Daha da "Az kaldı!"


Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası
(1992-2010)
(Lynching Map of Turkey: A map of Turkey, showing location of attempts and executions of lynchings between 1992-2010)

Ocak ayında yayınladığım harita o günden bu yana gerçekleşen 30 yeni linç teşebbüsü ile ne yazık ki yenilendi:
Erzincan 17 Ocak 2010
Adana Kozan 31 Mart 2010
Tire 6 Nisan 2010
Samsun 14 Nisan 2010
Denizli 14 Nisan 2010
Bursa 16 Nisan 2010
Kayseri 23 Nisan 2010
İzmir 28 Nisan 2010
Sakarya 1 Mayıs 2010
Samsun 3 Mayıs 2010
(Muğla-Milas 6 Mayıs 2010)
Antalya 7 Mayıs 2010
Manisa-Demirci 3-8 Mayıs 2010
Muğla 14 Mayıs 2010
Ankara 15 Mayıs 2010
İzmir 20 Mayıs 2010
Tekirdağ-Malkara 1 Haziran 2010
Tunceli 9 Haziran 2010
Şanlıurfa-Mardin Karayolu 11 Haziran 2010
Giresun-Tirebolu 27 Haziran 2010
Kütahya 12 Temmuz 2010
İstanbul 12 Temmuz 2010

İstanbul 18 Temmuz 2010
Bursa – İnegöl 25 Temmuz 2010
Hatay – Dörtyol 26 Temmuz 2010
Şanlıurfa – Suruç 25 Ağustos 2010
Bursa 10 Eylül 2010
Balıkesir – Susurluk 13 Eylül 2010
Bolu 25 Eylül 2010
Aksaray – Sultanhanı 25 Eylül 2010


Bu haritaya eklenecek yeni linç teşebbüsleri:
Diyarbakır 20 Ekim 2010
Konya 25 Kasım 2010

Kayseri 28 Mart 2011

Tokat 30 Kasım 2011
Şırnak – Uludere 31 Aralık 2011
Kütahya – Emet 13 Mart 2012
Adıyaman – Kahta 12 Nisan 2012
İstanbul 15 Nisan 2012
Kayseri – Pınarbaşı 25 Mayıs 2012
İstanbul 19 Haziran 2012
İstanbul 4 Temmuz 2012
İstanbul 5 Temmuz 2012
Adana 18 Temmuz 2012
Niğde 26 Temmuz 2012
Bursa – Yıldırım 27 Temmuz 2012
Malatya – Doğanşehir 29 Temmuz 2012
İstanbul 30 Temmuz 2012
Tekirdağ – Çerkezköy 31 Temmuz 2012
Muğla – Dalyan 1 Ağustos
Aydın 2 Ağustos 2012
İstanbul 9 Ağustos 2012
İzmir – Kiraz 12 Ağustos 2012
İzmir – Çandarlı 14 Ağustos 2012 (linç tehditi)
Kırklareli – Babaeski 14 Ağustos 2012
Hakkari -Şemdinli (Derecik) 18 Ağustos 2012
Gaziantep 20 Ağustos
Gaziantep 21 Ağustos

Edirne 22 Ağustos 2012
Çanakkale 23 Ağustos
İzmir – Karşıyaka 23 Ağustos
Isparta – Eğirdir 25 Ağustos 2012
Konya 25 Ağustos 2012

Yenileme: “Bitmek üzere!” (Ağustos 2012)

Reklamlar

Kaybolan Hayal / Xewna windayî

Sezin Öney

Taraf
25.02.2010

2003’te, Budapeşte’den atlayıp sık sık Belgrad’ın yolunu tutan bir arkadaşım vardı. O zamanlar Sırbistan-Karadağ olan ülkede, savaşla, Milošević yönetiminin işlediği savaş suçlarıyla hesaplaşmak gerektiğini savunan insan hakları örgütlerinin, toplumda “Batı ajanı”, “vatan haini” diye damgalandığını anlatan bir tez yazıyordu. Sırplar, kendilerini “kuşatma psikolojisi” içinde hissediyor, “bütün dünyanın kendilerine karşı bir komplo içinde olduğu” düşüncesiyle geçmişle yüzleşmeyi reddediyordu. Bugün savaş suçluları olarak uluslararası çapta haklarında arama emri olan isimler, o zaman Sırplar için “milli kahramanlar” idi. Milošević dönemine yönelik şikâyetler genelde yolsuzluk konusuna odaklıydı. O zamanlar yaşanan insan hakları ihlallerine isyan, etnik kıyımlara ilişkin bir vicdani sıkıntı duyulması pek de söz konusu değildi.

Bugün hayal etmesi güç ama o günlerde Türkiye’nin geleneksel zenofobisine rağmen, dış dünya paranoyası bu kadar tavan yapmamıştı. Öyle ki, çoğu zaman bu tezle ilgili arkadaşımla konuşurken, Sırpların durumuna acırdım.

O zamanlar, geride bıraktığım Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği yolunda emin adımlarla ilerleyen, geleceğe ümitle bakan, dinamik bir ülkeydi.

Aradan geçen yedi yıl sonucunda Sırbistan, AB yolunda son sürat ilerleyen, kendine güvenen bir ülkeye dönüştü. Türkiye ise, siyasetinden sivil toplumuna, sokaktaki insanına herkesin sürekli birbiriyle didiştiği, itiştiği, aşırı milliyetçiliğin kol gezdiği bir “Linç Cumhuriyeti”ne. (Linç Cumhuriyeti deyince, İsveç’te yaşayan sanatçı Hakan Akçura’nın 17 Ocak 2010’da Birgün’de yayımlanan ve Türkiye genelinde 1992’den beri gerçekleşen veya kalkışılan linçlerin illere göre dağılımını ve Türkiye haritasının nasıl kan kestiğini gösteren sarsıcı çalışmasını anmadan olmaz).

Salı günü Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nin Türkiye genelinden ve Diyarbakır ile çevresinden gelen sivil toplum örgütlerini buluşturduğu toplantıya katılan yerel örgütler, aslında kendi dertlerini dile getirirken barış sürecinin de ne denli ciddi biçimde sekteye uğradığını ortaya koyuyordu. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Sekreteri Burhan Zorooğlu’nun, “1990’lardaki konsept, farklı şekilde uygulanıyor” sözleri, maalesef, ortadaki tabloya bakılınca gayet doğru gözüküyor. İHD’nin Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey’in KCK operasyonları çerçevesinde tutuklandığını da hatırlatmak gerek.

Toplantıda, Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde gözaltına alınan, mahkûm edilen çocuklar, hapishanelerdeki kötü koşullar, tedaviye muhtaç olduğu halde gerekli bakımı alamayan mahkûmları anlatan karanlık bir resmigeçit dile getirilirken, BDP İl Başkanı Mehmet Ali Aydın’ın, ifade vermeye çağrılmışken tutuklandığını sonradan öğreniyorduk. Diyarbakır’da hemen herkeste bir karamsarlık, bıkmışlık, yorgunluk vardı.

Oysa aynı gün, güzel şeyler de oluyordu. Mesela, Vali Avni Mutlu ile sivil toplum örgütleri temsilcilerinin görüşmesinde son derece olumlu, iletişime açık bir hava vardı. Mutlu, devletin dinlemeye çalışan, çözüm bulmaktan yana yüzünü yansıtırmışçasına bir tavır içersindeydi. Keza, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in kendisini ziyarete gelen gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcilerine özellikle dikenlerinden arındırılmamış olarak verdiği kırmızı güllerle beraber ilettiği mesaj da yapıcıydı. Baydemir, “Bu ülkede herkesin işi zor. Hükümetin de, BDP’nin de, Genelkurmay’ın da işi zor, PKK’nin de işi zor. İşi kolay olan kimse yok. Dolayısıyla, bana göre, bu işi zor olanların tümünün, aklın yolunu vicdanın yoluyla ortaklaştırması lazım” diyordu. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi gösterilerde, polise taş attıkları iddiasıyla 13 çocuk hakkında hazırlanan iddianameyi iade etmişti.

Ancak, Diyarbakır’da genel olarak olan bitene bakınca, anlaşılan o ki, Türkiye, bazı “en”lerinden vazgeçmek istemiyor. Ocak sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin açıkladığı verilere göre Türkiye, 1959 ile 2009 arasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni “en çok ihlal eden ülke” oldu. 2009’da da, AİHM’in aleyhine “en çok karar verdiği” ülke olmayı başardı. Bu dönemde verilen toplam 1625 aleyhte hükmün 347’si Türkiye içindi. En çok ihlal edilen hak, adil yargılanma hakkıydı. Aynı şekilde, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele konusunda da Türkiye’nin çarpıcı bir “başarısı” vardı.


Balyoz soruşturması çerçevesinde gözaltına alınan emekli ve muvazzaf askerlerin sayısının 49’a yükselmesi, ilk kez bu kadar ciddi “askerî” gözaltıların olması, Türkiye’nin İspanya ve Yunanistan’ın cuntacılardan kurtulma tarihini anımsatan bir sürece girdiğinin işareti sayılabilir. Ama, bu süreç, siyasi bir satranç oyununda kozların paylaşımından değil, insan haklarına duyarlılıktan kaynaklanmalı. Bunun için de, toptan bir şekilde, özellikle Kürt sorununa yönelik olarak, bir an önce insan hakları ihlallerini durdurmak gerekiyor.

Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?

Birgün gazetesindeki serüvenimin son eksik halkası olan “Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”, Richard Hamilton‘ın pop art’ı başlattığı kabul edilen efsane kolajının bir türevi…

Richard Hamilton, “Just What Is It That Makes Today’s Homes So Different, So Appealing?”i (Günümüz evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?) 1956 yılında Londra’da Whitechapel Sanat Galerisi’nde açılan “This is tomorrow” (Bugün yarındır) başlıklı serginin kataloğu için yarattı. Özgün boyutları 26 x 24,8 cm. olan kolaj, serginin posterinde de kullanıldı. O günden bu yana birçok sanatçı tarafından türevleri üretildi.

Birgün gazetesine Baykuş’un bu cumartesi gününe tarihlenecek işi olarak yolladığım “Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”, geçen gün yayınladığım “Al bayrak” ile benzer gerekçelerle reddedildi ve yollarımız ayrıldı.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın imzasıyla bugün 28 Şubat tarihe gömüldü.

Üretimini 3 Şubat 2009 sabahı bitirdiğim “Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”i, EMASYA protokolünün kaldırılması nedeniyle, daha önce karar verdiğim gibi sözkonusu cumartesi değil, bugün yayınlıyorum.

Richard Hamilton’a saygı ve ülkem demokrasi mücadelesine selamımla…

"Al bayrak" ya da Birgün’le yollarımızın ayrılması üzerine

“Al bayrak”, Birgün’ün, kültür sayfa editörü Ali Şimşek eliyle “dava açılması da dahil olmak üzere bazı riskler taşıdığı”, “zaten para sıkıntıları içindeyken.. durup dururken ceza yeme saflığına düşmemek için” yayınlamayacaklarını ilettikleri, yerine başka bir çalışmamı talep ettikleri, geçen hafta cumartesi gününe tarihlenmiş sıradaki Baykuş işimdi. Cumartesi gününden bu yana neden yayınlanmadığını öğrenmeye çalıştığım bu çalışmama dair reddi ve yeni iş talebini dün öğrendim.

Yayın-yaratım çizgimde yoksayamayacağım, eksik kalmaması gereken bir iş olduğu için ve aynı zamanda dost bildiğim çevrelerde yaşantıladığımız otosansürleri “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek gizli kılmayı hiçbir zaman doğru bulmadığım için, hem “Al bayrak”ı burada yayınlamayı, hem de bu gelişmelere dair izleyenlerimi bilgilendirmeyi seçtim ve bu kararımı dün gazeteye ilettim.

Bugün, uygulamanın bir otosansür olduğunu düşünsem, onları eleştirsem de yine de Birgün’le çalışmaya devam etme istekliliğimi sürdürdüğümü de iletip yeni işimi gönderdiğimde ise, onun hakkında da benzer gerekçeyle “yayınlanamayacağı” bilgisi geldi. Artık onlar açısından da, benim açımdan da, birlikte çalışmanın olanaklı olmadığı ortadaydı. Bu da iletildi. Bence -ne yazık ki- bizim için en iyisi de bu ortak karar oldu.

Baykuş’un Birgün’deki serüveni, ancak iki işimi, “Az kaldı” (Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası) ve Hrant: Üç çift gözbebeği‘ni yayınlamamı sağlayacak kadarmış.

Yukarda değindiğim, Birgün’ün ikinci reddine konu olan yeni işimi, önümüzdeki günlerde yine Open Flux’ta yayınlayacağım.


Yenileme: 

Birgün’ün ikinci reddine konu olan yeni işimi yayınlayınca buraya da linkini eklemem doğru diye düşündüm:  
“Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”

"Az kaldı"

Bugünden başlayarak Birgün gazetesinde bir görsel köşem var. Adı “Baykuş”.
Bugün Pazar ekinde yeralan ilk işimin adı “Az kaldı”.
Köşem bundan sonra, özel bir değişiklik nedeni olmadıkça cumartesi günleri yayınlanacak.

Az kaldı/Hakan Akçura/Ocak 2010 (Detaylı görebilmek, inceleyebilmek, okuyabilmek için üzerine tıklayın.)

Ek:Haritaya ne yazık ki eklenecek “gelişmeler”
Erzincan 17 Ocak 2010

Adana Kozan 31 Mart 2010
Tire 6 Nisan 2010
Samsun 14 Nisan 2010
Denizli 14 Nisan 2010
Bursa 16 Nisan 2010
Kayseri 23 Nisan 2010
İzmir 28 Nisan 2010
Sakarya 1 Mayıs 2010
Samsun 3 Mayıs 2010
(Muğla-Milas 6 Mayıs 2010)
Antalya 7 Mayıs 2010
Manisa-Demirci 3-8 Mayıs 2010
Muğla 14 Mayıs 2010
Ankara 15 Mayıs 2010
İzmir 20 Mayıs 2010
Tekirdağ-Malkara 1 Haziran 2010
Tunceli 9 Haziran 2010
Şanlıurfa-Mardin Karayolu 11 Haziran 2010
Giresun-Tirebolu 27 Haziran 2010
Kütahya 12 Temmuz 2010
İstanbul 12 Temmuz 2010

İstanbul 18 Temmuz 2010
Bursa – İnegöl 25 Temmuz 2010
Hatay – Dörtyol 26 Temmuz 2010
Şanlıurfa – Suruç 25 Ağustos 2010
Bursa 10 Eylül 2010
Balıkesir – Susurluk 13 Eylül 2010
Bolu 25 Eylül 2010
Aksaray – Sultanhanı 25 Eylül 2010

Yenileme: “Daha da az kaldı!” (Eylül 2010)

Yenileme: “Bitmek üzere!” (Ağustos 2012)

Annem web kamerasından bana, işimin içinde nasıl yeraldığını erken saatlerde internet aracılığıyla göremediğim gazeteyi gösteriyor.