"Ben bu haritayı yenilemeyeceğim. Aslında “Bitti!” demekten kaçıyorum."


Halil Emrah Macit, Mühim Hadiseler Enstitüsü

Hakan Akçura, Stockholm, İstanbul ve Ankara’daki birçok karşı-sanat çalışmalarında yer almış, bu çalışmaları takip eden ve politik olarak her mühim hadiseye karşı tepkisini koyan çok yönlü ve renkli biri. Kendisini ilk tanımaya başladığım yıllardan bu yana çalışmalarını ve etkinliklerini takip ettiğim ve özel bir bağ kurduğum biri. İsveç’te yaşıyor, ara sıra Türkiye’ye de geliyor. Hatırı sayılır bir çevresi var Ankara ve İstanbul’da. Kendisiyle geçmiş çalışmalarından günümüze uzanan güzel bir sohbet gerçekleştirdik.
Sizi ilk defa “Allah korkusu” sergisi ve bir çalışmanız tarafından savcılığa çağrılmanız ile tanıdık. Daha sonra bunu Ulus Baker ve arkadaşlarının kurduğu topluluk olan Körotonomedya’daki “Şahmeran: Ceylan’dan bize kalan” adlı çalışmanız takip etti.

“Allah korkusu” sergi süreci, bugünden baktığımda, Türkiye’de pek dokunulası olmayan bir tabuya istediğimce müdahale edebilmemi sağlayan süreçtir.Murat Belge’nin kullandığı “Kemalizm bir ibadet biçimidir” cümlesi ile İslam’ın peygamberin suretini silen geleneğini Mustafa Kemal’in en bilinen imgesine taşımaktı yaptığım. Belki de hızla yapıp Radikal’de yayınlatabildiğim savunmamla püskürttüğüm, sonuçlanmayan bir soruşturmanın açılmasına da neden oldu; savcılığa çağrılmadım yani… Ardından, yaşantımda hiç almadığım kadar nefret ve tehdit mektubu aldım, öte yandan. Hemen hepsi de kemalistlerden.Aynı işi daha sonra Stockholm’de sergiledim ve bu kez yanı sıra, adında, içeriğinde “Atatürk” kelimesi geçen tüm yasa, tüzük ve yönetmelikleri de İsveççe’ye çevirtip sergiledim. Sadece “varlığım Türk varlığına armağan olsun” cümlesinin yarattığı algılanma, anlaşılma, kavranma zorluğu bile belgelenmeye değerdi.

Şahmeran ile Ceylan arasındaki ilişkiyi biraz açabilir miyiz? Taraf’ta mı yayınlanmıştı?



Hayır, hiçbir gazetede yayınlanmadı. -Taraf, yazarları eliyle, başta “Gerçekler Bilinsin Yeter” olmak üzere benimle işlerim hakkında sıkça yazışan ama neredeyse “bana dair tek kelime yayınlamama yemini” olan bir gazete. Şeytanın bacağını sanırım yakında kıracağız.- Ama o işim Ceylan’ın katlini izleyen birçok gösteride döviz olarak kullanıldı. Basılıp duvarlara asıldı.

Başta şahmeran ile Ceylan Önkol bağlantısını anlamak zor oluyor. Nasıl bir bağlantı kurdunuz?

Şahmeran Efsanesi’nden. Çok versiyonu olmasına rağmen temelde bir güven ve şifa efsanesidir. Metaforik olarak Ceylan’ı Şahmeran kılmak, en önce gözleri sayesinde çok hızla karar verdiğim bir şey oldu. Kendi ölümünün -savaşın ve getirdiklerinin- takipçisi olduğu kadar, şifanın -barışın- da yolunu açan, yüzyılların güçlü imgesi olarak taşımak istedim yarına Ceylan’ı. “Bize güvenip güvenemeyeceğini hiç bilemeyeceği” bir Şahmeran’dı aslında ardından kalan.Efsanelerinde güven ve şifa sarmalı nasıl yolalır, onu merak eden öğrenecek tabii bu arada.

Aslında “militarizm” öncelikli olmak üzere her türlü mühim hadiseye karşı bir sanatçı olarak tepkinizi ortaya koyuyorsunuz takip ettiğimiz kadarıyla. Güncel sanat algısını da düşünerek soruyorum, maddi bir karşılığı olmayan bu karşı-sanat çalışmalarıyla da günümüz sanat algısının çok dışında işler yapmak çok az sayıda kişinin gündemini oluşturuyor. Bir ayağınız Stockholm’de, bir ayağınız İstanbul ve Ankara’da… Hem politik aktivizm hem bu karşı-sanat çalışmaları bir arada çok zor olmuyor mu?



Oluyor da olmazsa da olmuyor.

 (Gülücük)

Mesela bir haftadır dördüncü kez yenilemek için seçtiğim zamanlamayı kaçırmamak için koştura koştura kısa ismiyle “Türkiye linç haritası”nı üretir ve yaygınlaştırırken, yanı sıra yaptığım ve yapmak zorunda olduğum günlük işlerimi saysam bana inanamazsın.

Geçim derdi çoğumuzun derdi. Uzundur, bunun yolunu zaten sanat dışında aramak ve bulmaya alıştım. Ama özellikle İsveç’te geçen son sekiz yılım, ne kadar “oralı” ne kadar “buralı” olduğumu uzun süre ister istemez sorun kıldığım yıllardı. Gözlerimin Türkiye’ye, İsveç’ten çok daha açık olduğu uzun bir dönem geçirdim. Türkiye’de bir hafta içinde yaşanabilen sosyal, politik çalkalanma İsveç’in bir yılına yeter. Bu yoğunluk, hem çok müdahale edilesi, hem de müdahalenin olumlu bir sonucunu hiç kolay alamayacağın bir yoğunluk. Bu durum ise insanı, daha arı, net, güçlü, özgün işler üretmeye doğru zorluyor. Bu iç hesaplaşma ve nitelik derdi ile neredeyse ilk gençlik yıllarımın tezcanlılığının iç içe geçtiği sıkışmış zamanları seviyorum.

Ola ki yaptıklarımdan geri dönüş söz konusuysa, mesela birileri hakkında ya da bana yazarsa, birileri yaptığımı döviz olarak kullanır ve ben de bunun videosuna rastlarsam keyfim bayağı yerine geliyor.

Ben birkaç üretim sürecinde çok zehirlenmekten kurtulamadım. Kendimi koruyamadım. Sonuçsuz kalan “Nefret tünelinde aşk” çağrım, “Türk Irkçılığı ile Yüzleşme Yazıtı” ve “Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası”, böylesi çalışmalar.



Evet, 2010’da BirGün Gazetesi için üretmiştiniz bu haritayı. Türkiye Linç Haritası… Medyada buna ilgi gösteren isimler oldu ve o zamanlar sosyal medyada da epey paylaşıldığını hatırlıyorum. Sanırım sürekli güncellediğiniz bir “utanç haritası” da aynı zamanda. Biraz ondan bahsedelim istiyorum. Nasıl başladı ve nasıl devam etti?

Haritalar için tıklayınız…

Birgün Gazetesi, Ali Şimşek aracılığıyla onlara üretmemi istediğinde, kabul edip ardı ardına dört iş ürettim. İlki bu haritaydı. Coşkuyla karşıladılar, haritayı merkeze, kapağa taşıdıkları bir “Linç özel sayısı” yapmalarının nedeni oldum.

Bu harita ve ikinci sanat işim “Hrant: Üç çift gözbebeği”nin ardından gelen iki işimi ise sansürleyip yayınlamadılar: “Albayrak” ve “Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”.

Hrant’ın katli öncesinde başlayan ırkçı, milliyetçi günlük nefret söylemindeki artış kadar bu haritayı üretmezden önceki aylarda sayısı, sıklığı hızla artan linç kalkışmaları da kaygıyla izlediğim, umurum olan konulardı. Araştırmaya başladım internet üzerinden, linçleri ve kalkışmaları… Ortaya çıkan resim çok ürkütücüydü. Bu kez benzeri taramaların, araştırmaların yapılıp yapılmadığına göz attım. Pek bir şey bulamadım. Elimdeki bütünü “bir şey”e dönüştürmek istediğimde, linç girişimleri sıklığında açık arayla önde olan İstanbul, Sakarya, Trabzon ve İzmir’in ardından gelen illeri sıralamaya, sınıflandırmaya başladım ve harita fikri doğdu. TSK Harita Genel Komutanlığı’nın’ın ürettiği “Mülki idare birimleri haritası”nı buldum, bayrağımız zaten akan, akıtılmak istenen kanın rengindeydi, başladım boyamaya…

Baştaki etkisi, bana geri dönüşü ummadığım kadar iyiydi. Sonraları, aslında bu kalkışmaların ardındaki Ergenekon ve diğer derin devlet yapılanmalarının rolü ortaya çıktıkça, hiç kanıksanmayası bir şeyler, azalsa da devam eden bu linç kalkışmaları sanki kanıksanıyor gibi geldi bana ve bunu hissettiğim her uğrakta yeniledim haritaları.

Peki, haritanın geldiği son durum nedir ve bize neyi gösteriyor? Mesela son Sinop ve Samsun olayları da dahil edildi mi?

Edildi tabii. O iki kalkışma aslında son yenilememin nedeniydi de…Her haritayı diğerinin üzerine ekleyip üretirken, hırsızlık, taciz zanlılarına yönelik saldırıların da hızla arttığını gördüm mesela. Irkçı, milliyetçi, etnik ve homofobik nefret kökenli girişimlere onları eklemek konusunda ikircimim olmadı. Linç psikolojisinin kaynağının çok birbirine dönüşür nitelikte olduğunu düşünüyorum. Kendi ahlaksal önyargılarıyla ya da suça yönelik kalkışmaları gerçekleştirenler, rahatlıkla sonraki gün etnik, ya da siyasi mesela Kürtlere ya da binalarına yönelik kalkışmaları da gerçekleştirebilecek insanlar… Masum ya da nedeni birbirine dönüşemeyecek bir linç kültürü olduğuna inanmıyorum bu ülkede. Ki zaten ırkçı, milliyetçi, etnik ve homofobik nefret kökenli girişimler sıklığını hiç bir zaman yitirmedi de…Sinop ve Samsun kalkışmaları yeni bir dalganın, üstelik korkulası bir nitelikte kabardığını gösteriyordu.Hiçbirimiz, eski günlerin karanlık linç kitle önderlerinin ne kadarının hala görevi başında olduğunu bilemiyoruz. Özel Harp Dairesi’nin kirli çarşafları -ne iyi ve şaşırtıcı ki Genelkurmay sayesinde- bugünlerde ortalığa dökülürken, korkutucu yaygınlıkta bir yapıdan bahsedebileceğimizi de öğrendik.Bence HDK vekillerinin bu yolculuğa çıkma zamanlaması yanlıştı. Herhalde iyi niyetlidirler. Herhalde olası gelişmelerle barış yolunda atılacak adımlarda daha çok söz ve karar sahibi olmak istemek gibi kendi canları pahasına istedikleri küçük hesapları yoktu. Ama Trabzon’a gitmediklerine çok sevindim.


Bu linç kültürünün en büyük örneği bir utanç lekesi olarak duruyor ortada, Sivas, Madımak olayları… Bu linç kültürünü din, kültür veya milliyetçilik gibi kalıplara sokmak mümkün olmadığı gibi nereden beslendiğini de belirlemek zor. Sosyolojik araştırma konusu da olan bu linç kültürü nereden besleniyor?


İnsan -hayvan- doğasının en derin, en ilkel güdülerinden, erkek egemen kültürün köle ruhlu şiddetinden, o güdüleri aşamayan cahillikten, bir cahillik ve kolaycılık ibadeti olan milliyetçilik ve ırkçılıktan, bazen de yanısıra dinsel bağnazlıktan besleniyor.”Sosyolojik araştırma konusu da olan” dedin de aklıma geldi: En şaşırdığım tepkiyi bir akademisyenden aldım ben.

Kim?



“İnsan Hakları Hukuku Problemi olarak Hukuk-Dışı bir Yargılama: Linç ve Türkiye’de Etkileri” adlı hukuk-sosyoloji tezi sahibi bir akademisyen listemin taraflı ve eksik olduğunu yazarak ekledi: “Benim de tarafı olduğum “insan hakları aktivizmi” adına gerçekleri (aynı Murat Paker’in ve TİHV’in de yaptığı gibi) çarpıtmamanızı rica ediyorum.
”İsterseniz elimdeki grafikli istatistiki belgeleri (açık bir mail adresi verdiğiniz takdirde) gönderebilirim.”

Cevabım şu oldu:
”Ne diyeyim, eksikliklerimin tamamlanmasına çok sevinirim. Bunu haritanın altında da zaten diliyorum, okumuş olmalısınız.
 Ama “taraflı” derken, neyi kastettiğinizi hiç anlamadım.
 Açıklamanızı ve listeyi bekliyorum.”
 Ne açıklama geldi, ne liste… Hala bekliyorum. Bu bir açık çağrı olsun.

Ben bu haritayı yenilemeyeceğim. Aslında “Bitti!” demekten kaçıyorum. Her haritada ister istemez her haberi arar, bulur, okurken, her videoyu izlerken çok zehirleniyorum, yoruluyorum. Ama nedenim aynı zamanda, bu eylemimden bir tılsım çıkarma çabası. Tam da bu yeni ve çok önemsediğim barış süreci bizi nefret söyleminin hızla azalacağıi linç kalkışmalarının sönümleneceği bir yere taşısın istiyorum. Yok taşımazsa da “ben artık yokum!” diyorum. “Bitecekse” bir başkası bunu ilan etsin.

Mesela son haritayı hazırlarken 2009 tarihli bir habere çok takıldım.



 Bu çok yaygınlaşan haber, “Iğdır’da Demokratik Toplum Partisi DTP’nin kapatılmasıyla BDP’ye geçmek isteyen partililer için düzenlenen törende sivil polisler linç edilmek istendi,” diyordu. 



Iğdır şimdiye kadar “kızarmayan, kana bulanmayan” nadir kentlerden biri haritada. 



Ben linç teşebbüslerini tararken, az rastlasam da Kürdistan’da olan kalkışmaları da haritaya eklemekten hiç geri durmadım.

Sonuçta bir hafta boyunca döne döne bu Iğdır haberinin videosunu izledim. İçim yorgun düşesiye… Karar verdim ki, bu bir linç kalkışması değil, tam tersine saygın, etkili kitle önderlerinin, bir gösteriyi filme çeken iki sivil polise yönelik belki de haklı öfkenin, bir toplu öfkeye yol açmasını, linç girişimine dönüşmesini nasıl hızla, hemen, etkili bir biçimde engelleyebileceğini gösteren bir olay!

Son olarak, “Savaş karşıtları” olarak başlatılan kampanya ve barış yürüyüşü çerçevesinde Halil Savda’nın her platformda destekçisi oldunuz seslerini duyurmalarına yardımcı oldunuz. sanırım Halil Savda’nın mücadelesinde ilk zamanlarından beri yanındasınız. Neler deneyimlediniz?

Halil Savda’nın mücadelesi, hem nalına hem mıhına, arı, basit, haklı söylemiyle, ülkemizdeki savaştan beslenen kimseye prim vermeyen duruşu ile çok özel bir yere sahip bende…



Barış Yürüyüşü’nün ardından, tümüyle tesadüfle Beyoğlu’nda karşılaştık, bir akşamı paylaştık. Son İstanbul yolculuğumun hediyesi oldu bana.

Anti-militarist pasifist, sivil itaatsizlik eylemleri, adı şaşaayla anılan, şiddet, silahla ya çok içten, ya tapınarak ilişki kuran birçok eylemden çok daha derin, güçlü, anlamlı iz bıraktı bu yerkürede…



Kuramsal olarak anarşizmle, pasifist siyasal etkinliğin arasında düşünen, yolalan bir insanım.

Halil Savda, attığı her adımla, her eylem kararıyla ilgimi çekti ve en son “Barış Yürüyüşü” ile beni kendinden kıldı. Çok gitmek, katılmak istedim ona ama beceremedim bunu. Biliyorsunuzdur, ona yazdığım ve yaygınlaştırdım mektuplar (1, 2, 3) ve eylemin etki alanını genişletmek için yaptığım tasarımlarla, sanat ve kültür insanlarına imzalarına açtığım dayanışma kampanyasıyla destek olabildim sadece.

Bazı olaylar, durumlar, neyin ne olduğuna dair çok açık, net sorular sordurur insana. Onu sağlıyor Halil. Zihni berraklaştırıyor: Barış sürecini Karadeniz’e anlatmak için o kadar istekli olan HDK vekillerinden, BDP liderlerinden neden biri bile “Barış Yürüyüşü”nü destekleyen, ona dikkat çeken, binleri, on binleri, isterse yüz binleri desteğe çağıran tek bir cümle bile kurmadı?

Bağımsızlığın, yalınkatlığın, temizliğin, haklılığın bedeli ya da kazancı da bu.

Bence geleceğin barışı, Kürt ulusal demokrasi ve özgürlüğünün yarını bu “Barış Yürüyüşü”nü, en az her köyde Halil’in ayağına kına yakan Kürt köylü kadınları kadar sıkça ve iyi hatırlamazsa eksik kalır, bunu bilir, bunu söylerim.

Reklamlar

Dikilmesi mümkün "İzmirli ırkçılar" heykel tasarımı


(Olay aşağıda anlatılıyor. Ama yayınlanan bir tek fotograf bile daha iyi göstermiyor mu olan her şeyi aslında…)

BASINA VE KAMUOYUNA

İzmir’de bugün, 22 Kasım 2009 günü, Demokratik Toplum Partisi konvoyuna ve parti yöneticilerine taş ve sopalarla vahim bir saldırı düzenlendi. Olayı yaşayanların anlatımlarına göre Hatay Caddesi boyunca evlerin balkonlarında taşlar biriktirildiği ve bu taşların konvoya atıldığı, trafik polislerinin konvoyun önünü kesmesi ile zaten cadde kenarında konvoyun geçişini beklemekte olan insanların, duran araçlara linç etmek üzere taş ve sopalarla saldırıda bulunmasıyla olaylar başladı.

Yine olayı yaşayanların ve tanık olanların anlatımlarına göre; saldırganların çoğunluğu ‘kurt işareti’ yapmakta ve konvoydakilere yönelik olarak hakaret içeren sloganlar atmaktaydılar. Olay sırasında çok sayıda insan yaralandı ve araçlar zarar gördü.

Olay yerinde bulunan güvenlik güçlerinin saldırgan gruba etkili biçimde müdahale etmemesini, konvoyun güvenliğini almamasını, bu faşist saldırının ulusal basının büyük bir kısmında “vatandaş protestosu, DTP konvoyunda kavga, öfkeli kalabalık…” gibi sözlerle aktarılmasını endişe verici buluyoruz. Yaşananlar, bu saldırının bir anda ve kendiliğinden ortaya çıkan bir ‘öfke patlaması’ değil; günler öncesinden organize edilen, bilinçli ve programlı bir provokasyon olduğunun göstergesidir.

Planlı olduğu, yetkililerin haberdar olduğu ve yönlendirdiği yönündeki pek çok görgüye dayanan iddialarla gündeme gelen bu faşist saldırı Kürt ve Türk halklarının kardeşliğine gölge düşürmeye yöneliktir.

Geçtiğimiz yıllarda “duyarlı vatandaş tepkisi” diye başlatılan linç kampanyasının yeniden hayata geçirildiğinin göstergesi olan bu saldırı önümüzdeki günlerde Demokratik Toplum Partisi’nin yapacağı yurt gezileri açısından da kaygılanmamıza sebep olmuştur. Yaşanan ve yaşanacak muhtemel saldırılardan yetkililerin sorumlu olduğunu hatırlatıyor ve sürecin yasal olarak da takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz.

23.11.2009 Pazartesi günü saat 12.30’da Konak Eski Sümerbank önünde pek çok parti ve demokratik kitle örgütü yaşanan saldırıya ilişkin basın açıklaması yapacaktır. Saldırıyı kınamak ve kamuoyu ile paylaşmak için biz de orada olacağız. [Basın toplantısında tasarımımı ellerinde taşımak isteyenler, yüksek çözünürlüklü kopyasını aşağıdan indirebilirler. HA]

Tüm duyarlı kamuoyuna duyururuz.

Saygılarımızla.

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi
Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Bu fotograf haberle ilgili albüm sayfasından ve “En son haber” sitesinden alındı ama onlar nereden aşırdı, aslında onu bulmak lazım.

Tasarımın yüksek çözünürlüklü kopyasına aşağıdaki resme tıklayarak ulaşabilirsiniz. HA


Olay hakkında:

DTP’li dostlarımızın yanındayız

Türkiye’ye barışın gelmesini ne kadar çok istediğini “17. 500 faili meçhulü de unutmaya hazırız. Yeter ki barış gelsin, akan kan dursun… ” ya da “barışı görelim Allah canımızı alsın” gibi ifadelerle, yetkililere, basının da önünde, sık sık anlatmaya çalışmış olan DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün de aralarında bulunduğu; mecliste 21 milletvekiliyle temsil edilen, Türkiye’nin binlerce noktasında yasayla koruma altına alınmış binaları bulunan bir siyasi partinin, Demokratik Toplum Partisi’nin yasal mitingine katılmak üzere, 200 kadar araçla havaalanından şehre gelen bir konvoy dolusu insan, canlarına kast edilecek biçimde ağır bir saldırıya uğradı.

Ellerinde taş, sopa, piknik tüp, sandalye, şezlong, lavabo taşı, bariyer demiri gibi öldürücü olabilecek nesnelerle, sırf Kürt oldukları önyargısıyla, yoldan geçen arabaların içindeki insanlara saldıranlar, tabii ki derhal tespit edilip yakalanmalı ve bunlara, ortaya çıkardıkları büyük hasar da dâhil, her türlü maddi ve manevi cezalar verilmelidir. Bunun görüntülü ve sesli kanıtları çeşitli basın yayın organlarında kamuoyuna sunulmuştur.

Bu olayda, saldırıyı başlatan ve polisin havaya ateş açarak dağıttığı grubun, sonradan tekrar toplanarak yürüyüş yapmasına izin veren ya da göz yuman tüm yetkililer sorumludur. Cana ve mala kastettikleri açıkça anlaşılan kişileri gözaltına almayan, konvoyun geçeceği güzergâhta yeterli güvenlik önlemi oluşturmayan, provokasyon olasılığına karşı istihbaratı varsa bile paylaşmayan bütün devlet memurları incelemeye alınmalıdır.

Konvoya saldırının MHP’nin sokak örgütü Ülkü Ocakları’ndan çıkan grupların bir araya gelmesiyle başladığı; aynı grupların, sonrasında bir yürüyüş yaparak tekrar aynı binaların önünde toplandıkları basında yer almıştır. Başta bu örgütlü saldırının olduğu bölgedeki MHP ve Ülkü Ocakları yetkilileri olmak üzere, MHP Genel Merkez yöneticilerine kadar pek çok kişi soruşturulmalıdır.

DurDe Girişimi olarak, “barış süreci”ne çok büyük destekleri olduğunu düşündüğümüz DTP’li dostlarımıza yapılan ırkçı-etnik milliyetçi saldırıyı kınıyor, hükümeti ve tüm devlet yetkililerini ilân ettikleri barış sürecindeki görevlerini yerine getirmeye davet ediyoruz. Barışa mal olacak her davranış ve tutumdan kaçınmak, herkesten önce, tüm masraflarını da karşılayarak, yaşadığımız ülkeyi yönetmesine izin verdiğimiz devlet ve hükümet yetkililerinin görevidir.

Irkçı saldırganlığa maruz kalan tüm DTP’li dostlarımıza geçmiş olsun diyor, barış yürüyüşünde yan yana yürümeye devam edeceğimizi bildiriyoruz.

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi
24.11.2009
İzmir usulü demokrasi
Faşizmin başkenti: İzmir
Taş atan sarışınsa problem yok mu yani?
Diyarbakır’da, ve bir kez daha ‘mesela me…’
Kaplan: Başbakan kafayı yemiş
‘Operasyonel’ vicdan, sahte belge…
Böyle devlet, böyle toplum

İlk taş İzmir’den
Ahmet Türk’ten ‘gerginlik’ açıklaması
DTP konvoyuna saldırı protesto edildi
DTP, İzmir Emniyet Müdürü ve Valisi hakkında soruşturma istedi
“MHP ve CHP Kışkırttığı Kitleyi Kontrol Edemiyor”
İzmir’de taş devri
“İzmir’de Barış İsteyenler Savaş İsteyenlerden Daha Çok”
“İzmir’deki ‘Vatandaş Tepkisi’ Değil, Faşist Saldırı”