Gelelim fasulyenin faydalarına…

Biliyorsunuz geçende Demirtaş Stockholm’e geldi ve çoğunlukla yandaşlarının doldurduğu bir salona konuştu. Ben de o konuşmayı kaydettim ve yayınladım, çoğunuz çok memnun oldu ve bazılarınız o’nun şimdiye kadarki en iyi konuşmalarından saydı ve ayrıca teşekkür etti. Sağolsunlar.

O kaydın sonunda hatırlarsanız, benim Demirtaş’ın resmi ve gayrı resmi korumalarının ardından seyirtip de girdiğim sahne arkası bir koridorda, ona yönelttiğim soru ve cevap da yeralmıştı.

(Sorum şuydu: İlhami Işık’ın (Balıkçı) dünkü demecini okudunuz mu? Işık, demecinde barış görüşmelerinin PKK’yle dolaylı ama bir taraftan da Öcalan’la doğrudan hala sürdüğünü, hatta önümüzdeki süreçte diğer Kürdistanî partiler ve Hüda-Par’ın bu sürece dahil edilmesi ihtimalinin olduğunu söylüyor. Bu konuda söyleyebileceğiniz bir şey var mı?

Cevabı: Spekülatif gibime geliyor. Hiçbirini teyid edebilecek durumda değilim. Görüşmelerin sürdüğüne dair somut hiçbir bilgi gelmiş değil bana.)

O kayıtta yeralmayan şeyler de olmuştu o koridorda, ardından, binanın dışında, sokakta. Günlerdir içimde kaldı, aktarayım istedim. Ardından da sözüme devam edeyim:

Demirtaş sorumu cevapladıktan ve ben onun ”birkaç sorum için bana ayırabileceği bir zamanı olmadığını” öğrendikten sonra, teşekkür ettim, başarılar diledim. Ben susar susmaz solumdan bir kadın sesi yükseldi:

”Sayın Demirtaş, ben de bir şey sormak istiyorum. Benim türkçem iyi değildir. Ben kürdüm, kürt doğdum, kürt öleceğim. HDP’li değilim ama buraya geldim, sizi dinledim. Uzun uzun partinizin propagandasını yaptınız ama savaştan bahsetmediniz. Orada bir savaş var. Bir kürt kadınının iki gün önce, çırılçıplak, işkence edilmiş, tecavüz edilmiş cansız bedeninin sokağa bırakıldığı bir savaş. Siz o kadına dair tek bir cümle kurmadınız. Siz savaşa dair tek bir cümle kurmadınız. Neden?!”

Hatırladığımca dedikleri bunlardı ve ben başından sonuna onu kayda aldığıma emindim. Kameramı cevap vereceğini sandığım Demirtaş’a çevirdiğimde, onun korumaları eşliğinde çoktan kapıdan çıkmış olduğunu ancak farkettim. Geriye kalanlar ise kadına doğru bağırıyordu, ayrı ayrı, tek tek: ”Çıkarın şunu buradan!”, ”O bu konularda hep konuşuyor! Şimdi bir şey demesine gerek yoktu!”, ”Seni buraya gelmene bunları diyesin diye izin vermedik! Defol!” ve anlayamadığım birçok kürtçe azar daha…

Sonra dışarı çıktım. Kapı önünde, ayakta düşünürken bir kadın yaklaştı yanıma, kısa boylu, kumral, sert ifadeli, bir yerlerden tanıdık. İsveççe: ”Kayıt yaptın mı?” diye sordu. ”Evet!” dedim, ”her şeyi kaydettim.” ”Umarım yayınlamayacaksın!” diye ekledi. Şaşkın döndüm: ”Anlamadım,” dedim, anlamaya başladım: ”Son, o kadının sorusunu mu kastediyorsun? Elbette yayınlayacağım.” dedim. O yine, bu sefer tane tane yineledi: ”U-marım… yayınlama-yı… düşünmüyorsun!” Dik dik baktı gözlerime. Biraz şaşkındım herhalde, bir yandan hala elimde olan kameramın objektif kapağını kapatıp, bir an önce onu çantama sokmaya çalışırken, içimden kendime: ”Hakan, uzundur tehdit edilmemiştin, reflekslerini yitirdin be yavrum!” dedim. Döndüm uzaklaştım oradan.

Sonra aynı akşam evde, çektiklerimi bilgisayara aktarırken farkettim ki, en son kaydım kendi soruma, aldığım cevaba ilişkin. Oğlumun kamerasıyla gitmiştim çekime ve acemilikle yanlış yerine, düğmesine basmıştım benden sonrasını, o kadını çekerken herhalde. Tehdit eden sevinecek diye düşündüm, akşam paylaştığım videoyu izlerken. Yeterince, gereğince korkmuş olacaktım gözünde.

Biliyor musunuz, aynı tehditçi kadın ya da o koridordaki bir başka azarcı PKK’linin, ondan bir gün önce ya da bir gün sonra, Stockholm’un merkezinde ”işgalci TC’nin Kürdistan’a saldırısı”nı protesto eden sürekli protestoculardan biri olduğuna adım gibi eminim. Üstelik elinde de, ”çırılçıplak, işkence edilmiş, tecavüz edilmiş cansız bedeni Varto’da sokağa bırakılan gerilla Kevser Eltürk’ün (Ekin Wan)” fotografını taşıyarak… Ne? Orada o fotografı taşıyan, neden mi koridorda Demirtaş’a sorulan o soruya, o sorulan sorunun kaydına itiraz eder, o kaydı ”yaptım” diye beni tehdit eder?

Dedim ya, gelelim fasulyenin faydalarına…

Demirtaş bana zaman ayırabilseydi soracağım sorular aşağıda. En başta, eski dostum yeni HDP milletvekili Filiz Kerestecioğlu olmak üzere, o’na yakın, sözü geçen birileri Demirtaş’a iletirse, o da cevaplarsa, o cevapları olduğu gibi yayınlarım:

Giriş:

HDP, uluslararası arenada, bildiğimiz, kendi sömürge halklarının ulusal bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini yürüten silahli mücadele örgütlerinin yanı sıra ya da onların siyasal kanadı olarak yarı-yasal ya da yasal faaliyetini sürdüren birçok oluşumdan farklı bir amacın partisi: Ortak vatan partisi olmak amacı, Türkiyelileşmek. Bir an için İrlanda’da Sinn Féin’in, yani adının çevirisi zaten ”Biz, kendimiz” olan bir hareketin ”Britanyalılaşma” temelli bir politikayı benimsediğini tasavvur etseniz, farkın boyutu daha gözle görülür hale gelebilir. ”Aslında, fark değil, saçmalık bu,” diyen de hiç az olmaz.

Kürt ulusal demokrasi hareketinin ezici bir ağırlıkla öncülüğünü üstlendiği, politikasını belirlediği, tümü oldukça küçük boyutta Türkiyeli ”sol” örgütlenmeyle yapılan bir koalisyonla varlık bulan HDP bir başka ”biz”i seçim propagandasının sloganı haline getirdi: ”Biz’ler Meclis’e”. 80 milletvekili ile Parlamento’ya girdi. O milletvekilleri, yine uluslararası arenada benzer herhangi bir ezilen ulus siyasal örgütlenmesinin kalkışmayı aklından geçiremeyeceği biçimde ”Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağı(n)a; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağı(n)a; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağı(n)a; [egemen] büyük Türk milleti önünde namusu ve şerefi üzerine” ant içti.
Açıkçası ben bu andı içmem. Bunu demem için de bir kürt olmam gerekmiyor. Neyse…

HDP’nin bu, her adımı Türkiye gerçekliğine özgü bir yararcılıkla beslendiği aşikar politikasına değilse de, seçimlerde ulaşmaya çalıştığı hedefine, kendi tabanı dışında birçok kürt, ben dahil birçok kürt olmayan vatandaş destek verdi. Kuşkularla, yeni umutlarla, acaba’yla, dizginsiz bir AKP düşmanlığıyla, başka bir yararcılık mantığıyla vs. Şu ya da bu nedenle…

Ben sömürge devletin vatandaşı bir entelektüel olarak, on yıllardır oyumu hep kürt ulusal demokrasi hareketinin temsilcilerine destek vermek için kullanmıştım. İlk kez çok zorlandım. Bu ”Türkiyelileşme” politikası nedeniyle.

Mızrak başından beri aslında çuvala sığmıyordu. PKK gerçekliğinden ve bu gerçekliğin gücünden bağımsız bir HDP’nin varlığını kabul etmeniz, çok iyiniyetli bir saf değilseniz, bu topraklarda mümkün değil. Eminim, bana aslında hak verirsiniz. Bu demek ki, o tümü oldukça küçük boyutta Türkiyeli ”sol” örgütlenmelerin HDP politikasını, PKK’nin iradesinden bağımsız değiştirebilmesi, eğer bu ”sözde değişim” PKK’nin işine gelmiyorsa olanaksız. Özde, HDP, PKK’den bağımsız bir siyasal örgüt olabilme olanağına ve aslında bence isteğine sahip bir örgütlenme değil. Her aklı başında insan, PKK’nin siyasal alanda ”bu kez” nasıl bir yasal politika öngördüğünü anlamak, kavramak için baktı bundan önceki tüm, çoğu sonradan kapatılan yasal siyasal örgütlenmelere. HDP’ye, ”Türkiyelileşme” yeni hedefi ya da iç koalisyonu yüzünden böyle bakmamak birçoğu için mümkünse de, benim için hala değil.

PKK, önderlik kurumunu, ideolojsini ve politikasını karanlık ve özgürlük düşmanı bulduğum bir yapıyken, en temelde haklı istemlerle yola çıksa da, kendi asal istemlerini bile bir kenara bırakan, bölgede harita çizebilme gücüne sahip aktör olabilmeyi öne almış, savaş boyunca binlerce sistem muhalifinin cinayetini işlemiş, çok kirlenmiş bir ”savaşın öte tarafı”yken, ben ve ben gibiler neden HDP’ye oy verir? Bu, öncelikle benim cevaplamam gereken bir soru.

Şundan: Kürt ulusal demokrasi hareketinin kazanımları, on yıllardır yerel yönetimlerde politika üreten siviller, Parlamento’da çok yoğun saldırı altında varlığını süren milletvekilleri, genel olarak yasal siyasal örgütlenmenin yaygın gücü olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti’nin barış ve demokrasi adına -sonuç verici olmasa da- attığı adımları atabilmesi olanaksızdı. Bu kazanımları PKK’nin savaşı değil, sivil politikanın dönüştürücü gücü sağladı. Zaten PKK de bu süreçte devletin gözünde ister istemez masaya oturulabilir bir savaş örgütü haline geldi. Ben ve sayılarının hiç de azımsanası olmadığını düşündüğüm diğerleri, on yıllardır sivil siyaset -de- yürüten kürt ulusal demokratlarının kendi özgürlük mücadelesinin niteliğini, önderliğini, yapısını da değiştirebilecek bir güce ulaşıp ulaşmadığını umut, merak ettik. Bu umudum ve merakım HDP ile de kısmen sürdü ve destekledim. Kısmen diyorum, çünkü Batı’dan da daha önce hiç istenmeyen oyları isteyen, gücüne güç katmayı hedefleyen, Gezi sonrası şekillendiğine emin olduğum ”Türkiyelileşme” politikasını, siyasal olarak kürdi bağımsızlık mücadelesinin sona erişi ve çiğ bir yararcılık olarak görüyorum. Tam da ülkesel düzeyde bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesinin güçlü önderliğinin olmaması gerçekliğinden kendine alan bulan… Öte yandan gözlemliyorum ki, birçok Türkiyeli ”sol” entelektüel ve aktivistin aynı boşluktan dolayı beslenemeyen duygularına, coşkusuna, renkli kalabalıkları, etkin mücadelesiyle merhem olan kürt ulusal demokrasi mücadelesi, o başından teşne, eleştirmez, tapar, esrimiş insanları, ne yazık ki, bir yandan istediğince kullanıyor, bir yandan da onlara göstermekten kaçındığı bir küçümsemeyi taşıyor.

Eğer HDP, bu seçimlerde, kürt ulusal demokrasi mücadelesinin bağımsızlık eksenini yitirmeyen, ondan vazgeçmeyen yüzbinlerinden de destek aldıysa, ki aldığını biliyorum, ben en çok onlara benzerim. ”Bizlerin” desteği sizler için en kaygan destektir diye kabul edebilirsiniz, aslında bilirsiniz. Umurunuzdaysa bu destek, çevirin yüzünüzü bize ve cevaplayın isterim.

Sorularım:

1. PKK’nin önderlik kurumu, ideolojisi, süren savaşın geçmişinde işlediği insanlık suçları, uluslararası arenadaki kirli ittifakları konusunda, geçiştirmeyen, kapsamlı eleştirileriniz ve altını çizeceğiniz, ’bağımsızlığınızı tescilleyecek’ siyasal farklılıklarınız nelerdir? Verili politikanız gereği, sonucu, sizin ”sürmesini istemediğiniz” bir savaşı sürdüren iki taraftan biri olarak PKK’ye, kendi önderliğinin, Abdullah Öcalan’ın son siyasal söylemini, ”silahlı mücadelenin sona erdiği gerçeğini” hatırlatmaktan, tek taraflı ateşkese, tüm birliklerini ülke dışına çekmeye çağırmaktan sizi alıkoyan ne? Aslında ”baştan beri bağımsız olmamanız” ise nedeni, bunun itirafını yapıp özgürleşmeyi düşünmüyor musunuz?

2. 80 milletvekili ile, savaşın karşısında şehir şehir, yükselen bir yaygın barış mücadelesini örmekten sizi alıkoyan ne? Belki de isminizi ve bayraklarınızı gömüp, milyonlarca barış yanlısı insanla birlikte, devlete de, PKK’ye de ”Yeter / Edi Bese! Barış / Aşîtî!” diye bağırıp yürümekten sizi alıkoyan ne? Devletin gücünün test edilemeyeceğini düşünen savaş yanlılarıyla ”PKK devleti isterse tükürüğüyle boğar” diyen HDP’li Abdullah Zeydan arasında bir fark görmeyen beni, duymadığım farklı cümlelerle, eylemlerle ikna etmek umurunuzda mı?

3. Düne kadar, AKP hükümetine ve PKK’ye çağrı yapmaktan başka bu savaşı durduracak hiçbir şey yapmayan HDP, “Size savaş yaptırmayacağız,” dediği AKP savaş hükümetinde iki bakanlık karşılığında yeralırken, kendini, hükümete çağrı yapamaz hale getirdiğini farketmiyor mu? Teknik olarak savaşın, üstelik de devlet tarafında olduğunuzu düşünmüyor musunuz? Size verilen bunca desteğin, oyun karşılığında teknik olarak, siyasal olarak, artık akan kanın sorumlusu da olan bir zeminde, savaş hükümetinde yeralmak sizler için neden bu kadar önemliydi? Politikanızı ulaşmakta epey zorlanacağınızı sandığım yeni bir seçim başarısına, dolayısıyla seçimlere bir an önce  varmaya yönelik kuruyor olmanız, sizi olağanüstü atıl ve hesapçı ve giderek akan kana ortak olan bir siyasal hareket haline getirmiyor mu?

4. Yükselen savaşla birlikte PKK ve yanlısı tüm örgütlerin Barzani’ye yönelik etkin bir karalama kampanyası başlattığının da farkındasınızdır. Bu kampanyaya dair PKK’nin dediğinden farklı dedikleriniz var mı? Olabilir mi?

5. Ortadoğu ve Suriye’de yeni haritaların çizildiği, PKK’nin de birçok uluslararası ya da bölgesel gücün zaten sahip olduğu güçlere artık sahip olmaya başladığı ”aktif, güçlü aktörlük” konumunun, TC’ye karşı savaşı yeniden yükseltmesinin de nedeni olması, sizce mümkün mü? Süreci böyle okumanın mümkün olduğunu düşünseniz, PKK’ye karşı tavır almanızı sağlar mıydı? Bunu sağlayabilecek örgüt içi işleyişinizin varolduğunu iddia edebilir misiniz?

6. Geçende sorduğum soruya ve cevabınıza geri dönersek, eğer devlet ile Öcalan arasında doğrudan, PKK arasında dolaylı bir görüşme masasının kurulu olduğunu “bilseniz” bu bilgiyi bizle gerçekten paylaşır mıydınız?

7. O gün bana yönelen o örtülü tehditin içeriğine dair sizin diyebilecekleriniz ne?

Reklamlar

Dediklerim bunlarmış

Mayıs’tan Nisan’a Türkiye gündemine dair sosyal ağlarda yazdıklarım… Birarada.


Mayıs 2013

Hey siz! Gezi Parkı’ndakiler! Şaka maka Türkiye’nin ilk “işgal et! / occupy!” eylemini başlattığınızın farkında mısınız?

Umarım bu eylemi çoğulluğundan yalıtacak yöntemlerle “yeniden işgal”e ya da sahiplenmeye, tek renkli kılmaya çalışanları da kararlılığınız ve açık zihninizle, bilincinizle yola getirir bir uyanıklık, çoğulluk, şeffaflık, doğrudan demokrasi ve süreklilik sizle olur! Hep!

Devlet kötü saldıracak, haberiniz ola! Sıkı durun!

Binlerin ortak nefesinin, direnişin, haklı işgalin, konu dışı sloganlarla kararsızlaşıp nitelik değiştirmesi büyük tehlike.

Her siyasal yapının bu sıradışı olgunluktaki çoğul muhalefeti, pankartları, sloganlarıyla sahiplenme niyeti söndürülmeli.

Demokrasi düşmanı, sol görünümlü, faşist, bozguncu TGB, İP ve uzantılarının kışkırtma girişimlerine karşı uyanık olunmalı.

Binlerin ortak kararları almasının yolu konseydir, doğrudan demokrasidir. Bugün denenmiş gibi. Ne hoş! Umarım sürdürülür.

Taksim’de apartmanı, okulu, barı, dükkanı, sendikası, derneği olan herkes, o mekanların ismiyle katılsa işgale keşke…

Bu yemyeşil ülkenin tüm ağaçları, o ağaçları gözü gibi koruyan yerküre bilinci sizinle!

Kibrin insafsız kıldığı siyasal iktidar çok gördük. Birileri yerkürenin direniş bilincinin çok değiştiğini ise öğrenmeli.

Bu binlerce cesur ve kararlı insan elbet hep birlikte öne, hızla 100 metre koşsa ne değişir onu da öğrenecek!

Haziran

Bu haklı ayaklanmaya, özgürlük ve barış düşmanı, darbe destekçisi konumlarıyla yamanmaya çalışanları da püskürtme azmi dilerim.

Taksim Gezi Direnişi, tam bu uğrakta, doğanın, kentin, ülkenin karar hakkını neden, nasıl savunduğunu net, yalın dile dökmeli!

Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!

İsyanın kıvılcımını çakan, alçakgönüllü kararlı yüreklerini tanıdığım o bir avuç entelektüel, hedef ne ve ne değil, açıklamalı!

Hiç yüksünmeden, bu iş bizi aştı demeden, sorumluluk ve bilinçle! Herkese dinletmek isteyerek!

Bu isyan hedefine ne onuncu yıl marşlarıyla, ne kışladan, cezaevinden çıkarılmaya çalışılan generallerle varacak! Tam tersine!

Yoksa bizi daha derin bir karanlığın, sınırsız akacak kanın, savaşın beklemesi işten bile değil.

Onlarca videoyu izliyor, her sistem karşıtı eylemi kemalistler cumhuriyet mitinglerine mi dönüştürecek artık diye kaygılanıyorum.

Taksim zaferinden sonra, çok organize bir biçimde her yerde, her şehirde, hatta ülkede hızla boy gösteren başta TGB’liler olmak üzere aktif provokatörleri gördükçe kaygım salt -anlaşılabilir siyasal anti demokratik (genellikle) hasımlar olarak- kemalistlere dair olmaktan da çıktı zaten… Umarım korktuğum olmaz!

Erken bir saptama: #occupygezi yerkürenin en kitlesel, nitelik sorunlarını hızla çözmeye aday ve devletin muhatap aldığı ilk işgal eylemi!

#occupygezi ‘nin bu niteliği savaştan ve asimilasyondan yana statükonun yeniden inşası derdini taşıyan her derin gücün iştahını kabartıyor.

#occupygezi yeni özgür yerküre muhalefeti kültürüyle, kuşanmadığı, hedeflemediği o yaygın, hiyerarşisiz örgüt yapısının tohumunu da taşıyor.

Yarın, onurlu, uyanık, zeki perspektiflerle dolu, alçakgönüllü, sorumluluk bilinci yüksek, etkin #occupygezi kolektif liderliği ihtiyacımız!

Erdoğan, ülke çapında seçim turuna çıkma ihtiyacı duyuyorsa bir seçimin uğrağında olduğundan ya da olduğumuzu hissettiğinden. Ya da ikisi de.

Erdoğan sadece püskürtüldüğü o en büyük kentin o en büyük meydanını zorla, kanla yeniden devralmak için destek ihtiyacında, turunda. Gaflet!

Var ya, bu görüşme çağrısına adıyla sanıyla devletin diz çöküşü denir, eğer doğru okunur ve dik durulursa… Paçası tutuşan devletin, bunca deneyimiyle, ne kadar acemi kaldığının seyri önümüzde akan… Kurulduğundan beri bu devlet hiçbir meydanını, üstelik barikatlarla çevrili olarak devletsiz kılmadı. Unutmayın.


Polisten kurşunun gelmediği, sistematik işkence, hapis ve darbe tehdidinin olmadığı zamanın ilk isyanı en büyüğü oldu.

Devlet hızla öğrenecek. Ötesi Gezi öyle bir şey ki, dünyaya ders veriyor: Zulmün de özgürlüğün de yeni şafağı.

Bence ortada bir tuzak varsa, ki çok mümkün ve Gezi izler, hazmedemezse tükürecek ve n’olacaksa olacak.

Diliyor muyum, uyduruyor muyum ben de bilmiyorum: Evinde kalpaklarıyla bekleyen bunca ırkçının hevesi de kursağında kalacak.

“Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!” Aynı yerdeyim.

Şimdi, tam da bu insanlık dışı kör şiddeti seçmişken iktidar, görev BDP’de. Bu şiddeti, keyifle, direnişin niteliğini dönüştürmek için kullanacaklara set örmek, tek sizin elinizde. Genellikle anlaşamadığım önderinizle ilk kez aynı yerdeyim. Siz? Sembolik katılımınıza bakılırsa cevap “hayır”. Özgürlükçülerle eski oligarşiden yana olanlar paydası ortak diyen yöneticilerinize bakılırsa cevap “hayır”. “Türkler yıllarca kürtler ne çekti, anlasınlar,” demek tek sözü olan kanaat önderlerinize bakılırsa cevap “hayır”.

Olası tüm oyunları bozup, isyana sahip çıkıp, Gezi’yi koruyup direnişin eksenini ve “barışı” korumak elinizde.

Katılırmış gibi yapmaktan vazgeçip katılmak mı, bu Kürdistan’ın sorunu değil deyip izlemek mi size onur verecek? Gün geldiğinde, direniş ırkçı savaş destekçilerine yaradı işte, deyip haklılığınızın keyfini mi çıkaracaksınız? “Bu direnişin ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelerin denetimine girmesine izin vermeyeceklerin,” başında BDP gelmiyor mu? BDP kendini Öcalan’ın işaretlediği “Türkiyeli demokrat, devrimci, yurtsever ve ilerici çevreler”e katmıyor mu? Direniş bu geceden itibaren ülkeyi saracaksa güç vereceğiniz, koruyacağınız hedefi sahip çıkılası değil mi?:

“Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!” “Demokratik Anayasa! Demokratik Cumhuriyet!” Bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

“Çadırımız basıldı, Sırrı’ya söz hakkı verilmedi,” diye küsmeye çok hazır ruh halinize bakılırsa cevap “hayır”. “Kürtler, meydandan, ırkçı kalabalıklarca ‘teröristler dışarı!’ diye bağırılarak kovuluyorlar”mış.

Oysa bu iş meydanı çoktan aştı. Kürtler de aslında, o ırkçıları, değil meydandan, direnişin asıl sahipleriyle birlikte ülkenin tüm direnen sokaklarında kovalayabileceğini biliyor. Soru: neden önderlerine sırt dönen yöneticilerini dinliyorlar?

Kutluğ Ataman, Amanpour’u cevaplarken o dahil görüşmecilerin direnişçilerin temsilcisi olmadığını söyleyerek ahlaklı davrandı. Ama referandumu olumlu alternatif olarak savunarak temsilcisi olmadığı bir direnişin seçimi, isteğine karşıt bir görüşe sahip çıkmış oldu. Bunu bağımsız fikir sahibi olarak değil, Erdoğan’ın seçilmiş görüşmecilerinden, “kaygılılardan” biri olarak, görüşme ertesinde yaptığı için de, ister istemez Gezi’ye karşı hükümetten taraf oldu. Oysa, seçilmemiş olduğunu vurgulama ahlakı, en azından tarafsız kalabilme ahlakını beraberinde getirebilmeliydi.

Temmuz

Gezi direnişi şaşkını AKP çalıştayından korkutma ve sindirme yöntemleri çıkmışa benzer. Bu, hala şaşkınlıklarını atamadıklarının göstergesi.

Gezi Direnişi, ruhundaki sefaleti bugüne kadar saklamış herkesi, artık “olamadıkları” yerden açığa çıkarması ile de anılası bir nitelikte… Kastettiğim ruhu sefil ve tam da aradığı manipule edilesi eylem zeminini bulanlara ne prim, ne de olanak veren o niteliği ile ilgili değil. Şaşılası, öğrenilesi, değer verilesi, değişerek katılınası bir “yeni”yi içine almaktansa, tüm zehrini saçmayı seçen bir sefillik kastettiğim.

Bin aynadan Gezi’yi dinlemek çok hoş ve heyecan verici. Dostlardan, forumdan, yeni arkadaşlardan, bizzat sokaktakinden, yolda yürürken, kahvede otururken, vapurda yolcuyken yanındakilerden, bizzat polislerin sohbetine kulak kabartarak… Kadınların daha bir omuzlarını geriye ata ata yürüyüşlerindeki o inanılmaz yaygın tattan, gençlerin üç hızlı cümle kurduğu ve ardından dinleyenlerle birlikte durup etrafı sakince seyrettiği, sonra karşısındakine dönüp güldüğü tanış olmadığım enerjilerinden… Adalar’daki foruma katıldığı anda “hoşgeldin komiser” diye karşılananın, söz nerede kaldıysa oradan devam eden tartışmaya karşı yüzüne, diline hiçbir hazır cümle, tavır yerleşemeyişinden. On dakika oturup çaresiz gidişinden… Zeka, beceri fışkıran sokak sanatından…

Ağustos

Şu an süren Roboski’li aileler ve Erdoğan, Atalay, Ergin buluşmasını, üç kamerayla belgeliyor olmak isterdim.

Ergenekon Davası, Türkiye’de asker-sivil-mafya ayaklı derin devletin kapsamlı -ama yetersiz- yargılandığı ilk davadır. Dava sürecinin Fırat’ın ötesine geçememesi ya da verili iktidarın yeni, olası ittifaklarını içermemesi bu niteliğini silmez. Demokratik cumhuriyetin tesis edilmediği bir ülkede hiçbir siyasi dava süreci ideal adaletliliğe sahip değildir, olamaz. Bu davanın ağır cezalarla sona ermesi, demokratik cumhuriyet yolunda bir kazanımdır. Tümüyle kabulümdür. Ötesi hedefimdir. Ötesi, Çiller’lerin, Ağar’ın, benzerlerinin, JİTEM’in ve kirli savaş tüccarlarının yargılanacağı bir yarın cümlesidir. Verili iktidarla savaşımın, bu hesaplaşmamın dışında, hakettiğince kendi bağlam ve zemininde akan niteliği zihnimi karartmaz

İktidarın Haberal ile yaptığı anlaşma, uzlaşma ne ise, çürük leş kokuyor. Hep kokacak!

Dezenformasyon kaynaklarını, yalan ortaya çıksa da takipçilerinde yarattıkları etki daha da yayılsın diye sürdürdükleri suskunluktan tanıyın. Bu çok profesyonel bir suskunluktur. Geçirilen her anda dezenformasyon bir başkasının mesajına, sayfasına eklenir, bilen, isteyen, bekleyen.

Kürkçü’nün destek verdiği yere sevinmem, Gezi sürecini “seçimler” gibi bir derde, niteliğini söndürecek bir hedefe kilitlemesini tehlikeli bulmama engel değil.

Bu aralar en midemi bulandıranlar ise Rojava dezenformasyonlarının etkin kaynağı ya da yayıcısı olmayı “seçen” kürtsevmez türkler.

Barış süreci düne kadar cayır cayır yazan yüzlerce PKK’li ve destekçilerini sessiz kıldı. Neden? PKK değil mi barışan ve seslenmesi gereken? Yazık değil mi bu sessizliğin şişip şişip de zehirli bir hal alması ve sadece cayır cayır dezenformasyona dönüşmesi! Bu durum ne anlatıyor?

Kutluğ’un pespayeliği bir yana da, birileri için, Koç’a koç yumurtası atarak devrimcilik yapmaktan Koç götü yalamaya mı döndü iş diye de bayağı meraktayım.

İsveç’teki ırkçılık karşıtı hareket genellikle ateistlerden ve hıristiyan kökenlilerden oluşsa da elbetteki epey müslümanı da kapsar. #hijabupproret’e (türban isyanı: İsveç’te türbanlı gebe bir kadına yönelik ırkçı saldırıya karşı türbanlı portrelere dönüştürülmüş sosyal ağ avatarlarıyla anti-ırkçı sosyal eylem) anarşistlerin ve feministlerin yoğun katılımına, ırkçıların cevabı, alaycı, manipülatif saldırılar bugün. Öte yandan İsveç’te yaşayan kemalist beyaz türklerin yükselen “türban isyanı”na katıldıklarını, umursadıklarını hiç sanmıyorum. Hayat işte!

Devlet, aşağılanmayı kabullendiğin kadar barışacaksın derken PKK de kuşkum kadar güçlenirim mi diyor yani? Barış?!

Sıcak evlerinde cikciklerken çok yakında birkaç milyonumuzun yokolacağı bir savaşın doğmakta olduğunu belli belirsiz sezinleyen insanlarız.

Ne çok insan müsveddesinin karar verici mevkiye sahip olabildiği, yine de sefil köle bir ruh taşıyabildiği bir ülke!

Bienal’in/”Sergi’nin” bütünlükten/bütünlük_imgesinden yana kuşkusu/kaygısı varsa inanılmasa da anlaşılabilir de, niye var?

Şimdi, Bayık’a “Gezi’ye aktif katılmalıydık,” dedirten yazıklanmanın nedeni, “bazen yanyana olan o Atatürk ve Öcalan posterlerinden, çözüm sürecine katılım mesajı çıkarması” olunca, benim bile kafam karışıyor haliyle… Gezi, kemalist darbecilerin çözüm sürecini baltalama girişimiydi diyen zihin fukaraları ve Gezi’ye aktif katılmamayı kemalistlerin varlığına bağlayan kürtler bu işe ne diyecek, hiç bilemedim.

Eylül

Arcayürek’in -Emine Erdoğan’a dair- yazdıkları 85’lik bir kemalistin yalnız, güçsüz sayıklamaları değil hala milyonlarcasının tam da o kelimelerle düşündüğü şeyler. Arcayürek başörtüye sokakta şu ya da bu kadar sessiz kalabilse de o’nun devlet protokol giysisi olabilmesine dayanamayan o milyonların sesi.

Öte yandan yeni olan, aynı kemalist köklerden gelse de bu ayrımcılığa düşman, laik, dindarlıktan uzak milyonlarca dost genç de var ülkede. Birçok yeni, şaşırtıcı yetkinlikte özgürlükçü özelliğinin yanısıra bu ayrımcılıktan da çok uzak niteliğiyle Gezi’nin hakim damarı umudum! Bu ayrımcılığı paradoksal olarak kullanan AKP’nin anti demokrat politikasına özden karşı olan dindarlar Gezi’nin bu damarıyla aslında dost!

Dünya Suriye’ye saldırı karşıtı eylemlerle günü geçirecek. Olası saldırgan, olası hedef, vatandaşlarının çoğu saldırıya karşı ülkede tık yok! Bugün niye Türkiye’nin her şehrinde milyonların katıldığı savaş karşıtı mitingler düzenlenmiyor? Düzenlenemiyor demesin kimse bana…

Umarım bugün Gezi Direnişi’nin kürt düşmanı, darbeci, ulusalcı, ajan kesimlerden, onların provokasyonlarından ayrışmaya başladığı gün olur. Buna yolaçması gereken, bunu dayatan her şey tek tek oluyor. Gezi, kolay gaza gelen, hassas ve öngörüsüz bir yapıdan hızla uzaklaşmalı. Kürt ulusal demokrasi hareketini Gezi Direnişi’nden kovmaya kalkan, AKP’nin iktidardan düşmesini, ordu yanlısı demokrasi düşmanı özleri ve bozulmuş 80 yıllık rahatları gereği isteyen ya da Esad’ın Muhaberat ajanı olmayı devrimcilik diye dayatan hiçbir gücün Gezi’ye hayrı yok.

Gezi, tam da bu aşağılık AKP iktidarına -ya da yerine gelecek benzerlerine- hiçbir yerelde istediğince at koşturamayacağını, ne toprağımız, ne suyumuz, ne yeşilimiz, ne havamız, ne barışımız, ne sokağımız, ne giyimimiz, ne yaşam biçimlerimiz, ne olduğumuz gibiliğe, ne ekmeğimize, ne eğitimimize, ne çocuklarımız, ne bedenlerimiz, ne yarınlarımız hakkındaki kararlara el uzatamayacağını, teker teker, yaygınlaşarak, sakin, usta, kararlılıkla öğreteceğimiz direnişimizin adı olmalı.

Paket, AKPseviciliğini beyansız, utanarak yaşayanlar ve anti-demokrat kemalistlerin, özgürlük mücadelesiyle arasını açacak. Bu iyi bir şey. Beyansız AKPsevicileri hazla “daha ne!” küstahlığını rahatça dillendirirken, anti-demokrat kemalistler ırkçılıklarıyla “and içmeye” başladı. 


Yolcu yolunda gerek! -mış gibi yapmanın ipliğinin çoktan pazara çıktığı bir ülke Türkiye. Demokratik cumhuriyet, özgürlük mücadelesine devam.

Ne kürt ulusu, ne gücünün farkındalığını bu yıl olduğu kadar tatmamış özgürlük ve demokrasi mücadelesi, yetinecek halde değil! Hayvan terli!

AKP, milyonlarca insanın geleceğini, sadece seslendirdiği değil, artık iktidara rağmen kurmaya başladığı ülkede “sadaka dağıtır” hale geldi. AKP artık gündemi belirleme, yönlendirme gücünü yitirdiğinin, milyonların çok gerisinde kaldığının farkında. Son şansını da bugün yitirdi.

Anadilde eğitim! Yerel yönetimlerde özerklik! Kirli geçmişiyle yüzleşen devlet! Suyu, toprağı, kenti, bedeni üzerinde bireyin karar hakkı!

Denetlenebilen, yargılanabilen devlet! Şeffaf, yerinden, katılımcı yönetim! Çokuluslu demokratik cumhuriyet! Barışın sürekliliği! Adalet!

Özel olarak da bu paket [hükümetin demokrasi paketi], kürt ulusal demokrasi hareketine verdiği hem yetersiz, hem belirsiz cevapla barışın sürekliliğine de tehdit…

Umarım kürt ulusal demokrasi hareketi bu düşkırıklığından çıkış yolu olarak savaşın devamını değil, kitlesel yaygın barışçıl direnişi seçer.

Gökçek, Tayyar, Bağış, Tuna’yla ses bulan bu iktidara kimse inanmaz. Deri değiştirmekte olduğunu iddia eden artık bağırsaklarını temizlesin.

Ekim

Verili “ortaya çıkarıcı, farkındalığı artırıcı” edimlere, çabalara, ürünlere sistem karşıtı denmesi kabulünü, ben dahil herkes terketmeli. “Müze Bir Muharebe Alanı mıdır?”‘ı izlemek zihnimi açtı. Gün bence yarattığın işle, “gösterilmek istenmemeyi, yoksayılmayı” hedefleme günü. Dokunduğun, konu ettiğin, “ortaya çıkardığın, farkındalığı artırdığın” şeyin ne olduğu artık olağanüstü önemde. Saf “tehdit” olabilmelisin! Sistemin yürümesini sağlayan şirket, kurum ve onların tüm vitrinlerine karşı değil, “sistemin yürümesini sağlayan şeye” tehdit olmak kastım! Kastettiğim sansasyonel bir tehditkar kimliğiyle, sansasyonel bir tehdit içeriği bulabilmek değil; uzun sürecek, başedilmesi güç emekler… İnsanlara, toplumlara, “yüzleşme”, “arınma” fırsatı ve “şifa” verebilmeyi hedefleyen her sanatsal emeğin, karanlığı, zehri deşmesi gerekiyor. Bu “yüzleşme”, “arınma” fırsatının, “şifa” ile “özgürleşmenin”, bu karanlığın kodları sayesinde yürüyen sisteme tehdit olduğunu düşünüyorum. Bu izlekte akmak, verili -çoğu dile getirilmeyen- kodları gösterecek, sorgulatacak, devreden kaldıracak bir kazıyı, emeği çağırıyor. Zor iş!

Her sanatçının biraz da tarihçi, arşivci, kazıcı, sosyal bilimci olması gereken, daha önemlisi “neden olması gerektiğini bildiği” bir izlek. Varsa güncel aktivist kimliğini sanatının içine doğrudan taşımak kolay çözümünden vazgeçmesi gerektiği, sakin, olgun, meraklı bir uğrak bu. Meraklı, çünkü kimsenin, ondan önce bilmediği, keşfetmediği, bilip, keşfettiyse susturulduğu, yoksayıldığı yoldan yürümeyi seçmekle ilgili.

Demirtaş, Bayık’ın “içsavaş tehditi”ni “barış hayali kırılan türk ve kürtlerin öfkesine ilişkin uyarı” diye tanımlıyor. Yersen! Ben yemedim.

Kasım

AKP – Cemaat gerilimi üzerine ahkam kesen çoğu gazeteci onlarca kişi son on yılda yüzlerce kez AKP’nin Cemaat’in partisi olduğunu yazdıydı. AKP – Cemaat gerilimi üzerine ahkam kesen çoğu gazeteci onlarca kişi “gerekiyorsa” yarın yine AKP’nin Cemaat’in partisi olduğunu yazabilir. Hayır, dün TC’yi “AKP eliyle Feto yönetiyor” diyen indirgemeci solculuk, yarın Cemaat’in CHP ile olası ittifakını desteklerse kıçımla gülcem.

SSÖ, “KCK’dan da, Ergenekon’dan da yargılanan eve gitsin. Toplumsal barış böyle olur” deyince faili meçhul çocuğu KCK’liler çok mu sevinmiş? Ergenekon suçlularının bazıları o cinayetlerin birinci elden sorumlularıdır yine de. JİTEM’in üst komutanları da. Yetersiz, eksik, kimileri hukuksuz yargılanmış olsa da Ergenekon ile KCK’yi aynı terazide tartmak edepsizlik bence. SSÖ, durumdan bir “toplumsal barış” çıkarabilme aymazlığına rehin KCK tutuklularının “özgürlük hakkı”nı masaya sürerek kalkışıyor. Dehşet!

Bence Öcalan – SSÖ/Kürkçü ittifakı “kürt halk önderi”nin en büyük düşünü yaşama geçirmek üzere: “TC sol cephe partisi.”

Nagehan Alçı ile ROK, medyanın içinde ve bu isimlere değer ya da ilgi verenlerin aynasında biriken irinin düzeyini gösteren ciddi örnekler!

Ordu aşığı CHP’nin, Cemaat karşıtı MGK tavsiye kararını imzalayan AKP’yi Cemaat’tan yana eleştirebildiği bir absürd zamana mı geçtik şimdi?

TC tarihinin en çok “diklik, diklenme, dik durma, dikine gitme” sorunu olan, “dikilesi, dik” başbakanıyla karşı karşıya olduğumuz günleri…

Aralık

Bir Numara’nın hala azımsanmayacak düzeydeki gücünün nedeni sadece sahip olduğu arşiv olmamalı. Balbay, ne zaman öpecekmiş Demirel’in elini?

Bu ülkede AKP’nin kıçını çok bir mağdur ve demokrat bulup yalamak, ister istemez küstah sanatçı elitizminden soytarılığa terfi etmenin yolu.

Kendimi bildim bileli karşısında konumlandığım, bu emek, özgürlük, bağımsızlık düşmanı devleti hiç bu kadar “yönetemez” halde görmedim. O bağırsakları birbirine dolanmış haldeyken barış, özgürlüğün demokratik cumhuriyetini kurabilecek örgütlülüğe sahip olmak müthiş olurdu. Boğazına kadar yolsuzluğa batmış otokratik iktidara yaygın başkaldırı, yarınının garantisi için kürt demokrasi hareketinin desteğine muhtaç. Kürt demokrasi hareketiyse, bu otokratik iktidar ve bizzat kendi önderliği eliyle ilkesiz bir barış sürecinin felcine uğradığı günlerde… İpliği her gün yeniden pazara çıkan ve aslında bu otokratik iktidardan daha güçlü ve kara devlet refleksleri olan CHP’yle su içmeye gidilmez. Gezi’dir, CHP’lilerin partilerine inancının pek kalmadığı, AKP’lilerin önderlerine tapmaktan başka yollar aradığı bu günlerin yolunu açan. Temiz, şeffaf devlet, yerinden yönetim, halkların barışı, emek, su, toprak, kent hakkı, geniş demokrasi, özgürlük için başkaldırı olanaklı.

Bu ülke “her kürtaj bir Uludere’dir,” demek aklından geçemeyecek, diyemeyecek filan değil, rahatlıkla diyen bir Başbakan eliyle yönetiliyor.

Bence yakında Erdoğan’ın Putin ve otokrasisine hayranlığından değil Putin’in hayranlığından bahseder olacağız.

PKK kürt gençlerinin kendilerini yakması karşısında net karşı tavır almalı. Öcalan desteklercesine karşı çıkıyor, PKK medyası destekliyor.

Ocak 2014

Öcalan: Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Öcalan: 3 koldan paralel devlet çalışması var. Sıradan lobiler değil. Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar.

Öcalan’ın son alıntıladığım cümleleri Sırrı Süreyya Önder’in “sayın başkanına” itiraz etmediği 23 Şubat ’13 görüşme notlarından. Ne değişti? Kemalist kürt solunun kurdurduğu “kemalist değilmiş gibi yapmayı iyi bilmesi gereken kemalist türk solu partisi”nin özgür iradesi mi var yani?

2015’e bir kala ve belki de tam bu zamanlamayla kürt liderleri tarafından -devlete?- deklare edilenler “ırkçılığın milleti yok” dedirtiyor.

Herkesin ses kaydını dinledim. Birbirinden şerefsiz, beş para etmez adamlar hem kanımızı içiyor, hem kanımızı döküyor, salyalı kahkahalarla. Bu her biri birbirinden şerefsiz, kimisi inşallah’lı, kimi .mına koyım’lı milyon dolar sahiplerinin kıç yalayıcıları da bu medya maymunları… Kimi Afrika’da kuyu açarken burjuva besler, savaş başlasın diye konferans düzenler, kimi rüşvet yiyerek belediye, ülke yönetir. Sülük bunlar! Evine ekmek götürebilme, çocuğunu sevindirebilme derdindeki, biraz daha fazla adalet, özgürlük derdindeki milyonların kan emicileri bunlar.

Şubat

[Öcalan’ın] Sorgu videolarına dair KCK-BDP-HDP, önce gladyo montajı, sonra da Öcalan dahil tümü “ne olmuş? baştan beri biz zaten bunları dedik” mi dedi?

“Hükümet istifa”, göbek havası ritmiyle “Hırsıız Tayyiip Erdoğan!” filan diye bağırmak yerine, net hedef ve sloganlara ihtiyacı var sürecin. Milyarlarca doların hesabını, Erdoğan’dan, ülkenin her karışına yayılarak sormak, AKP’ye fark atacak bir barış savaşçısı olmaktan geçiyor. Çok kirli, çok kanlı, çok it izinin at izine karıştığı günler bekliyor üstelik bizi. Hesap soramadan biz, gidecek o milyarlar yerine… Kendi adıma, ne Cemaat denen irinli fıçının, ne de gelişmelerden çok memnun o demokrasi, barış düşmanlarının askeri olmayı hiç düşünmüyorum. Kullanılıyoruz kelimesini daha erken telaffuz etmek, sanki içerde olduğundan daha kolay “dışarda”, bu tuhaf “dışardan gören” perspektifle… “Elimde başka bir olanak yoksa”, demokrasi ve barış için kullanmak istiyorum bu birbirine dolaşan bağırsakların kavgasını. Bok dolu içleri!

Örgütsüzken, kürt ulusal hareketi “barış adına” ikircikli, AKP destekçilerinin kızgın köle soluğu ensedeyken “net” ayaklanmak gerek! Ki zor!

Neden kimse, başta kürt ulusal demokrasi hareketi, Erdoğan’ın elinden barış sürecine dair o yalan silahı “almaktan” sözetmiyor? Bugün Öcalan’ın özgürlüğü, genel af, özerklik için neden salt siyasal, yığınsal, etkin mücadeleden değil de hala silahtan sözedebiliyoruz? PKK, KCK, BDP, HDP, “kürt ulusal demokrasi mücadelesi hedeflerine silahlı değil siyasal, sivil mücadeleyle ulaşacak” dese ne kaybeder? Bu saatten sonra her yeni kürt ve türk gencini öldürecek bir silahlı kalkışmayı sürekli askıda tutmak ne kadar koşullara uygun, anlamlı? Barış sürecine dair üzerine düşen adımları atmayan AKP’ye karşı elde tutulan o tehdit ne kadar kullanılası, ne karşılığı var Kürdistan’da? “Yetti! TC üzerinize düşen adımları atmadı. Tüm gerilla güçleri savaşa yeniden başlıyor!” dese PKK, kim bu barış soluğunu almışken “peki” der? Çok açık değil mi Kürdistan’a yayılan ve gayrıresmi özerkliğe neredeyse karşılık gelen örgütlü mücadelenin, tek tek tüm hedeflere ulaşacağı? Kürt ulusal demokrasi hareketi, kendi geleceğini, bu ülkenin geleceğinden bağımsız mı, onla birlikte mi kuracağına aslında karar verdi mi? Neden HDP’nin türk sol hareketleriyle girdiği ittifakın, kürt ulusal demokrasi hareketini yaymaktan başka anlamı olmadığına inanıyorum? Neden HDP’nin kullandığı tüm genel demokrasi söyleminin “kürdi” bir dudak bükümü ile telaffuz edildiğini düşünüyorum? Bende mi sorun? Yoksa? Kürt ulusal demokrasi hareketine 17 yaşından beri destek veren biri 51 yaşında “sıra sizde aslında” deme hakkına sahip mi? Türkse de…

Mart

Demokratik bir Cumhuriyet! Berkin Elvan, Ceylan, Uğur’un anaları, Cumartesi anneleri, Roboski anaları, Rakel’e, on binlercesine borcumuz…

Biz tüm ibneleri kulağından tutup sikip atacak bu Muammer Güler lümpen ağzı bu ülkede hükümet kaldıkça 10 Gezi az!

Öyle bir ülke ki geleceğine dair gerçek bir umudu verebilecek ve ne yazık ki olmayacak tek şey, 2015’te türklerin ve kürtlerin ortak özrü.

Gezi’nin yerelde hiyerarşisiz karar mekanizmaları yaratma deneyimini geliştirip yeryüzü için muhalefetle birleşmesi umudum hala baki ama zor!

Reel politika ile tüm kanatlarımızı bağlamayı nerede ise başardılar.

Vahim bir komedi: Çok değil bir yıl öncesine kadar Cemaatçi AKP ve ABD’ye düşman kemalist ulusalcılar, üç aydır Cemaat,şimdi ABD ile gülüyor.

Geçende gündeme gelen Yazıcıoğlu’nun elindeki kozmik Dink Cinayeti dosyasını Dink’in kardeşine verdiği açıklamasına aileden cevap geldi mi?

Ben öyle gönülden desteklemiyorum HDP’yi. Gezi potansiyelini kendine kanalize etmeye çalışan, Rıza Altun’un bugün dediği “PKK’nin, Türkiye hareketi olmaya dair kuruluş projesi” olduğunu düşünüyorum, pragmatist ve inorganik buluyorum.

Bileşenlerinin politikasında etkin, eşit yeralamadığını , batıbedepesi olmaktan öteye geçemediğini düşünüyorum. Ötesi, PKK’yi, bu barış sürecinde, silahlı mücadeleden vazgeçmesi gerekirken vazgeçmemesi, gerilla saldırıları tehdidini sürekli gündemde tutmasıyla, kendilerine tanıdıkları savaşma hakkını benim artık tanımadığım, yığınsal, sivil, özerkliği bile koparıp alacak bir halk ayaklanması hedeflemediği yerden paradoksal olarak barışı bitirebilecek en olası güç olarak görüyor ve eleştiriyorum.

Tüm bu düşüncelerime rağmen PKK’yi haklı istemler için karanlık bir önderlikle, maşist, stalinist bir örgütle, binlerce yiğit, gerilla, yonetici, entelektüel muhalif kürdün katili bir örgüt gördüğüm günlerde nasıl yine de BDP’ye -anarşistliğimle- oy vermişsem, şimdi de HDP’ye verirdim, verebilsem.

Egemen, işgalci ulusun entelektüelinin muhalif konumu (sadece “muhalif”) bunu gerektiriyor.

Üstelik Gezi ayaklanmasının reel politikanın çok dışında yayılma, karar alma, uygulama, mücadele etme zeminleri yaratacağına umudum varken ve bu umut zemini seçimleri çok umursamayacak diye içim rahatken…

Kürt ulusal demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ve biçimsel de olsa onla ittifak kuran Türk muhalefetinin her artacak oyu, mücadeleyi yükseltecek. Kürt ulusal sorununu çözmeyen ve kendi katliamcı ve yağmacı tarihiyle yüzleşmeyen bir Türkiye geleceği yok.

Türkiye ne görmedi, yaşamadı! Artık gerçek kurşun görmesi zor, askerin gölgesinde olmayan, barışı soluyan bir ülkenin kuşakları ise ilk kez “var” ve ne iyi ki onlar savaşmayı seçti, sokaklarda öğreniyor savaşmayı.

AKP’ye gerçek cevap bu bence. Yenilgiyi buradan hisseder o. İstanbullu bir sahtekar hırsız, Ankaralı bir faşist onu geçerse bilir ki o oyları verenlerin bir kısmı hala kazanabileceği türden insanlar.

Yeni imzalarla: Halil Savda ve barış yürüyüşçülerinin yanındayız!

Kaleme aldığım ve sanat/kültür çevrelerinde yaygınlaştırdığım kampanya metnini yeni gelen imzalarla son kez yeniliyorum. Bianet’te ve “Bariş için Vicdani Red” grubunda yeralan, imza kampanyasının “süren” bir kampanya olduğuna dair yanlış duyurular yüzünden -ya da sayesinde- imza verenlerin sayısı 168’e ulaştı. 

Bu kampanyayı, en kısa ve yaygın duyuru yapabileceğim kendi meslek alanımda yaygınlaştırdım ama bu yeni kattığım imzaların kaçının sanat/kültür çalışanı olduğunu artık bilemiyorum. Aslında bunun öneminin de kalmadığı bir aşamaya geçildiğini de düşünüyorum. Benim dışımda birilerinin daha geniş, yaygın bir destek kampanyasını başlatmasının belki de zamanıdır.

————-

Halil Savda ve barış yürüyüşçülerinin yanındayız!

Biz bu topraklarda on yıllardır süren kanlı savaşın tanığı ve mağduru olan sanat ve kültür insanları, Halil Savda ve diğer 
barış yürüyüşçüleriyle sınırsız dayanışmamızı duyurmak isteriz. 

Osmaniye’de kalkışıldığı gibi, bu haklı, anlamlı, özel barış yürüyüşüne engel olmak isteyecek her kurum ve kişi, barışa 
gönül veren herkes gibi bizi de karşısında bulacaktır.

Halil Savda’nın dediği gibi:

Kürt sorunu savaşla, daha çok güvenlik önlemiyle değil, daha çok özgürlük, daha çok barışla çözülebilir!
Savaş kaderimiz değildir, olamaz! Bu savaşı durdurabiliriz, durdurmalıyız!
Bu toprakların en çok ihtiyaç duyduğu şey barış! Tarafları çatışmayı durdurmaya çağırıyoruz!

O küçük bir adım attı; bu adımı hep birlikte çoğaltacağız!

Necati Abay, Altan Açıkdilli, Esra Açıkgöz, Gülsün Ağaoğlu, Ali Akay, Gökhan Akçura, Hakan Akçura, Nazire Akçura, Ayşe Kudra Akdeniz, Cihan Aktaş, Birhan Alakır, Tuğba Alakır, Hatice Altınışık, Gökçe Altunay, Fırat Arapoğlu, Faruk Arhan, Rana Arıbaş, Uygar Asan, Hatice Aslan, Mehmet Atak, Şule Ateş, Claudine Avetyan, Hasan Salih Ay, Sunar Kural Aytuna, Begüm Baki, Pelin Başaran, Pelin Batu, Kerem Ozan Bayraktar, Cihan Uzunçarşılı Baysal, Burak Baysun, Elif Bereketli, Ayşe Lebriz Berkem, Saniye Boran, Beyza Boynudelik, Ludmilla Büyüm, Canan, Derya Cebecioğlu, Banu Cennetoğlu, Semra Çelebi, Aydan Çelik, Özge Çelikaslan, Yalçın Çıdamlı, Kadir Çıtak, Bahar Çuhadar, Yetvart Danzikyan, İsmet Değirmenci, Nimet Demir, Hande Demircioğlu, Seda Demirdelen, Sinan Demirtaş, Suzan Doğan, Janet Durna, Betül Dünder, Erol Egemen, Gülsüm Ekinci, Cemal Ener, Aslı Erdoğan, Emine Uçak Erdoğan, Saltuk Erginer, Haydar Ergülen, Murat Ertel, Yücel Erten, Aynur Eryılmaz, Ömer Faruk, Sevtap Şahin Genç, Murat Germen, Yasemin Göksu, Mehmet Güç, Halime Güner, Arzu Filiz Güngör, Mahir Günşiray, Ayşegül Gürdal, Hakan Gürel, Defne Gürsoy, Birgül Hakan, Mustafa Horasan, Deniz Ilgaz, Zeynep Işıklar, Esin İdil, İnsel İnal, Fatoş İrwen, Şirin İskit, Barış Karacasu, Murat Kapkıner, Mustafa Kaplan, Deniz Karabacak, Esra Karataş, Erdal Karayazgan, Şule Kangüleç, Burak Karacan, Deniz Karakaş, Gülfem Kessler, Aysel Demir Kılavuz, Esra Koç, Vasıf Kortun, Erden Kosova, Mahmut Wenda Koyuncu, Rauf Kösemen, Yaşar Kurt, Bilal Lekesiz, Levent Pişkin, Murat Meriç, İnanç Mısırlıoğlu, Murat Morova, Serpil Odabaşı, Sevin Okyay, Demiray Oral, Ceren Oykut, Pınar Öğrenci, Kerem Öktem, Nuray Önoğlu, Işın Önol, Ayça Örer, Nilay Örnek, Zuhal Özden, Emine Özkaya, Nurten Özkoray, Aslı Öktener, Damla Özlüer, Özkan Öztürk, Mustafa Pancar, Ahmet A. Sabancı, Yavuz Saç, Aysel Sağır, Ersin Salman, Uğraş Salman, Günal Salt, Levent Soy, Niyazi Selçuk, Doğan Şahin, Ümit Şahin, Tansu Şen, Necla Şengül, Ali Şimşek, Macide Şimşek, Ersoy Tan, Melek Taylan, Zeynep Tanbay, Hülya Tarman, Tuluhan Tekelioğlu, Hasan Özgür Top, Reyhan Toplu, Taylan Tosun, Zeynep Tozduman, Ayla İşler Tsekka, Yücel Tunca, Ahmet Uluğ, Serpil Ünal, Ertan Vecdi, Hakan Vreskala, Özcan Yaman, Nimet Yardımcı, Ömer Emre Yavuz, Şendoğan Yazıcı, Seçil Yersel, Sibel Yerdeniz, Hülya Yetişen, Abdullah Yılmaz, Duygu Yılmaz, Levent Yılmaz, Nazım Ünal Yılmaz, Serra Yılmaz, Nalan Yırtmaç, Şanar Yurdatapan, Doruk Yurdesin, Leyla Yücel, Emre Zeytinoğlu

Halil’e mektuplar – 3


“Ben barış yürüyüşçülerinin hiçbirini şahsen tanımadım. Aralarından bildiğim ve uzundur takip ettiğim sadece başı derde girdikçe, yazdıkça, hakkında yazıldıkça, Halil Savda’ydı. Başlattığı yürüyüşün ilk gününden beri o ve katıldıkça diğerleri, önlerine çıkan her fırsatta konuştular, demeç verdiler, anlattılar. Çok sık değildi bu olanak. Yürüyorlardı çünkü. Ama o birkaç video ve radyo programının ardından, neredeyse her biri hakkında artık seslerini, şivelerini, seçtikleri cümleleri dinleyen bir insan olarak kişisel, detaylı düşüncelerim var. Tüm bu düşüncelerimi, tek bir kelime ile özetleyebilirim size: Çok gerçekler! 

Halil’in yola çıkış metninin içeriği de gerçekti, olması gerektiği gibiydi, Halil’di. Bugünlerde Türkiye’de bayilerde olması gereken Evrensel Kültür’ün “Türkiye linç haritası” çalışmam hakkında sordukları soruları cevaplarken, sözü bu yürüyüşe getirmiştim, bilerek ve isteyerek. Şöyle tanımlamıştım yürüyüşü: “Ayaklarına kına yakan kürt analar, yerel inisyatifler dışında 15 gündür, 350 kilometredir güya bu ülkede barışı arzulayan, kitleleri yönlendirme, bu yürüyüşten haberdar etme gücüne sahip herkes bu yürüyüşe karartma uyguluyor. Buna rağmen bu yürüyüşün katılımcıları ve destekçileri tek tük de olsa artmaya başladı. Yaklaşık kırk gün daha yürünecek. Tam da, doğru ile yanlışın, barış ile savaşın, samimiyet ile riyanın, köle ruhu ile bağımsız ruhun, dün ile özlenen yarının arasından… Ben bir barış eylemcisi sanatçıyım. Benim için her gün artan sayıda yeni asker ve gerilla genç bedenlerin düştüğü bugünlerde bu kanlı topraklarda bundan daha önemli bir şey yok.” Şimdi ekliyorum: Bu eylem -uygulayıcıları farkında olsa da, olmasa da- çok güçlü bir dönüştürücü güce sahip! Onu bu adalete aç topraklarda elbette ki çok yapılagelen diğer yürüyüşlere ya da her gün Taksim’den Tünel’e, Tünel’den Taksim’e bağırarak yolalmaya benzetmeye kalkmak sadece haksızlık değil, gaflet de…

Dört gün boyunca imza topladım kendi meslek alanımdaki insanlardan ve kimse bana bu, yani “bu adı belli 109 sanat ve kültür insanının” altına birlikte imza attığı bir başka metin daha gösteremez. Bianet, imza kampanyamızı yanlış olarak “başladı” diye haberleyince, yeni onlarcası daha bugün ismini yollamış bana… Ne yapmalıyım da onları da görünür kılmalıyım diye düşünüyorum. Belki de birinci gün, ikinci gün diye uzadıkça yayınlanmalı bu liste. Karar veremedim. 

Halil, son günlerde,”bu topraklarda hangi partiye oy verirse versin, hangi siyasal düşüncede olursa olsun barışı dileyen, çağıran, isteyen, özleyen herkes bizi destekleyecektir,” derken doğru bir şeyi vurguluyor. Üstelik, yola çıkılan ilk günden bu yana, “Kürt sorunu savaşla, daha çok güvenlik önlemiyle değil, daha çok özgürlük, daha çok barışla çözülebilir!” demeyi sürdürüyor olmasına rağmen, belki de artık “o yüzden”. Bu alışılmadık…

Osmaniye engellemesinin hem boşa çıkarıldığı, hem de yürüyüşün nihayet kalabalıklarca da kısmen de olsa görülmesine hizmet ettiği, desteğin arttığı ama yine de medyada karartmanın sürdüğü bugünlerde, şu son 2-3 haftada, hele ki Suriye’yle savaşın da kıyısına gelmişsek, artık rahatlıkla şunu söyleyebiliyorum: 1978’den beri şu ya da bu biçimde içinde olduğum, yakından izlediğim Türkiye barış mücadelesinin en gerçek, en doğru zamanda gerçekleştirilen ve bu coğrafyada en zor olanı da başararak, savaştan beslenen hiçbir tarafa göbeğini şu ya da bu kadar bağlamayan bu yalın ve soylu yürüyüşe sınırsız destek vermek, yüreğimizin, acımızın, akan kanımızın, giden yıllarımızın borcu… Onlar gerçekten Savda’mız olmalı! Tek kaygımız, ortak çabamız da, biz onlarla ve daha kalabalık kenetlendikçe, bu sürecin niteliğini dönüştürmeye çalışacaklara “karşı” olmalı derim.

Dostlukla…”

Bu “Ölüm yolunda barış yürüyüşçüsü (Halil Savda)” facebook grubunda başlayan tartışmaya yazdığım not, ister istemez Halil’e üçüncü mektubum oldu. 

Kardeşin.

Hakan Akçura
3 Ekim 2012
İsveç saatiyle 00:56

Halil Savda’nın barış yürüyüşüne destek poster tasarımlarım

Halil Savda’nın barış yürüyüşüne eşlik eden blogfacebook sayfası ve facebook grubu sizi bekler.

Halil Savda ve barış yürüyüşçülerinin yanındayız!


Halil Savda ve barış yürüyüşçülerinin yanındayız!

Biz bu topraklarda on yıllardır süren kanlı savaşın tanığı ve mağduru olan sanat ve kültür insanları, Halil Savda ve diğer barış yürüyüşçüleriyle sınırsız dayanışmamızı duyurmak isteriz.

Osmaniye’de kalkışıldığı gibi, bu haklı, anlamlı, özel barış yürüyüşüne engel olmak isteyecek her kurum ve kişi, barışa gönül veren herkes gibi bizi de karşısında
 bulacaktır.

Halil Savda’nın dediği gibi:

Kürt sorunu savaşla, daha çok güvenlik önlemiyle değil, daha çok özgürlük, daha çok barışla çözülebilir!
Savaş kaderimiz değildir, olamaz! Bu savaşı durdurabiliriz, durdurmalıyız!
Bu toprakların en çok ihtiyaç duyduğu şey barış! Tarafları çatışmayı durdurmaya çağırıyoruz!

O küçük bir adım attı; bu adımı hep birlikte çoğaltacağız!

Ali Akay, Gökhan Akçura, Hakan Akçura, Ayşe Kudra Akdeniz, Fırat Arapoğlu, Rana Arıbaş, Uygar Asan, Mehmet Atak, Şule Ateş, Hasan Salih Ay, Sunar Kural Aytuna, Canan, Kerem Ozan Bayraktar, Cihan Uzunçarşılı Baysal, Burak Baysun, Ayşe Lebriz Berkem, Saniye Boran, Beyza Boynudelik, Ludmilla Büyüm, Banu Cennetoğlu, Aydan Çelik, Özge Çelikaslan, Yalçın Çıdamlı, Kadir Çıtak, Bahar Çuhadar, Yetvart Danzikyan, İsmet Değirmenci, Hande Demircioğlu, Seda Demirdelen, Sinan Demirtaş, Janet Durna, Erol Egemen, Gülsüm Ekinci, Cemal Ener, Aslı Erdoğan, Emine Uçak Erdoğan, Saltuk Erginer, Haydar Ergülen, Murat Ertel, Yücel Erten, Aynur Eryılmaz, Sevtap Şahin Genç, Arzu Filiz Güngör, Mahir Günşiray, Ayşegül Gürdal, Mustafa Horasan, Deniz Ilgaz, Zeynep Işıklar, Esin İdil, İnsel İnal, Fatoş İrwen, Şirin İskit, Barış Karacasu, Mustafa Kaplan, Deniz Karabacak, Esra Karataş, Şule Kangüleç, Burak Karacan, Gülfem Kessler, Esra Koç, Vasıf Kortun, Erden Kosova, Mahmut Wenda Koyuncu, Rauf Kösemen, Yaşar Kurt, Bilal Lekesiz, Levent Pişkin, Murat Meriç, İnanç Mısırlıoğlu, Murat Morova, Serpil Odabaşı, Sevin Okyay, Ceren Oykut, Pınar Öğrenci, Kerem Öktem, Nuray Önoğlu, Işın Önol, Ayça Örer, Emine Özkaya, Nurten Özkoray, Mustafa Pancar, Ahmet A. Sabancı, Yavuz Saç, Uğraş Salman, Günal Salt, Niyazi Selçuk, Ümit Şahin, Ali Şimşek, Ersoy Tan, Zeynep Tanbay, Hasan Özgür Top, Yücel Tunca, Ahmet Uluğ, Ertan Vecdi, Hakan Vreskala, Özcan Yaman, Ömer Emre Yavuz, Şendoğan Yazıcı, Seçil Yersel, Sibel Yerdeniz, Abdullah Yılmaz, Duygu Yılmaz, Levent Yılmaz, Nazım Ünal Yılmaz, Serra Yılmaz, Nalan Yırtmaç, Şanar Yurdatapan, Doruk Yurdesin, Emre Zeytinoğlu