"Ben bu haritayı yenilemeyeceğim. Aslında “Bitti!” demekten kaçıyorum."


Halil Emrah Macit, Mühim Hadiseler Enstitüsü

Hakan Akçura, Stockholm, İstanbul ve Ankara’daki birçok karşı-sanat çalışmalarında yer almış, bu çalışmaları takip eden ve politik olarak her mühim hadiseye karşı tepkisini koyan çok yönlü ve renkli biri. Kendisini ilk tanımaya başladığım yıllardan bu yana çalışmalarını ve etkinliklerini takip ettiğim ve özel bir bağ kurduğum biri. İsveç’te yaşıyor, ara sıra Türkiye’ye de geliyor. Hatırı sayılır bir çevresi var Ankara ve İstanbul’da. Kendisiyle geçmiş çalışmalarından günümüze uzanan güzel bir sohbet gerçekleştirdik.
Sizi ilk defa “Allah korkusu” sergisi ve bir çalışmanız tarafından savcılığa çağrılmanız ile tanıdık. Daha sonra bunu Ulus Baker ve arkadaşlarının kurduğu topluluk olan Körotonomedya’daki “Şahmeran: Ceylan’dan bize kalan” adlı çalışmanız takip etti.

“Allah korkusu” sergi süreci, bugünden baktığımda, Türkiye’de pek dokunulası olmayan bir tabuya istediğimce müdahale edebilmemi sağlayan süreçtir.Murat Belge’nin kullandığı “Kemalizm bir ibadet biçimidir” cümlesi ile İslam’ın peygamberin suretini silen geleneğini Mustafa Kemal’in en bilinen imgesine taşımaktı yaptığım. Belki de hızla yapıp Radikal’de yayınlatabildiğim savunmamla püskürttüğüm, sonuçlanmayan bir soruşturmanın açılmasına da neden oldu; savcılığa çağrılmadım yani… Ardından, yaşantımda hiç almadığım kadar nefret ve tehdit mektubu aldım, öte yandan. Hemen hepsi de kemalistlerden.Aynı işi daha sonra Stockholm’de sergiledim ve bu kez yanı sıra, adında, içeriğinde “Atatürk” kelimesi geçen tüm yasa, tüzük ve yönetmelikleri de İsveççe’ye çevirtip sergiledim. Sadece “varlığım Türk varlığına armağan olsun” cümlesinin yarattığı algılanma, anlaşılma, kavranma zorluğu bile belgelenmeye değerdi.

Şahmeran ile Ceylan arasındaki ilişkiyi biraz açabilir miyiz? Taraf’ta mı yayınlanmıştı?



Hayır, hiçbir gazetede yayınlanmadı. -Taraf, yazarları eliyle, başta “Gerçekler Bilinsin Yeter” olmak üzere benimle işlerim hakkında sıkça yazışan ama neredeyse “bana dair tek kelime yayınlamama yemini” olan bir gazete. Şeytanın bacağını sanırım yakında kıracağız.- Ama o işim Ceylan’ın katlini izleyen birçok gösteride döviz olarak kullanıldı. Basılıp duvarlara asıldı.

Başta şahmeran ile Ceylan Önkol bağlantısını anlamak zor oluyor. Nasıl bir bağlantı kurdunuz?

Şahmeran Efsanesi’nden. Çok versiyonu olmasına rağmen temelde bir güven ve şifa efsanesidir. Metaforik olarak Ceylan’ı Şahmeran kılmak, en önce gözleri sayesinde çok hızla karar verdiğim bir şey oldu. Kendi ölümünün -savaşın ve getirdiklerinin- takipçisi olduğu kadar, şifanın -barışın- da yolunu açan, yüzyılların güçlü imgesi olarak taşımak istedim yarına Ceylan’ı. “Bize güvenip güvenemeyeceğini hiç bilemeyeceği” bir Şahmeran’dı aslında ardından kalan.Efsanelerinde güven ve şifa sarmalı nasıl yolalır, onu merak eden öğrenecek tabii bu arada.

Aslında “militarizm” öncelikli olmak üzere her türlü mühim hadiseye karşı bir sanatçı olarak tepkinizi ortaya koyuyorsunuz takip ettiğimiz kadarıyla. Güncel sanat algısını da düşünerek soruyorum, maddi bir karşılığı olmayan bu karşı-sanat çalışmalarıyla da günümüz sanat algısının çok dışında işler yapmak çok az sayıda kişinin gündemini oluşturuyor. Bir ayağınız Stockholm’de, bir ayağınız İstanbul ve Ankara’da… Hem politik aktivizm hem bu karşı-sanat çalışmaları bir arada çok zor olmuyor mu?



Oluyor da olmazsa da olmuyor.

 (Gülücük)

Mesela bir haftadır dördüncü kez yenilemek için seçtiğim zamanlamayı kaçırmamak için koştura koştura kısa ismiyle “Türkiye linç haritası”nı üretir ve yaygınlaştırırken, yanı sıra yaptığım ve yapmak zorunda olduğum günlük işlerimi saysam bana inanamazsın.

Geçim derdi çoğumuzun derdi. Uzundur, bunun yolunu zaten sanat dışında aramak ve bulmaya alıştım. Ama özellikle İsveç’te geçen son sekiz yılım, ne kadar “oralı” ne kadar “buralı” olduğumu uzun süre ister istemez sorun kıldığım yıllardı. Gözlerimin Türkiye’ye, İsveç’ten çok daha açık olduğu uzun bir dönem geçirdim. Türkiye’de bir hafta içinde yaşanabilen sosyal, politik çalkalanma İsveç’in bir yılına yeter. Bu yoğunluk, hem çok müdahale edilesi, hem de müdahalenin olumlu bir sonucunu hiç kolay alamayacağın bir yoğunluk. Bu durum ise insanı, daha arı, net, güçlü, özgün işler üretmeye doğru zorluyor. Bu iç hesaplaşma ve nitelik derdi ile neredeyse ilk gençlik yıllarımın tezcanlılığının iç içe geçtiği sıkışmış zamanları seviyorum.

Ola ki yaptıklarımdan geri dönüş söz konusuysa, mesela birileri hakkında ya da bana yazarsa, birileri yaptığımı döviz olarak kullanır ve ben de bunun videosuna rastlarsam keyfim bayağı yerine geliyor.

Ben birkaç üretim sürecinde çok zehirlenmekten kurtulamadım. Kendimi koruyamadım. Sonuçsuz kalan “Nefret tünelinde aşk” çağrım, “Türk Irkçılığı ile Yüzleşme Yazıtı” ve “Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası”, böylesi çalışmalar.



Evet, 2010’da BirGün Gazetesi için üretmiştiniz bu haritayı. Türkiye Linç Haritası… Medyada buna ilgi gösteren isimler oldu ve o zamanlar sosyal medyada da epey paylaşıldığını hatırlıyorum. Sanırım sürekli güncellediğiniz bir “utanç haritası” da aynı zamanda. Biraz ondan bahsedelim istiyorum. Nasıl başladı ve nasıl devam etti?

Haritalar için tıklayınız…

Birgün Gazetesi, Ali Şimşek aracılığıyla onlara üretmemi istediğinde, kabul edip ardı ardına dört iş ürettim. İlki bu haritaydı. Coşkuyla karşıladılar, haritayı merkeze, kapağa taşıdıkları bir “Linç özel sayısı” yapmalarının nedeni oldum.

Bu harita ve ikinci sanat işim “Hrant: Üç çift gözbebeği”nin ardından gelen iki işimi ise sansürleyip yayınlamadılar: “Albayrak” ve “Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”.

Hrant’ın katli öncesinde başlayan ırkçı, milliyetçi günlük nefret söylemindeki artış kadar bu haritayı üretmezden önceki aylarda sayısı, sıklığı hızla artan linç kalkışmaları da kaygıyla izlediğim, umurum olan konulardı. Araştırmaya başladım internet üzerinden, linçleri ve kalkışmaları… Ortaya çıkan resim çok ürkütücüydü. Bu kez benzeri taramaların, araştırmaların yapılıp yapılmadığına göz attım. Pek bir şey bulamadım. Elimdeki bütünü “bir şey”e dönüştürmek istediğimde, linç girişimleri sıklığında açık arayla önde olan İstanbul, Sakarya, Trabzon ve İzmir’in ardından gelen illeri sıralamaya, sınıflandırmaya başladım ve harita fikri doğdu. TSK Harita Genel Komutanlığı’nın’ın ürettiği “Mülki idare birimleri haritası”nı buldum, bayrağımız zaten akan, akıtılmak istenen kanın rengindeydi, başladım boyamaya…

Baştaki etkisi, bana geri dönüşü ummadığım kadar iyiydi. Sonraları, aslında bu kalkışmaların ardındaki Ergenekon ve diğer derin devlet yapılanmalarının rolü ortaya çıktıkça, hiç kanıksanmayası bir şeyler, azalsa da devam eden bu linç kalkışmaları sanki kanıksanıyor gibi geldi bana ve bunu hissettiğim her uğrakta yeniledim haritaları.

Peki, haritanın geldiği son durum nedir ve bize neyi gösteriyor? Mesela son Sinop ve Samsun olayları da dahil edildi mi?

Edildi tabii. O iki kalkışma aslında son yenilememin nedeniydi de…Her haritayı diğerinin üzerine ekleyip üretirken, hırsızlık, taciz zanlılarına yönelik saldırıların da hızla arttığını gördüm mesela. Irkçı, milliyetçi, etnik ve homofobik nefret kökenli girişimlere onları eklemek konusunda ikircimim olmadı. Linç psikolojisinin kaynağının çok birbirine dönüşür nitelikte olduğunu düşünüyorum. Kendi ahlaksal önyargılarıyla ya da suça yönelik kalkışmaları gerçekleştirenler, rahatlıkla sonraki gün etnik, ya da siyasi mesela Kürtlere ya da binalarına yönelik kalkışmaları da gerçekleştirebilecek insanlar… Masum ya da nedeni birbirine dönüşemeyecek bir linç kültürü olduğuna inanmıyorum bu ülkede. Ki zaten ırkçı, milliyetçi, etnik ve homofobik nefret kökenli girişimler sıklığını hiç bir zaman yitirmedi de…Sinop ve Samsun kalkışmaları yeni bir dalganın, üstelik korkulası bir nitelikte kabardığını gösteriyordu.Hiçbirimiz, eski günlerin karanlık linç kitle önderlerinin ne kadarının hala görevi başında olduğunu bilemiyoruz. Özel Harp Dairesi’nin kirli çarşafları -ne iyi ve şaşırtıcı ki Genelkurmay sayesinde- bugünlerde ortalığa dökülürken, korkutucu yaygınlıkta bir yapıdan bahsedebileceğimizi de öğrendik.Bence HDK vekillerinin bu yolculuğa çıkma zamanlaması yanlıştı. Herhalde iyi niyetlidirler. Herhalde olası gelişmelerle barış yolunda atılacak adımlarda daha çok söz ve karar sahibi olmak istemek gibi kendi canları pahasına istedikleri küçük hesapları yoktu. Ama Trabzon’a gitmediklerine çok sevindim.


Bu linç kültürünün en büyük örneği bir utanç lekesi olarak duruyor ortada, Sivas, Madımak olayları… Bu linç kültürünü din, kültür veya milliyetçilik gibi kalıplara sokmak mümkün olmadığı gibi nereden beslendiğini de belirlemek zor. Sosyolojik araştırma konusu da olan bu linç kültürü nereden besleniyor?


İnsan -hayvan- doğasının en derin, en ilkel güdülerinden, erkek egemen kültürün köle ruhlu şiddetinden, o güdüleri aşamayan cahillikten, bir cahillik ve kolaycılık ibadeti olan milliyetçilik ve ırkçılıktan, bazen de yanısıra dinsel bağnazlıktan besleniyor.”Sosyolojik araştırma konusu da olan” dedin de aklıma geldi: En şaşırdığım tepkiyi bir akademisyenden aldım ben.

Kim?



“İnsan Hakları Hukuku Problemi olarak Hukuk-Dışı bir Yargılama: Linç ve Türkiye’de Etkileri” adlı hukuk-sosyoloji tezi sahibi bir akademisyen listemin taraflı ve eksik olduğunu yazarak ekledi: “Benim de tarafı olduğum “insan hakları aktivizmi” adına gerçekleri (aynı Murat Paker’in ve TİHV’in de yaptığı gibi) çarpıtmamanızı rica ediyorum.
”İsterseniz elimdeki grafikli istatistiki belgeleri (açık bir mail adresi verdiğiniz takdirde) gönderebilirim.”

Cevabım şu oldu:
”Ne diyeyim, eksikliklerimin tamamlanmasına çok sevinirim. Bunu haritanın altında da zaten diliyorum, okumuş olmalısınız.
 Ama “taraflı” derken, neyi kastettiğinizi hiç anlamadım.
 Açıklamanızı ve listeyi bekliyorum.”
 Ne açıklama geldi, ne liste… Hala bekliyorum. Bu bir açık çağrı olsun.

Ben bu haritayı yenilemeyeceğim. Aslında “Bitti!” demekten kaçıyorum. Her haritada ister istemez her haberi arar, bulur, okurken, her videoyu izlerken çok zehirleniyorum, yoruluyorum. Ama nedenim aynı zamanda, bu eylemimden bir tılsım çıkarma çabası. Tam da bu yeni ve çok önemsediğim barış süreci bizi nefret söyleminin hızla azalacağıi linç kalkışmalarının sönümleneceği bir yere taşısın istiyorum. Yok taşımazsa da “ben artık yokum!” diyorum. “Bitecekse” bir başkası bunu ilan etsin.

Mesela son haritayı hazırlarken 2009 tarihli bir habere çok takıldım.



 Bu çok yaygınlaşan haber, “Iğdır’da Demokratik Toplum Partisi DTP’nin kapatılmasıyla BDP’ye geçmek isteyen partililer için düzenlenen törende sivil polisler linç edilmek istendi,” diyordu. 



Iğdır şimdiye kadar “kızarmayan, kana bulanmayan” nadir kentlerden biri haritada. 



Ben linç teşebbüslerini tararken, az rastlasam da Kürdistan’da olan kalkışmaları da haritaya eklemekten hiç geri durmadım.

Sonuçta bir hafta boyunca döne döne bu Iğdır haberinin videosunu izledim. İçim yorgun düşesiye… Karar verdim ki, bu bir linç kalkışması değil, tam tersine saygın, etkili kitle önderlerinin, bir gösteriyi filme çeken iki sivil polise yönelik belki de haklı öfkenin, bir toplu öfkeye yol açmasını, linç girişimine dönüşmesini nasıl hızla, hemen, etkili bir biçimde engelleyebileceğini gösteren bir olay!

Son olarak, “Savaş karşıtları” olarak başlatılan kampanya ve barış yürüyüşü çerçevesinde Halil Savda’nın her platformda destekçisi oldunuz seslerini duyurmalarına yardımcı oldunuz. sanırım Halil Savda’nın mücadelesinde ilk zamanlarından beri yanındasınız. Neler deneyimlediniz?

Halil Savda’nın mücadelesi, hem nalına hem mıhına, arı, basit, haklı söylemiyle, ülkemizdeki savaştan beslenen kimseye prim vermeyen duruşu ile çok özel bir yere sahip bende…



Barış Yürüyüşü’nün ardından, tümüyle tesadüfle Beyoğlu’nda karşılaştık, bir akşamı paylaştık. Son İstanbul yolculuğumun hediyesi oldu bana.

Anti-militarist pasifist, sivil itaatsizlik eylemleri, adı şaşaayla anılan, şiddet, silahla ya çok içten, ya tapınarak ilişki kuran birçok eylemden çok daha derin, güçlü, anlamlı iz bıraktı bu yerkürede…



Kuramsal olarak anarşizmle, pasifist siyasal etkinliğin arasında düşünen, yolalan bir insanım.

Halil Savda, attığı her adımla, her eylem kararıyla ilgimi çekti ve en son “Barış Yürüyüşü” ile beni kendinden kıldı. Çok gitmek, katılmak istedim ona ama beceremedim bunu. Biliyorsunuzdur, ona yazdığım ve yaygınlaştırdım mektuplar (1, 2, 3) ve eylemin etki alanını genişletmek için yaptığım tasarımlarla, sanat ve kültür insanlarına imzalarına açtığım dayanışma kampanyasıyla destek olabildim sadece.

Bazı olaylar, durumlar, neyin ne olduğuna dair çok açık, net sorular sordurur insana. Onu sağlıyor Halil. Zihni berraklaştırıyor: Barış sürecini Karadeniz’e anlatmak için o kadar istekli olan HDK vekillerinden, BDP liderlerinden neden biri bile “Barış Yürüyüşü”nü destekleyen, ona dikkat çeken, binleri, on binleri, isterse yüz binleri desteğe çağıran tek bir cümle bile kurmadı?

Bağımsızlığın, yalınkatlığın, temizliğin, haklılığın bedeli ya da kazancı da bu.

Bence geleceğin barışı, Kürt ulusal demokrasi ve özgürlüğünün yarını bu “Barış Yürüyüşü”nü, en az her köyde Halil’in ayağına kına yakan Kürt köylü kadınları kadar sıkça ve iyi hatırlamazsa eksik kalır, bunu bilir, bunu söylerim.

Reklamlar

"Bitti dememek için!…" Nefrete karşı! Hep birlikte…

Bugün tam adıyla “Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası”nı dördüncü kez yeniliyor ve “Bitti dememek için!” başlığıyla yayınlıyorum.

Bu çalışmamı ilk kez 17 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmak üzere Birgün Gazetesi için ürettim. Yayınlanan ilk başlığı “Az kaldı!” idi.

Ece Temelkuran ve Sezgin Öney köşe yazılarında bu çalışmamdan sözettiler.

Aynı haritayı takip eden 8 ay içinde gerçekleşen 29 yeni linç teşebbüsünü ekleyerek bu kez “Daha da az kaldı!” başlığıyla yeniden ürettim ve 26 Eylül 2010 tarihinde yayınladım. 


“Bitmek üzere! başlığıyla yayınladığım üçüncü yenilemeye eklenen yeni linç teşebbüsleri, linç tehditleri ve yöneldiği mekanlarda insan olmadığı için hedefine ulaşamayan linç amaçlı saldırıların sayısı 50’ydi.

“Bitmek üzere!”yi yaygınlaştırdıktan sonra Evrensel Kültür dergisinin Ekim sayısında benimle konu hakkında Eylül ayında yaptıkları söyleşi yayınlandı

Aynı Eylül ayında Radikal gazetesi Pazar Eki’nde kapağa taşımayı düşündüğü bir röportaj yaptı, ardından İMÇ televizyonu canlı yayın bağlantısıyla konuyu ekranına taşımak istedi. Bu son iki süreç sonuçlanmadı. İkisinde de bana aktarılan son özür cümlesi, özetle, editörlerin akan gündemin diğer konularını öne almayı yeğlemesiydi.

Bugünler “Nefret Suçları” kavramının yaygın tartışıldığı günler.

Geçtiğimiz günlerde, 15 ve 16 Şubat tarihlerinde Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi’ni de bünyesinde barındıran Sosyal Değişim Derneği’nin düzenlediği ‘Uluslararası Nefret Suçları Konferansı’, İstanbul, Taxim Hill Hotel’de yapılmıştı. 

Bugün aynı zamanda, 22-27 Şubat tarihleri arasında sürecek “5. Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası”nın başlangıç günü.

Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu’nun hazırladığı Nefret Suçları Yasa Taslağı önerisi yayında, “Nefret Suçları Yasası istiyorum!” imza kampanyası sürüyor.


12 Ocak 2011’de verilen Siiirt Milletvekili Osman Özçelik ve 19 Milletvekilinin, başta cinsiyet temlli ayrımcılık ve nefret suçları olmak üzere ayrımcılık ve nefret suçları olmak üzere ayrımcılık ve nefret suçlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergesi” Meclis Genel Kurulu’nca reddedildi.

27 Ekim 2011’de verilen İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 21 Milletvekilinin, medyanın ayrımcı yaklaşımının ve medyadaki nefret söyleminin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi Meclis Genel Kurulu’nca reddedildi.

26 Mart 2012’de verilen Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ve 22 Milletvekilinin, ayrımcılık ve nefret suçlarındaki artışın nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi Meclis Genel Kurulu’nca reddedildi.

23 Ekim 2012’de verilen İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 21 Milletvekilinin, nefret suçlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergesi Meclis Genel Kurulu’nca reddedildi.

TBMM’ye 3 Aralık 2012’de CHP’nin verdiği “Nefret Suçları Yasa Teklifi” komisyonda görüşülmeyi bekliyor. BDP’nin 2 Ocak 2013’te grup önerisi olarak TBMM Genel Kurul gündemine getirdiği, “Nefret suçlarındaki artışın belirlenmesine ilişkin araştırma önergesi” reddedildi.  Dün BDP’nin TBMM’ye sunduğu “Nefret Suçları Araştırma Komisyonu kurulması önergesi”  reddedildi.

Ama tüm bu gelişmelerden daha önemlisi, bu dördüncü yenilemeyi yayınlamamın asıl nedeni, elbette ki, geçen hafta -umarım- her birimizin yüreğini ağzına getiren, Sivas Katliamı’nı hatırlatan görüntüleriyle kabuslar yaşattıran, HDK milletvekillerine yönelik Sinop ve Samsun linç kalkışmaları…

Bugün yayınladığım bu dördüncü yenilemeye “Bitti dememek için!”e, öncelikle Ağustos 2012’den bu yana gerçekleşen 32 yeni linç ve linç teşebbüsünü ekledim:

Sakarya 27 Ağustos 2012
İstanbul – Çatalca 28 Ağustos 2012
Bursa 6 Eylül 2012 ve 24-29 Eylül 2012 
Çanakkale 2 Eylül 2012
İstanbul -Maltepe 3 Eylül 2012
Bitlis – Adilcevaz 6 Eylül 2012
Istanbul 6 Eylül 2012
Trabzon 17 Eylül 2012
Mersin  20 Eylül 2012
Gaziantep – Şahinbey 9 Ekim 2012
Mardin – Mazıdağı 23 Ekim 2012
İstanbul – Okmeydanı 30 Ekim 2012
Van 30 Ekim 2012
Tekirdağ – Şarköy 4 Kasım 2012
Muğla – Bodrum 13 Kasım 2012
İstanbul – Bakırköy 15 Kasım 2012
Şanlıurfa 22 Kasım 2012
İstanbul 23 Kasım 2012
Uşak 23 Kasım 2012
Rize 23 Kasım 2012
Erzurum – Yakutiye 6 Aralık 2012
İstanbul 28 Aralık 2012
Afyonkarahisar – Sultandağlı 29 Aralık 2012
İstanbul – Tuzla 4 Ocak 2013
Diyarbakır 9 Ocak 2013
Adıyaman 30 Ocak 2013
Bingöl – Genç 3 Şubat 2013
Uşak – Sivaslı 4 Şubat 2013
Antalya 18 Şubat 2013
Sinop 18 Şubat 2013
Samsun 19 Şubat 2013
Trabzon 20 Şubat 2013

Ayrıca öncesinden farklı olarak bu son altı aylık süreçte yükümü, derdimi paylaşanlar oldu: Kimileri beni, kentlerinde olan, haritalarıma geçmeyen, bildikleri eski linç teşebbüslerinden haberdar ederken, kimi izleyenlerim de yaptıkları kişisel aramalarla ulaştıkları ve yine benim bu üç haritamda yeralmayan linç teşebbüslerinden haberdar ettiler. 2006 ile 2012 arasında gerçekleşen bu 17 linç teşebbüsünü de haritaya ekliyorum:

Kırıkkale – Vize 20 Temmuz 2006
Batman 25 Haziran 2007
Gümüşhane – Torul 27 Haziran 2007
Siirt 23 Haziran 2008
Kastamonu 25 Haziran 2008
Mersin 23 Nisan 2009
Siirt 12 Haziran 2009
Ankara 25 Ekim 2009 
Giresun – Doğankent 17 Nisan 2010
Gümüşhane -Kürtün 19 Nisan 2010 
Hakkari – Yüksekova 2 Mart 2011
Malatya – Doğanşehir 6 Nisan 2011
Batman 15 Ağustos 2011
Konya 19 Aralık 2011
İstanbul – Zeytinburnu 18 Mart 2012
İstanbul – Kağıthane 19 Haziran 2012
İstanbul – Esenler 11 Temmuz 2012

Çalışmamda ezici bir çoğunlukla ırkçı, milliyetçi, etnik ve homofobik nefret kökenli kalkışmalar, eylemler yeralsa da, özü gereği bir başka zamanda ve nedenle oluşsa bu niteliğe de sahip olacağına emin olduğum, olası suçlulara, sıradan insanlara yönelik linç kalkışmaları ve ne iyi ki boş olan kürt siyasal örgütlenmelerinin binalarına yönelik linç amaçlı saldırılar da yeralıyor.

Çalışmalarım uzun süreli, özenli taramalara dayansa da, varsa atladığım linç kalkışma ve eylemlerini bana iletirseniz -ne yazık ki- onları da ekleyeceğim.  

Ne yazık ki hala, bir gün “Bitti!” diyecek olmaktan korkarım.

"Ülkede korkudan çok paradoksal bir biçimde, cinnet ve kayıtsızlığın birlikte, elele yaygınlaştığını düşünüyorum."

Evrensel Kültür dergisinin ekim sayısı çıktı. Derginin ‘Çözülen Teyel, Kamplaşan Ülke’ başlıklı dosyasında Kürtlere ve Alevilere karşı düğmeye basılmış gibi hemen uyanıveren nefretin toplumsal ve tarihsel kökleri nerelere dayandığını tartışıyor. Dosyada, Yücel Demirer, Yusuf Karataş, Hakan Akçura ve Ahmet Tulgar’ın yazıları yer alıyor.

Dergide yeralan röportajımı Open Flux’a da taşıyorum. Bana sorulan sorulara cevaplarımı 18 Eylül 2012’de göndermişim:

2010 yılında bir linç haritası hazırladınız. Bu haritada yoğunlaşmaların nerelerde olduğunu, lincin başlıca saiklerinin neler olduğunu, yani lince uğrayanların hangi özellikleriyle ve yönleriyle buna maruz kaldıklarıni anlatabilir misiniz?

Tam adı “Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası” olan çalışmamı ilk kez 17 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmak üzere Birgün Gazetesi için ürettim. Yayınlanan ilk başlığı “Az kaldı!” idi. O günlerde artan biçimde yaygınlık gösteren linç girişimleri, beni, bu çalışmam için gereken uzun süreli bir araştırmaya yöneltti. Sivas Katliamı öncesinden 2010’a kadar gerçekleşen linçleri ve girişimleri, internet üzerinden, haber taramasıyla listelemeye çalıştım. Haftalarca uğraştım. 200’ü aşkın olayı listeledim. Bunların çoğunluğu, ırkçı, etnik, homofobik, siyasal nefretle kalkışılan linçlerdi. Yanlış hatırlamıyorsam 32 il dışında tüm ülkeyi kaplayan bir yaygınlıkla karşılaşınca da çalışmamın görsel karşılığı netleşti: Linç kanıyla ala boyanmış ülke ve o ülkenin giderek tümü görünür hale gelen bayrağı.
Listede sıklıkla linç girişiminin yaşandığı üç il arkalarından gelenlere fark atıyordu; İstanbul, Sakarya ve İzmir.

Sonra bu haritayı yine 2010’da, ilkinden 8 ay sonra güncellediniz. Sanırım 29 vaka daha girdi haritaya. Ardından geçenlerde üçüncü kez, yaklaşık iki yıl sonra, yeni 50 vakayı da katarak yenilediniz. Ve görülüyor ki hattı linçden değil de sathı linç’ten söz edilebilir artık. Memleketin boyanmamış yerleri azalmış. Bu artışı neye bağlıyorsunuz.

Haritayı ilkinden 8 ay sonra aradaki 29 yeni linç girişimi ile yenilediğimde bu kez “Daha da az kaldı” ismiyle blogum Open Flux’ta yayınladım. Blogdaki son yenilememin başlığı ise “Bitmek üzere”. Bu harita aynı zamanda 20 yıllık bir dökümü içeriyor. Umarım bir gün, “Bitti!” demek zorunda olmam.

Sorunuza dönersem, bu artışı neye bağlıyorum? Çok özetle, 40 yıldır ülkede süren savaşa, bu savaştan beslenenlerin iktidarlarına, her daim, her araç ve yöntemle yaygınlaştırılan milliyetçi, ırkçı siyasi propagandaya, tüm bunlara karşı güçlü, kitlesel, alternatif bir kültür, hareket üretilememesine…

Linç, hedef gösterme, pusu kurma, ihbar kültürü çok derin ve yaygın bir ülke Türkiye. Onca soykırım, katliam, tehcir, savaşın ülkesi… Bu geçmişiyle, farklı kurucu ortak uluslarıyla bu büyük suçlara ortak geçmişiyle gerçekten yüzleşmezse, yepyeni bir ortak yaşam kültürünü tüm bileşenleriyle yaratmazsa ülkenin bu varoluşu sürecek. Korkarım.

Her linç eyleminde siyasi kadroların bir ön demeci, bir medya yönlendirmesi gibi bir şey oluyor mu? Yoksa linç yapan kesimler kendi kendilerine durumdan vazife mi çıkarıyorlar.

Kitleler üzerinde etkin, medyaya hakim, yolgösterici, sözü dinlenir mevkilerin aslında her kelimeyi sorumlulukla sarfetmesi gereken insanlar, kurumların hedef gösterdiği, nefreti, milliyetçiliği palazlandırdığı her uğrak, gözü kara kalabalıklar için linci meşrulaştırıyor. Bu her gerçek demokraside affedilmez bir suç. Yakın zamanda bu korkunç suçu hem Başbakan, hem de İçişleri Bakanı işledi. Ne yazık ki daha da işleneceğe benzer.

Elbette ki bu uğraklar, linç girişimlerinin yaygınlaşmasına neden oldu. Dikkatli gözler bunu listemin kronolojisinde zaten farkedecektir.

Son zamanlarda Alevilerin evlerinin işaretlenmesi, Kürt işçilerin çalışmak için geldikleri Batı bölgelerinden gitmesi isteğiyle yaratılan gerginlikler de artış var. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

AKP iktidarının, birçoğunun gözünde MHP tabanına yönelik uzun erimli planları uğruna, bence kürt sorununu çözmekte basireti bağlanmasına koşut olarak milliyetçi dozu çok artan siyasal politikası, nefret suçlarını besliyor. Süren savaşın, ölesiye şımarık niteliği, asker ve gerilla ölümlerini yarıştıran hakim söylem, toplumun tüm kesimlerinde ırkçılığı palazlandırıyor. İdris Naim Şahin’in neredeyse tüm demokratik toplumsal muhalefeti zihnindeki PKK ile örtüştüren üslubu ve sınırsız saldırganlığı, ülkenin her başkaldıran bireyini ve ülkenin batısında yaşayan tek tek her kürdü, ırkçı, bağnaz kalabalıklar için hedef haline getiriyor. Durum vahim!

Suriye ile gerginliği artırıcı politikalar Hatay ve civarındaki illeri de patlamaya hazır bir bomba haline getirdi. O bombalardan biri Gaziantep’te patladı zaten. Hataylılar ise her an bir şey olacağı kaygısıyla yaşıyor. Korku ortamı sosyal çatışmaları besler mi? Ne tür bir korkudur bu?

Biraz önce “ölesiye şımarık bir hal alan savaştan” sözettim. Artık neredeyse her bombalamanın, katliamın ardında kimin olduğu hakkında beşli bahsin oynanabileceği, at izinin it izine karıştığı, olası her sorumlu silahlı yapılanmanın hızla benzeştiği bir ülkedeyiz. Bence Gaziantep bombalaması bu durumun altının kalınca çizdi. Ülkede korkudan çok paradoksal bir biçimde, cinnet ve kayıtsızlığın birlikte, elele yaygınlaştığını düşünüyorum.

40 yıldır bitmeyen savaşın bugünü, Ortadoğu’nun yeniden biçimlendiği bir döneme denk geldi. Bence uluslararası paylaşım güçlerinden biri haline gelen Türkiye devletinin, bu yeniden biçimlenme sürecinde, etkin olarak karar verici, olmazsa karar ortağı olmaya yeltendiği, bu uğurda neleri yapabileceğini çok pervasızca gösterdiği tehlikeli bir dönem. Bu tehlikeli bu uğrakta, eli kanlı bir diktatörün yanında olmayı devrimci dayanışma zanneden kemalist ve/veya Baasçı aymazlar da, sunni bağnaz halk katili çapulcular da barış ve demokrasi güçlerinin seçimi elbette ki olamaz. Tam da bu yüzden, bu zamanlarda Türkiye’de yükseltilecek sonuç verici barış mücadelesinin önemi çok arttı.

Türkiye’de, sadece ülkede süren savaşın değil, aynı zamanda üç ülkede daha süren savaş ve çatışmaların tarafı olan PKK ile bağımlı bir ilişkisi olan BDP’yi saymazsak, bağımsız, yaygın bir barış ve demokrasi hareketi yok. Bugüne değin, 1 Eylül’de Roboski’den yola çıkan, 1300 kilometre yürüyerek Ankara’ya ulaşmayı hedefleyen vicdanı redci Halil Savda’nın kararından ve manifestosundan daha doğru, bağımsız, yalın, bu yüzden güçlü, bu topraklarda barışı isteyecek her insanla güçlü bağlar kurabilecek nitelikte bir çıkış gerçekleşmedi. Peki bu yürüyüş başlayınca ne oldu? Herkes suspus!

Ayaklarına kına yakan kürt analar, yerel inisyatifler dışından 15 gündür, 350 kilometredir güya bu ülkede barışı arzulayan, kitleleri yönlendirme, bu yürüyüşten haberdar etme gücüne sahip herkes bu yürüyüşe karartma uyguluyor. Buna rağmen bu yürüyüşün katılımcıları ve destekçileri tek tük de olsa artmaya başladı. Yaklaşık kırk gün daha yürünecek. Tam da doğru ile yanlışın, barış ile savaşın, samimiyet ile riyanın, köle ruhu ile bağımsız ruhun, dün ile özlenen yarının arasından… Ben bir barış eylemcisi sanatçıyım. Benim için her gün artan sayıda yeni asker ve gerilla genç bedenlerin düştüğü bugünlerde bu kanlı topraklarda bundan daha önemli bir şey yok. Derginiz bu yürüyüş sürerken mi çıkacak bilemiyorum ama ben tüm okurlarını Halil’in yanına çağırıyorum. Onun dediği gibi: Savaş kaderimiz değildir, olamaz! Bu savaşı durdurabiliriz, durdurmalıyız!

Bitmek üzere! (Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası 1992-2012)


Tam adıyla “Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası” adlı çalışmamı ilk kez 17 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmak üzere Birgün Gazetesi için ürettim. Yayınlanan ilk başlığı “Az kaldı!” idi.


Ece Temelkuran ve Sezgin Öney köşe yazılarında bu çalışmamdan sözettiler.

Aynı haritayı takip eden 8 ay içinde gerçekleşen 29 yeni linç teşebbüsünü ekleyerek bu kez “Daha da az kaldı!” başlığıyla yeniden ürettim ve 26 Eylül 2010 tarihinde yayınladım. 

“Bitmek üzere! (Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası 1992-2012)” adıyla yayınladığım bu üçüncü yenilemeye eklenen yeni linç teşebbüsleri, linç tehditleri ve yöneldiği mekanlarda insan olmadığı için hedefine ulaşamayan linç amaçlı saldırılar şunlar:

Diyarbakır 20 Ekim 2010
Konya 25 Kasım 2010

Kayseri 28 Mart 2011

Tokat 30 Kasım 2011
Şırnak – Uludere 31 Aralık 2011
Kütahya – Emet 13 Mart 2012
Adıyaman – Kahta 12 Nisan 2012
İstanbul 15 Nisan 2012
Kayseri – Pınarbaşı 25 Mayıs 2012
İstanbul 19 Haziran 2012
İstanbul 4 Temmuz 2012
İstanbul 5 Temmuz 2012
Adana 18 Temmuz 2012
Niğde 26 Temmuz 2012
Bursa – Yıldırım 27 Temmuz 2012
Malatya – Doğanşehir 29 Temmuz 2012
İstanbul 30 Temmuz 2012
Tekirdağ – Çerkezköy 31 Temmuz 2012
Muğla – Dalyan 1 Ağustos
Aydın 2 Ağustos 2012
İstanbul 9 Ağustos 2012
İzmir – Kiraz 12 Ağustos 2012
İzmir – Çandarlı 14 Ağustos 2012 (linç tehditi)
Kırklareli – Babaeski 14 Ağustos 2012
Hakkari -Şemdinli (Derecik) 18 Ağustos 2012
Gaziantep 20 Ağustos
Gaziantep 21 Ağustos

Edirne 22 Ağustos 2012
Çanakkale 23 Ağustos
İzmir – Karşıyaka 23 Ağustos
Isparta – Eğirdir 25 Ağustos 2012
Konya 25 Ağustos 2012

Çalışmamda ezici bir çoğunlukla ırkçı, milliyetçi, etnik ve homofobik nefret kökenli kalkışmalar, eylemler yeralsa da, özü gereği bir başka zamanda ve nedenle oluşsa bu niteliğe de sahip olacağına emin olduğum, olası suçlulara, sıradan insanlara yönelik linç kalkışmaları, son günlerde ne yazık ki sıkça karşılaştığımız ve ne iyi ki boş olan kürt siyasal örgütlenmelerinin binalarına yönelik linç amaçlı saldırılar da yeralıyor.

Çalışmalarım uzun süreli, özenli taramalara dayansa da, varsa atladığım linç kalkışma ve eylemlerini bana iletirseniz -ne yazık ki- onları da ekleyeceğim.  

Bir gün “Bitti!” diyecek olmaktan korkarım.

Update:

Bu yayınımın ardından gerçekleşen ve ne yazık ki yeni haritaya eklenecek linç girişimleri ve linçler…

Sakarya 27 Ağustos 2012
İstanbul – Çatalca 28 Ağustos 2012
Bursa 6 Eylül 2012 ve 24-29 Eylül 2012 
Çanakkale 2 Eylül 2012
İstanbul -Maltepe 3 Eylül 2012
Bitlis – Adilcevaz 6 Eylül 2012
Istanbul 6 Eylül 2012
Trabzon 17 Eylül 2012
Mersin  20 Eylül 2012
Gaziantep – Şahinbey 9 Ekim 2012
Mardin – Mazıdağı 23 Ekim 2012
İstanbul – Okmeydanı 30 Ekim 2012
Van 30 Ekim 2012
Tekirdağ – Şarköy 4 Kasım 2012
Muğla – Bodrum 13 Kasım 2012
İstanbul – Bakırköy 15 Kasım 2012
Şanlıurfa 22 Kasım 2012
İstanbul 23 Kasım 2012
Uşak 23 Kasım 2012
Rize 23 Kasım 2012
Erzurum – Yakutiye 6 Aralık 2012
İstanbul 28 Aralık 2012
Afyonkarahisar – Sultandağlı 29 Aralık 2012
İstanbul – Tuzla 4 Ocak 2013
Diyarbakır 9 Ocak 2013
Adıyaman 30 Ocak 2013
Bingöl – Genç 3 Şubat 2013
Uşak – Sivaslı 4 Şubat 2013
Antalya 18 Şubat 2013
Sinop 18 Şubat 2013
Samsun 19 Şubat 2013
Trabzon 20 Şubat 2013

Önceki haritalarımda yeralmadığı için bilgilendirildiğim eski tarihli linç girişimleri

Kırıkkale – Vize 20 Temmuz 2006
Batman 25 Haziran 2007
Gümüşhane – Torul 27 Haziran 2007
Siirt 23 Haziran 2008
Kastamonu 25 Haziran 2008
Mersin 23 Nisan 2009
Siirt 12 Haziran 2009
Ankara 25 Ekim 2009 
Giresun – Doğankent 17 Nisan 2010
Gümüşhane -Kürtün 19 Nisan 2010 
Hakkari – Yüksekova 2 Mart 2011
Malatya – Doğanşehir 6 Nisan 2011
Batman 15 Ağustos 2011
Konya 19 Aralık 2011
İstanbul – Zeytinburnu 18 Mart 2012
İstanbul – Kağıthane 19 Haziran 2012
İstanbul – Esenler 11 Temmuz 2012