İstanbul Modern’in sansürüne karşı akan kampanya sürecinin şerhleri, "ama"ları, "hayır"ları




İstanbul Modern’in Gala gecesi için koşulsuz sipariş ettiği Bubi’nin Oturak adlı eserine şef küratörü Levent Çalık eliyle uyguladığı sansürün ardından, 94 sanat-kültür insanının imzaladığı bir basın açıklaması yayınladık.


Bu basın açıklaması ayrıca bir imza kampanyasına dönüştürüldü ve ben bu yazıyı yazarken toplam imzacıların sayısı 338 kişiye ulaşmıştı.


Bu basın açıklamasını evet, ben kaleme aldım. İki kanalda yaygınlaştırdım: Kendi e-mail listem, her katılanın yaygınlaştırıyorsa kendi listesiyle oluşan bir zincir ve Facebook’ta açtığımız bir çok katılımlı mesaj alanı.


Basın açıklaması yayınlanmadan önce imzasını kimi şerhlerle, “ama”larla veren kimi katılımcıların varlığından sözetmeli ve onların bu şerh ve “ama”larını onlara sözverdiğim gibi sırasıyla yayınlamalıyım. Ardından da, basın açıklaması yayınlandıktan sonra imzalarını çekenlerin gerekçelerini yayınlayarak bu blogumu sonlandıracağım.


Basın açıklamasının ilk metni yazılmadan önce:


Barış Mengütay:

Konuyla ilgili yazıları okudum da,

1. İğneden ipliğe her şeyin paralı olduğu, kımıldamanın bile ücretsiz olmadığı bu kurumun, arkasındaki devasa holdinge rağmen bağış eser isteyip satışa çıkarmasına icabet etmek doğru mudur?

2. İlgili yazılarda kurumun bu sansür uygulamasına gerekçe olarak eserlerdeki muhalif ya da sıradışı yapı ya da unsurlar sıralanmış. İyi de, kurum bu sanatçıların tarz ve duruşlarını bilmiyor muydu? O kadar orta yolcu ya da sistem yanlısı sanatçı dururken anılan kişileri seçmesi, meselenin onların tarzlarıyla ilişkisini zayıflatıyor. Sistem kültürü, muhalif görünümlü çalışmalarla besleniyor. Kimse kendisini kandırmasın. Birinci cumhuriyet sonlandırılıp ikincisi kurulurken anarşizan birinci cumhuriyet eleştirileri ikinci cumhuriyetçilerin değirmenine iyi su taşıyor. Yan etki olarak da müttefikleri olan “mütedeyyin” kesimlerin “manevi” duyarlılıklarını işaret ediyorlar, o kadar. İkinci cumhuriyetin organik aydın ve sanatçıları bu “küçük” yan etkiyi görmezden gelivermelidirler (!).

3. Bu etkinlik bazında ; sansür gündeme gelmese sanatın piyasalaştırılması yine gündeme getirilecek miydi?

[İlk] UPSD bildirisi demiş ki;

“Sansür”, sanatçı ve onun eserini topluma taşıyacak mecranın, yani müze, galeri, yayın, görsel “sunum anlaşması” yürürlüğe girip, yapıt halkla doğal akışında buluşacakken yapılan dış müdahalenin adıdır. Yani “bir hükümet, bir içişleri bakanlığı, bir kültür bakanlığı, bir belediye bir esere müdahale edip ‘sakıncalı’ yargısı ile toplumda buluşmasını engellediği zaman bir sansürden söz edilebilir.”

Bu durumda, siyasi ve ekonomik geleceği kaygısıyla, hükümetleri rahatsız edebilecek eserlere müdahale eden ya da bu eserleri ortaya çıkaranları işten çıkaran şirketlerin yapıp ettiklerine sansür diyemeyecek miyiz? Bu bağlamda, idari erkin ve koleksiyonerliğe merak sardığı bilinen muhafazakar kesimlerin “duyarlılıklarını” tehdit olarak görüp eserlere müdahale eden piyasa aktörlerinin davranışlarına ne diyeceğiz?

Basın açıklamasının ilk metni yazıldıktan sonra:


Barış Mengütay:

Ben de Hakan Akçura’nın oluşturduğu metne imzamı atıyorum ancak küçük bir şerhi sadece buradan paylaşmak istiyorum: 

Metnimizde belirttiğimiz gibi, adı geçen kurumun ve küratörün çağrı yaptığı sanatçıyı tanıyor olduğu varsayımında bulunmak zorunda olduğumuz gibi, sanatçıların da ilgili kurumu ve belki de küratörü tanıyor olduğu varsayımında bulunmak zorundayız. Bu durumda sanatçıların Ezcacıbaşı Holding’in bir iştiraki olan ilgili kurumun topluma, sanata ve sanatçıya bakışını da dikkate almaları bir sanatçı sorumluluğudur. İş bu noktaya geldikten sonra sansür ve de sanat alanının piyasalaştırılmasını hatırlayıvermek eleştiriyi hak eden davranışlardır.  

Özgür bir sanat mücadelesi, o hedefe çok uzak olsa bile, sanatın metalaştırılmasına karşı verilen mücadelenin yolunda olabilmektir. Bu bağlamda, ilgili kurumun bu çağrısına icabet etmemek de bu olaydan çıkarılacak en önemli derslerden biridir. 
Ama imzam sabittir. Teşekkürler.

Ekmel Ertan:

“Ticaretin doğası olabilir mi?” bir soru değil bir işaretti, elbette. Söz konusu kurumun ve benzerlerinin aslında hangi zeminde durduğuna, dolayısı ile onlarla kurulacak ilişkinin hangi protokollere dayandırılabileceğine işaret ediyordu. 
Son yıllarda uluslararası kapitalizmin hormon etkisiyle kafaca değil ama bedenen gelişme gösteren kültür ve sanat dünyamızın nadide dükkanları olan bu kurumlardan ne bekliyoruz, demek istemiştim. Ama bu ticaretse de ticaretin özel bir alanı ve bu alanın etiği ticaretin genelinden farklı olmak zorunda! 

Bugün Türkiye’de sanat alanı bağımsızların dışında tamamiyle özel sektöre teslim edilmiş durumda. Bağımsızların etkisinin görünür olamadığını hesaba katarsak, bugün Türkiye’de sanatın tarifini yapan kurumlar tam da bu özel kurumlar. Tarif ettikleri sanat da -tüm modern, batılı veya alternatif imajlarına karşın- bu piyasada değeri olan ve piyasaya saygılı sanat. Dolayısıyla elbette her esnaf gibi kendi dükkanlarına sokacakları mala bir bakacaklar! Değiş tokuş edilen şey kavramlar ve düşünceler değil de objeler oldukça yani sanat dünyamızın kafası bedensel gelişimini yakalayamadığı sürece böyle.

Bu nedenle, kamu parası olmadan veya özel sektörün sanata aktardığı para kamusallaştırılmadan sağlıklı bir sanat ortamına sahip olmanın mümkün olmayacağını düşünüyorum. Özel sektörün sanata yatırdığı paranın kamusallaştırılması, iste ancak bu kurumlara toplumsal ve evrensel sorumlulukları olduğunu öğretmekle, bu -farklı- dükkanların esnaf kafasıyla ve etiğiyle işletilemeyeceğini öğretmekle mümkün. Dolayısı ile elbette beni de ekle lütfen Hakan!

Aykan Özener:

“Koltuğun iktidarı temsil etmesi, iktidarın “lazımlık” metaforuyla ilişkilendirilmesi radikal bir eleştiri olarak İstanbul Modern’in şef küratörünü telaşlandırmış olmalı… Hatta belki de bu yapıtın sunulacağı alıcı adayın iktidara yakın muhafazakâr sermaye olması da Bubi’nin yapıtının sakıncalı bulunmasını gerektirmiş olmalı” demiş bir arkadaş. 

Ben de olayın tam da bundan olmuş olabileceğine olan inancımdan dolayı, imzamın eklenmesini istiyorum.Teşekkür ederim.

“Burada sorgulanması gereken bir müzenin sanat yapıtını ticari bir mal gibi düşünüp ben bunu nasıl satabilirim? Müşteri (koleksiyoner) bunu alır mı? Müşteri bunu beğenir mi? yaklaşımı. Ancak şef küratörün bu yaklaşımını yadırgamamak gerekir. Çünkü İstanbul Modern’i kuran sermaye sahibi şirketin üyelerinden ve yakın zaman öncesi Fransa’dan Legion d’Honneur nişanı ile onurlandırılan koleksiyoner ve müze işletmecisi Oya Eczacıbaşı’nın şu sözü, müzenin sanata ve sanat yapıtına bakışını yeterince özetliyor. “Sanat işletmesinin herhangi bir işletmeden farkı yok aslında. Sadece ürün olarak sanat yapıtları var.”(3) 

Bu yüzden sanata ve sanat yapıtına endüstri ürünü olarak bakan bir müzenin işletmecisi ile çalışan bir küratörden bu tavrın gelmesi de yadırgatıcı olmamalı.”

Altına aynen imza atacağım başka bir görüşten alıntıdır.

Orhan Taylan:

Sanat alanının ve tüm ‘bigshow’ ların sermaye gruplarına devredilerek kamuoyunun demokratik denetiminin dışına çıkartılması, sanatçıların serbestçe sansür edilebilmesi için değil midir? 

O halde, bir sermaye grubuna ait bir sanat kurumunun sanatçıya sansür uygulaması, ‘normal’ değil midir? Elbette kurum, bağlı olduğu sermayenin mantığı ile davranacak, işine gelmeyene hayat hakkı tanımamaya çalışacaktır. Açık ya da kapalı olarak, ekonomik sistemin özneleri olan hepsi -müzeler, banka-sigorta kurumları, müzayedeciler- bunu yapmıyor mu? 

Pekiii, bu tür kurumların kendisini sansür etme hakkı ve yetkisi olduğunu bile bile eser veren bir sanatçının durumu, bizleri neyi tartışmaya yönlendirir?

Burada tartışılması gerekeni, tekil olarak Müze-Bubi olayı olarak görürsek, daha çok yılımız böyle bildirileri boşuna imzalamakla geçebilir.

İmzamı, Ekmel Ertan ve Barış Mengütay’ın görüşlerine de aynen katılarak eklediğim bu ‘şerh’ in tatışmalarımızı orta sahadan kurtarıp karşı onsekizin içine yaklaştıracağını umarak atıyorum.

Lebriz Rona:

Bir sanatçını ne yapıp, yapmaması gerektiğine karar verme cüretinde bulunan zihniyet içimi ürpertir. Bubi davet edilmiştir, bunu unutmamalı. Bunun şartı olamaz. Tek şartı olabilir o da eserini bağışlamasıdır. Sonra eserine bahsi geçen müzayedede yer verilmemiştir. Ortada büyük bir ayıp var ve değişiklik önerileriyle uygulanmaya çalışılan bir de, sansür var. Bubi Hayon da gerekeni yapmıştır. Hem yaptığı nüktedan eserden, hem de göstermiş olduğu tavrından dolayı Bubi’yi alkışlıyorum. Sanatçı kimsenin adamı olamaz!! Sanatçı sadece kendine hizmet eder. Beğenen takdir eder. Beğenmeyen beğendiği yönde eserleri tercih eder. Bu da onun özgür seçimidir. Tabi beğenilerin üstünde, günümüzde sanat eserinin katlanan bir meta değeri söz konusu. İstanbul Modern eseri kendi doğal akışına bırakmalıydı, hem davet edip, hem de sansürcü olmamalıydı. Metinde Bubi Hayon ve İstanbul Modern dışında başka bir isme yer verilmesinin, konuya vurgu yapmak adına daha doğru olacağını, ben de düşünüyorum. Dikkat çekilmesi gereken bu kurum ve yapılan muamele olması, bana da doğru geliyor. Ben de imzalıyorum.

Ali Akay:

Ben de metni beğenmemekle birlikte sansür açısından aynı fikirdeyim.

Bu şerh ve “ama”larla basın açıklamasının metni tartışılırken, benim yazdığım ilk metinde Levent Çalıkoğlu isminin fazlaca kullanıldığı, esas muhatabın İstanbul Modern’in olması gerektiğine dair -Genco Gülan ve Ferhat Özgür’den- eleştiriler gelince, şu cevabı verdim:

Levent [Çalık], sözkonusu olayda İstanbul Modern kurumunun edim-eylem-tavır-politika belirleyicisidir. O yüzden kurum adı her geçtiğinde ismi yazıldı. Son bölümde adının iki kez geçmesi ise çok açık ki Levent’ten çok kurumu uyarmak ve gelecekte şef küratörü kim olursa olsun, kurumsal sorumluluğunu hatırlatmak nedeniyle… Hedefin saptırıldığını ve bu kadar imzanın ardından metnin “bu yüzden” gözden geçirilip değişmesinin çok mümkün ve olanaklı olmadığını düşünüyorum. (…) Metnin ana vurgusunun Bubi ve Levent isimlerinden öte bir yere yapıldığı ve imzaların da bu vurguyu paylaşmaya dair olduğu kanısındayım.

Ama ardından sözünü ettiğim son bölümü değiştirerek, artık benden çıkıp imza atan herkese malolmuş ilk metindeki düzeltmeyi genel onaya sundum. Şu satırlarla:

Son bölümde yeralan, 

özrünü dilemeden ve “verili niteliğini değiştirmeden” aynı “Oturak”ı belki de bir başka gün sergileyebilecek Levent Çalıkoğlu’lu ya da Levent Çalıkoğlu’suz bir İstanbul Modern’de artık hiçbir sanatsal düzlemde yeralmak istemediğimizi açıklıyoruz. 

bölümünü,  

özrünü dilemeden ve “verili niteliğini değiştirmeden” aynı “Oturak”ı belki de bir başka gün aynı ya da farklı bir şef küratörle sergileyebilecek bir İstanbul Modern’de artık hiçbir sanatsal düzlemde yeralmak istemediğimizi açıklıyoruz.

diye değiştirmeye itirazım yok. Hiçbir imzacının da itirazı olacağını sanmıyorum.

Genco’nun [Gülan] ve Ferhat’ın [Özgür] problemini bu değişiklik çözüyorsa imzacılara sorup, onlar da aynı fikirdeyse, yaparım. Artık onlarca kişinin metni bu, tek başına karar veremem.

Genco Gülan, Ferhat Özgür ve onlarca ilk imzacı bu değişikliği onayladı ve ardından basın açıklaması en son haline geldi. Koyduğum zaman sınırının ardından, 26 Aralık 2011 günü de yayınlandı. Birbirimizden habersiz olarak Bubi de aynı gün bir basın açıklaması yaparak UPSD’den istifasını açıkladı.


Metnin yayınlanmasının hemen ardından üç katılımcı şu itirazları iletti:


Ekmel Ertan:

Hakan’ın düzelttim demesi ile metnin, Genco’nun [Gülan] uyarısı doğrultusunda duzeltildiğini sanmıştım. Bu güvenle metnin son halini okumadım. Ancak gördüm ki metnin sadece bir kısmı düzeltilmiş ama benim de katıldığım uyarının özü metne yansıtılmamış. Bu haliyle kurumu hedef alması ve kuruma seslenmesi gereken metin oldukça kişilelleştirilerek Levent Çalıkoğlu’na yönelmiş. Bu benim açımdan taktik ve teknik bir hatadır ve yapılan işi gereksiz ve kişisel bir saldırıya dönüştürerek etkisini ve netliğini kaybetmesine sebep olmuştur. Bilinsin istedim.

Başak Şenova:

Hakan, benim Ekmel’e katıldığım ve canımı sıkan kısım, metnin Levent Çalıkoğlu’na dair kişisel bir boyut almış olması, oysa benim de hedefim kurum ve meşrulaşmaya başlayan bu tür hareketler idi. Ama sen de haklısın, kimse bize zorla imzalayın demedi, imzalamadan doğru düzgün okuyup, tartmamız gerekirdi. Ben de bu konuda kendimle tüm gün hesaplaştım. Sonuçta ben de imzaladığım halde, bu şekilde düşünüyor olduğumun bilinmesini isterim.

Orhan Taylan:

Bir metne imza atarken şerh koymak, ‘sansüre hayır ama, bu tartışma biçimine katılmıyorum’ demektir ve eğer bu tür imzaları şerhsiz olarak yayınlarsan, imzacıları kontrpiye’ye düşürmüş olursun. Bana kalırsa, bu tür imzalar ya şerhleriyle birlikte yayınlanmalı ya da –metinde şık durmayacaksa- hiç yayınlanmamalıdır.

Bu üç katılımcı bu açıklamalarına rağmen metinden imzalarını çekmediler.


Basın açıklamamızı ilk Radikal ve Cumhuriyet sayfalarına taşıdı. Ardından UPSD, hem Bubi’nin istifasına, hem de bizim basın açıklamamıza cevap olarak iki basın açıklaması yayınladı. Her satırıyla Bedri Baykam’ın bağırsağından çıktığı rahatlıkla görülebilecek iki bildiri de, küstah dili, kişiselleştirilmiş saldırıları ve -örneğin imzacılar arasında sanat öğrencilerinin de olmasını küçümseyen tonuyla dışa vurduğu- sakil seçkinliğiyle, İstanbul Modern’in sansürünü yeniden onaylayan bir niteliğe sahipti.


UPSD bildirisinin hemen ardından ise üç sanatçı imzalarını geri çekti. Açıkladıkları gerekçeleri şunlardı:


Gül Çağın:

İmzayı attığımda amacım bir önemli bir kurumun küratörünün sanatçıya uygunsuz davranışına dikkat çekmek ve bu konuda organizasyonu sorumlu tutmaktı. 

Maalesef, bazı cevapları okurken kendimi geçmişten kaynaklanan çözülmemiş bazı  sorunların  çapraz ateşi ortasında buldum ve bu durumdan rahatsızlık duyuyorum. Bu imza kampanyasının hedefi sadece İstanbul Modern ile ilgili olmalıydı ve masaya başka çelişmelerin getirilmemesi gerekirdi. Kuşkusuz diğer sorunların ve sorgulamanin başka bir platformda cevaplandırılması ve sorgulanması gerekir. Her ne kadar hala Istanbul Modern’in  sanatçıya uygunsuz davranışını protesto ediyorsam da ismimim değişik çatışmaların parçası haline gelmesini istemiyorum.

Dolayısı ile adımı geri çekiyorum. Ortaya çıkan durum gerçekten benim için üzücü.

Ferhat Özgür:

Bu mektupla mesele beklemediğimiz ölçüde kişiselleştirildi, başka noktalara kaydı. Bir konuyu paylaşmak istiyorum. Birkaç gün önce her nasıl olduysa, son metnine yaptığım düzelti önerisini içeren mektubum, Facebook’tan bana ‘mesajiniz facebook alıcılarına iletilemedi’ gibi bir uyarı geldi. Bu durumda kimse o uyarıyı okumamış oldu. Yanlış anlaşılmayı gidermek için beklentimi yineliyorum. 

Hareket doğrudan doğruya sansürün kendisine ve müzenin bu yöndeki tutumuna olmalı/ olmalıydı. Levent Çalıkoğlu ismine vurgu yapılmaması gerekiyordu. Bir de bağlayıcı son cümleye katılmadığımı iletmiştim: Hiçbir sanatsal düzlemde İstanbul Modern ile aynı zeminde olmak istemiyoruz, gibi bir ifade. Ben derslerimi orada yapan, öğrencilerimi oraya götüren birisiyim. Tıpkı diğer mekanlara götürdüğüm gibi. Bu mail ne yazik ki iletilemedi. 

Kararım şudur: Ben sansürü protesto ediyorum, kurum olarak burada rol alan müzeyi protesto eden bir metne imza atıyorum, ama kişi ismine vurgu yapmamak kaydıyla. Hatta o mailimde ‘bu mailden yarası olan gocunur’ diyordum. Isim vurgusunun gereksizliğini hatırlatıyordum. Bunu samimiyetimle paylaşmak isterim. 

Dolayısıyla ingilizce duyuru ve yeni duyurularda bu duzeltinin yapılmasını isterim.

Özgür Erkök:

Hazırlanan metni tartışıldığı haliyle, yaşanan sansür durumuna ve tartışmalara karşılık hızlı ve toplu bir tepki vermek adına imzaladım. Ne var ki bu tepki UPSD’ninki kadar hızlı olamadı. Çünkü  metnin hazırlanma süreci durumun aciliyetine rağmen karmaşık bir hal aldı.

Yine de Hakan Akçura’nın girişimiyle hazırlanan metni imzaladım. Çünkü, metin grubundaki tartışmalar doğrultusunda, metindeki “İstanbul Modern”, “Bubi” ve “Levent Çalıkoğlu” isimlerine yapılan vurgunun giderilmesiyle, konunun  kişiselleşmesinin ve amacından sapmasının önüne geçileceği taahüdü verilmişti.

Kanımca mesele bu vakadaki tarafların ötesinde, daha geniş bir çerçevede sanatçı- kurum ilişkisi bağlamında değerlendirilerek, geçmiş sansür ve müdahale deneyimlerinin hatırlanmasıyla ve böylece gelecekte yaşanabilecek durumların da önüne geçilmesi amaçlanarak ele alınabilir. Birçoğumuzun sanat kurumlarına tabi olma üzerinden yaşadığı benzer ya da farklı ama tatsız tecrübeler var. Ne var ki bu gala olayına kadar bugünkü gibi böylesine bir insiyatif ortaya koyulmuş değil.  Bubi Havron da başına gelen sansürle ilgili kararsız bir tavır sergilemekteyken, taraflar suskunken ve olayın içeriği kulaktan kulağa, resmi bir açıklama, bir diyalog olmadan tartışılırken, şu anki haliyle durum çoktan başlangıç noktasının ötesine geçmiş durumda.

Bu sebeple -son yazışmalarda da geçtiği gibi- bu durumun “kişiselleşmesinin kaçınılmazlığına” katılmam mümkün değil. Çünkü bizlerin kolay kolay biraraya gelemeyip gerektiğinde ortak bir tepki veremeyişimizin, gecikmelerimizin önemli sebeplerinden birinin, yine bu kişiselleşme meselelerinden  kaynaklandığını düşünüyorum.

İstanbul Modern ve yetkilileri (müzede mesele üzerine yapılan tartışmaya bile katılmamışlarken) sanat ortamını belirleyici, yönlendirici bir iktidar merci değildir. Bir sanat kurumu iddiasındayken, sanatçıyla ve kamuyla ilişkisinin önemini gözardı etmiştir. Tartışmalarda diyalog kurucu, şeffaf bir tavır göstermemiştir. Bu nedenle “Hayal ve Hakikat” sergisinden işlerini çekme kararı alan sanatçıları sonuna kadar destekliyorum.

Bununla beraber metnin yayınlandığı şeklinde -tartışılmış olmasına rağmen-  bu düzeltmenin yapılmamış olması beni şaşırttı.

Ferhat Özgür’e ve Gül Çağın’a katılıyor ve metinde düzeltme yapılmasını talep ediyorum. Düzeltme yapılmadığı taktirde, metinden imzamı geri çekmek istiyorum.

Artık basına ve tüm muhataplarına yollanmış, kampanya linkinde yeni imzacılarını bekleyen, zaten uzundur benim olmaktan çıkmış bir metinde yeniden düzeltme isteyen bu üç katılımcının ismini blog sayfamdan ve kampanya linkinden çıkarmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Çıkardım, ilettim kendilerine…


Bu dökümü yayınlamak bu tür başarılı, çok katılımlı kampanyaların çok sık yaşanmadığı sanat kültür ortamımızda hem şeffaf duruşumun, hem de kayıt düşme sorumluluğumun gereğiydi. Ayrıca birçok katılımcıya sözümdü. 


Olabildiğince kendi düşüncelerimi katmadığım bu yazıyı, alabildiğine düşüncelerimi aktaracağım başka yazılar izleyebilir.


Son cümle niyetine, tüm katılımcılara ve hala katılanlara yeniden teşekkür ederek, sanatta sansüre karşı mücadelemizin gelişerek sürdüğünü, süreceğini yazmak isterim.

Reklamlar

"Al bayrak" ya da Birgün’le yollarımızın ayrılması üzerine

“Al bayrak”, Birgün’ün, kültür sayfa editörü Ali Şimşek eliyle “dava açılması da dahil olmak üzere bazı riskler taşıdığı”, “zaten para sıkıntıları içindeyken.. durup dururken ceza yeme saflığına düşmemek için” yayınlamayacaklarını ilettikleri, yerine başka bir çalışmamı talep ettikleri, geçen hafta cumartesi gününe tarihlenmiş sıradaki Baykuş işimdi. Cumartesi gününden bu yana neden yayınlanmadığını öğrenmeye çalıştığım bu çalışmama dair reddi ve yeni iş talebini dün öğrendim.

Yayın-yaratım çizgimde yoksayamayacağım, eksik kalmaması gereken bir iş olduğu için ve aynı zamanda dost bildiğim çevrelerde yaşantıladığımız otosansürleri “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek gizli kılmayı hiçbir zaman doğru bulmadığım için, hem “Al bayrak”ı burada yayınlamayı, hem de bu gelişmelere dair izleyenlerimi bilgilendirmeyi seçtim ve bu kararımı dün gazeteye ilettim.

Bugün, uygulamanın bir otosansür olduğunu düşünsem, onları eleştirsem de yine de Birgün’le çalışmaya devam etme istekliliğimi sürdürdüğümü de iletip yeni işimi gönderdiğimde ise, onun hakkında da benzer gerekçeyle “yayınlanamayacağı” bilgisi geldi. Artık onlar açısından da, benim açımdan da, birlikte çalışmanın olanaklı olmadığı ortadaydı. Bu da iletildi. Bence -ne yazık ki- bizim için en iyisi de bu ortak karar oldu.

Baykuş’un Birgün’deki serüveni, ancak iki işimi, “Az kaldı” (Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası) ve Hrant: Üç çift gözbebeği‘ni yayınlamamı sağlayacak kadarmış.

Yukarda değindiğim, Birgün’ün ikinci reddine konu olan yeni işimi, önümüzdeki günlerde yine Open Flux’ta yayınlayacağım.


Yenileme: 

Birgün’ün ikinci reddine konu olan yeni işimi yayınlayınca buraya da linkini eklemem doğru diye düşündüm:  
“Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”