"Beş kaknüs" / Newroz pîroz be!

9 Mart 2013 günü 2. İstanbul Trienali’nden aldığım “temaya ilişkin bir eser üretme” çağrısı, yıllardır dönüp dönüp baktığım beş fotografı nasıl bir biçime taşıyıp da sizlere göstermek istediğime dair o kadim sorumun cevabını bana verdi. Sağolsunlar.

18 Mart 2013 günü de bu cevabımın 2. İstanbul Trienali’nde ne yazık ki sergilenemeyeceğini öğrendim.

Bir gün İstanbul ya da Diyarbakır duvarlarında sergilemek üzere yüzümü sizlere şimdilik buradan döndüm.

Aşağıdaki “Beş kaknüs” tam 31 yılın ardından, insanlık tarihinin en kara, lanetli çukurlarından biri olan Diyarbakır Cezaevi’nden, bugüne, tüm saygımla, 2013 yılının newrozuna taşıdığım selamımdır: Newroz pîroz be!


1. 

“Vatanı Hindistan olan kaknüsün güzellikte eşi benzeri yoktur. Ney’e benzeyen uzun ve kuvvetli gagasında yüze yakın delik vardır. Her delikten farklı bir ses çıkar ve çıkan her ses, başka bir nağmenin ifadesidir. Kaknüs öttüğü zaman, diğer bütün kuşlar susar. Onun sesinin güzelliği hepsinin aklını başından alır. Ömrü bin yıla yakın olan kaknüse öleceği vakit hissettirilir. Kuş, ölüm vakti yaklaştığında topladığı çalı çırpının ortasına geçer ve çeşitli nağmelerle feryada başlar. Gagasındaki her delikten ruhunun bir tarafına ait farklı bir nağme çıkar. Ölüm korkusundan hazan yaprağı gibi titrer. Yakıcı feryatlar, âdeta gönüllerden kan damlatır. Kaknüs nihayet bir nefeslik ömrü kaldığı an kanatlarını şiddetle çırpar ve kanatlarından çıkan kıvılcımla alev alır. Çıkan ateş, kuşun çevresindeki çalı çırpıyı da tutuşturur ve nihayetinde kuş tamamıyla yanar. Hiç ateş kalmadığı bir anda kaknüsün külünden başka bir kaknüs yaratılır.”

Ferîdüddîn-i Attâr
Mantık-ut Tayr’dan

2.

“1995 yılında 68’liler Vakfı’nda çalışırken bir adam geldi. Düzgün giyimli, kısa kesim saçlı ve orta boylu birisiydi. Koltuğunun altında siyah bir çantası vardı.

İçeriye girerken ürkekti ve her halinden tedirgin olduğu belli oluyordu.

Onu çalışma odama buyur ettim. Çay söyledim. Adını sordum. Kısa bir tereddütten sonra kaçamak bir şekilde sadece adını söyledi. Soyadını söylemekten kaçındı.

Vakfın kuruluşu ve faaliyetleri hakkında birkaç sorunun ardından, benim hangi cezaevlerinde kaldığımı ve cezaevinde kaç yıl yattığımı filan sordu.

Ona vakfın kuruluş amacını ve projelerimizi anlattım.

O zamanki projelerimizden en önemlisi, devrimci mücadelenin yakın geçmişi için ‘Sözlü tarih’ ve siyasal faaliyetlerle ilgili ‘Bilgi ve belge toplama’ idi.

Bu bağlamda o sıralar gazeteci Ergin Konuksever’in özel arşivindeki özgün resimlerden oluşan ‘68 Fotoğrafları Sergisi’ açmıştık. Bu sergi devrimci ve demokrat kamuoyunda ilgiyle karşılanmıştı.

Misafirim 10-15 dakika kadar süren sohbetin ardından, memnuniyetini ifade ederek ayağa kalktı ve kapıya doğru yöneldi.

Vakfa karşı gösterdiği ilgiden dolayı kendisine teşekkür ederek ona kapıya kadar eşlik ettim.

Tam kapıdan çıkarken çantasını açtı ve içinden bir zarf çıkararak ‘Bunu size getirdim. İçinde Diyarbakır Cezaevinde kendini yakanların fotoğrafları var’ dedi.

Zarfı alıp heyecanla açmak istedim. Adam ‘Lütfen sonra açın’ dedi ve asansörü kullanmadan hızla merdivenlerden inip gitti.

Hemen odama döndüm ve zarfı elimle yoklayarak içinde gerçekten resim olup olmadığını kontrol ettim. Daha çok resmi dairelerde kullanılan sarı küçük zarfı hemen açtım.

Zarfın içinde yarım pelür kağıda sarılmış 5 adet yanmış insan fotoğrafı vardı. Resmin birinin arkasında da ‘Diyarbakır Cezaevi’nde kendilerini yakanların resimleri’ diye yazıyordu.

Siyah beyaz olarak çekilmiş ve 9×12.5 cm. ebadında tabedilmiş olan bu resimleri bir fotoğraf sanatçısı arkadaşıma gösterdim.

Arkadaşım fotoğrafları inceledikten sonra, bunların aynı makine ile çekildiğini ve aynı kağıtlara tabedildiğini, ancak 4 tanesinin aynı zaman ve mekanda çekildiğini, bir tanesinin ise farklı bir zaman ve mekanda çekilmiş olduğunu söylemişti.

Gerçekten de fotoğraflardan 4 tanesi cezaevinde veya morgda sedyede çekilmiş gibi görünüyordu. Beşinci fotoğraf ise diğerlerinden biraz farklıydı.

Bu fotoğraf çarşaf ve battaniye/kilim benzeri bir şeylerin içine sarılmıştı. Bu cesetteki kişinin yüz kemiklerinin görünmesinden esas olarak kafatasının yandığı anlaşılıyordu.

Tanıdığım birkaç Kürt devrimci arkadaşla konuştuktan sonra bu resimlerin 1982 yılında Diyarbakır Cezaevi’nde kendilerini yakan 5 PKK’liye ait olduğuna karar verdik.

Fotoğraflardan [ilki] 21 Mart 1982′de kendisini Newroz ateşi gibi yakan Mazlum Doğan’a, diğer 4 resim ise 18 Mayıs 1982′de kendilerini yakan Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Önen ve Mahmut Zengin’e aitti.”

Şaban İba
(İnternette yeralan “Sol Diyalog” grubunda yayınlanan mesajından)




Reklamlar