakmıyorlardı çevrelerindeki kişilere. İç homurtularıyla geçen üç dört dakikalık bir hoşnutsuzluk sürecinden sonra, ortam hafif sakinlemişken, bu sefer bir başka göçmen çocuk, diğerinden daha hızlı davranarak, cama yeniden bir tokat vurdu. O zaman anlamaya başlıyorsunuz olup biteni. Yanı sıra akan, hızla giden treni yakalama oyunu bu. Oyunun kuralı buydu: Hangisi önce yakalayacak, hangisi önce tokatlayacaktı yan yana geçerken ikisi? Basit bir oyun. Ama keyfini, zenginliğini daha çok, çocuklar bu oyunu oynarken şaşıran has isveçlilerin tepkilerinden alan, hazzını onunla biriktiren bir oyun. Kim kimle neyi konuşuyor? Kim kime neyi söylemek istiyor bu oyunla, bu oyunun tanıklığıyla? Aslında ne kadar fazla şey söyleniyor!

Nasıl bir haller, jestler, mimikler, hazır cümleler, hazır kelimeler toplamıysa “lagom”, aynı zamanda ne yazık ki, göçmen çocukların gözünde böylesine bir tepkiyi hak eden, bir gizli ırkçılığın da büyümeye başlayabildiği bir iç dili kapsıyor. Ne yazık ki! Hiçbiri bunu bilmiyor ve böyle yaşamıyor. Bu ülkenin insanları, derin bir uygarlık bilgisi ile kendilerini eşitlikten ve adaletten yana ne kadar uygar bir topluluk olduğunu biliyorlar. O insanların hala İsveçli sayılmadığı, hala o insanların birer “invandrare” olduğu, hep öyle kalacakları, yürüyerek girdikleri bu ülkeye yürüyerek girmeyi hep sürdürecekleri… Ne zaman bu toplumun kendisi, herkesin gözünde yeni İsveç’in kendisi olacak? Çok olası. Hiç olmayası! Çok olanaksız! Değil! Dünya akıyor gümbür gümbür. Göç her yerden her yere… Ama fark şu ki, göç genelde, savaşları, acıyı, ölümü, katliamları, işkenceyi, zoru, daha farkı bir ateşlilikle mücadeleyi tarihinde yaşamış yerlerdeki insanların, buna benzer şeyleri yaşamış yerlere göçüyken, buradaki değil. Hemen hemen bunların hiçbirinin yaşanmadığı bir tarihe sahip, tek kahramanlık öykülerini bulabilmek için vikinglere kadar gidilmsi gereken, ne iyi ki yakınlarda savaş, yoksulluk görmemiş, ne iyi ki çok derin acılar, işkenceler görmemiş, ağıtlar duymamış bir ülkeye göç.

Bilmiyorum. Bir yıldır bu ülkede yaşayan bir sanatçının gözlemleri bunlar. buradan okuyabilirsiniz beni, buradan bilebilirsiniz bugün nerede olduğumu, yarın ne yapacağımı, yaratımımı nereden akıtacağımı, ne düşüneceğimi, nasıl kalacağımı, nasıl yaşayacağımı, günün birinde vatandaş olup olmamayı nasıl düşüneceğimi…

Ben “geçiyorum”! Dahloldum mu buraya? Hayır. Ama “oraya” ait miyim? Hayır. Kimler gibi? Şimdiden, bütün göçmenler gibi… Onlar da buraya ait olamıyorlar.

Üçüncü kuşak şimdi burada. Burada doğanlar. Başka hiçbir ülkesi olmayanlar. Hiçbir yerden “yürüyerek gelmeyenler”. Ama onlar da kendilerini isveçli hissetmiyorlar. Hissettirilmiyorlar. İsimleriyle, tanımlarıyla, birer “invandrare” olmaklıklarıyla… Ama onların başka ülkeleri yok ki! Benim var. Azalacak mı? Bilmiyorum. Artacak mı? Bilmiyorum. Ama “geçiyorum” buraya. Benim var, ama bundan bir yıl önceki kadar yok!

Acımasız bir dünyada yaşıyoruz. Acımasız bir dünyanın içinde bence çok şeyin daha şanslı bir biçimde akabildiği, akabileceği bir ülke burası. Bu şansın içinde, bu şansın olması için belki de, birleşmesi gereken bu toplamın kendisine gözünü dikmiş bir sanatçıyım. Buradan yaratmak istiyorum.

Eğer akan ilişkim, aile yaşamım, çocuklarımla ilişkim, soracağınız soruların konusu olacaksa, bu soruları yuvadaki, okuldaki insanlara sorun, komşularıma sorun. Hissediyorum ki, daha doğru cevaplar alırsınız.

Ve ben yazın gideceğim. Ailemle birlikte Türkiye’ye gideceğim. Çok özlediklerim var. Güneşi özledim. Hayatım boyunca görmediğim sayıda gökkuşağını gördüğüm için çok sevindiğim bu olağanüstü gökyüzünde güneş çok seyrek görünüyor. Herkes biliyor bunu.

Ama yine de Ege’den gelmiş, İstanbul’dan gelmiş bir insan, bunu çok derinden hissediyor. Mavi denizi, gerçekten mavi olan denizi çok özledim.

Çıkarken gümrüğümde, pasaportumda bu ülkede “oturma ve çalışma iznim” olup olmadığına bakacaklar. O yüzden, dönemem diye çıkamıyorum. Çıkamamaktan korkuyorum. Eminim ki benimle birlikte bekleyen kaç tane insan varsa, hepsi ayrı ayrı benzer gerekçelere sahiptir. Bilmiyorum kaç tanesi, sırasının öne alınması için belki de bir neden uydurmak zorunda kaldı. Memleketinde “birilerini öldürdü” ya da “hasta yaptı.” Sıraları o yüzden öne alındı ya da alınamadı.

Ama ben sadece bu istemimi anlatıyorum. “Seyahat özgürlüğümü istiyorum ben! bu haksızlık için ben hiçbir şey yapmadım. Benle birlikte bekleyen insanların hiçbiri de bir şey yapmadı,” diyebilecek bir yerden konuşuyorum. Yardım olsun diye yaptım bu kaydı. Size yollayacağım ya da sizin bunu görmenizi sağlayacağım. Umarım hızlanır süreç. Umarım işe yarar.

Her şeyin nedeni bu.

Bu sanat etkinliğinin nedeni bu.

Ben buradayım.”