Dediklerim bunlarmış

Mayıs’tan Nisan’a Türkiye gündemine dair sosyal ağlarda yazdıklarım… Birarada.


Mayıs 2013

Hey siz! Gezi Parkı’ndakiler! Şaka maka Türkiye’nin ilk “işgal et! / occupy!” eylemini başlattığınızın farkında mısınız?

Umarım bu eylemi çoğulluğundan yalıtacak yöntemlerle “yeniden işgal”e ya da sahiplenmeye, tek renkli kılmaya çalışanları da kararlılığınız ve açık zihninizle, bilincinizle yola getirir bir uyanıklık, çoğulluk, şeffaflık, doğrudan demokrasi ve süreklilik sizle olur! Hep!

Devlet kötü saldıracak, haberiniz ola! Sıkı durun!

Binlerin ortak nefesinin, direnişin, haklı işgalin, konu dışı sloganlarla kararsızlaşıp nitelik değiştirmesi büyük tehlike.

Her siyasal yapının bu sıradışı olgunluktaki çoğul muhalefeti, pankartları, sloganlarıyla sahiplenme niyeti söndürülmeli.

Demokrasi düşmanı, sol görünümlü, faşist, bozguncu TGB, İP ve uzantılarının kışkırtma girişimlerine karşı uyanık olunmalı.

Binlerin ortak kararları almasının yolu konseydir, doğrudan demokrasidir. Bugün denenmiş gibi. Ne hoş! Umarım sürdürülür.

Taksim’de apartmanı, okulu, barı, dükkanı, sendikası, derneği olan herkes, o mekanların ismiyle katılsa işgale keşke…

Bu yemyeşil ülkenin tüm ağaçları, o ağaçları gözü gibi koruyan yerküre bilinci sizinle!

Kibrin insafsız kıldığı siyasal iktidar çok gördük. Birileri yerkürenin direniş bilincinin çok değiştiğini ise öğrenmeli.

Bu binlerce cesur ve kararlı insan elbet hep birlikte öne, hızla 100 metre koşsa ne değişir onu da öğrenecek!

Haziran

Bu haklı ayaklanmaya, özgürlük ve barış düşmanı, darbe destekçisi konumlarıyla yamanmaya çalışanları da püskürtme azmi dilerim.

Taksim Gezi Direnişi, tam bu uğrakta, doğanın, kentin, ülkenin karar hakkını neden, nasıl savunduğunu net, yalın dile dökmeli!

Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!

İsyanın kıvılcımını çakan, alçakgönüllü kararlı yüreklerini tanıdığım o bir avuç entelektüel, hedef ne ve ne değil, açıklamalı!

Hiç yüksünmeden, bu iş bizi aştı demeden, sorumluluk ve bilinçle! Herkese dinletmek isteyerek!

Bu isyan hedefine ne onuncu yıl marşlarıyla, ne kışladan, cezaevinden çıkarılmaya çalışılan generallerle varacak! Tam tersine!

Yoksa bizi daha derin bir karanlığın, sınırsız akacak kanın, savaşın beklemesi işten bile değil.

Onlarca videoyu izliyor, her sistem karşıtı eylemi kemalistler cumhuriyet mitinglerine mi dönüştürecek artık diye kaygılanıyorum.

Taksim zaferinden sonra, çok organize bir biçimde her yerde, her şehirde, hatta ülkede hızla boy gösteren başta TGB’liler olmak üzere aktif provokatörleri gördükçe kaygım salt -anlaşılabilir siyasal anti demokratik (genellikle) hasımlar olarak- kemalistlere dair olmaktan da çıktı zaten… Umarım korktuğum olmaz!

Erken bir saptama: #occupygezi yerkürenin en kitlesel, nitelik sorunlarını hızla çözmeye aday ve devletin muhatap aldığı ilk işgal eylemi!

#occupygezi ‘nin bu niteliği savaştan ve asimilasyondan yana statükonun yeniden inşası derdini taşıyan her derin gücün iştahını kabartıyor.

#occupygezi yeni özgür yerküre muhalefeti kültürüyle, kuşanmadığı, hedeflemediği o yaygın, hiyerarşisiz örgüt yapısının tohumunu da taşıyor.

Yarın, onurlu, uyanık, zeki perspektiflerle dolu, alçakgönüllü, sorumluluk bilinci yüksek, etkin #occupygezi kolektif liderliği ihtiyacımız!

Erdoğan, ülke çapında seçim turuna çıkma ihtiyacı duyuyorsa bir seçimin uğrağında olduğundan ya da olduğumuzu hissettiğinden. Ya da ikisi de.

Erdoğan sadece püskürtüldüğü o en büyük kentin o en büyük meydanını zorla, kanla yeniden devralmak için destek ihtiyacında, turunda. Gaflet!

Var ya, bu görüşme çağrısına adıyla sanıyla devletin diz çöküşü denir, eğer doğru okunur ve dik durulursa… Paçası tutuşan devletin, bunca deneyimiyle, ne kadar acemi kaldığının seyri önümüzde akan… Kurulduğundan beri bu devlet hiçbir meydanını, üstelik barikatlarla çevrili olarak devletsiz kılmadı. Unutmayın.


Polisten kurşunun gelmediği, sistematik işkence, hapis ve darbe tehdidinin olmadığı zamanın ilk isyanı en büyüğü oldu.

Devlet hızla öğrenecek. Ötesi Gezi öyle bir şey ki, dünyaya ders veriyor: Zulmün de özgürlüğün de yeni şafağı.

Bence ortada bir tuzak varsa, ki çok mümkün ve Gezi izler, hazmedemezse tükürecek ve n’olacaksa olacak.

Diliyor muyum, uyduruyor muyum ben de bilmiyorum: Evinde kalpaklarıyla bekleyen bunca ırkçının hevesi de kursağında kalacak.

“Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!” Aynı yerdeyim.

Şimdi, tam da bu insanlık dışı kör şiddeti seçmişken iktidar, görev BDP’de. Bu şiddeti, keyifle, direnişin niteliğini dönüştürmek için kullanacaklara set örmek, tek sizin elinizde. Genellikle anlaşamadığım önderinizle ilk kez aynı yerdeyim. Siz? Sembolik katılımınıza bakılırsa cevap “hayır”. Özgürlükçülerle eski oligarşiden yana olanlar paydası ortak diyen yöneticilerinize bakılırsa cevap “hayır”. “Türkler yıllarca kürtler ne çekti, anlasınlar,” demek tek sözü olan kanaat önderlerinize bakılırsa cevap “hayır”.

Olası tüm oyunları bozup, isyana sahip çıkıp, Gezi’yi koruyup direnişin eksenini ve “barışı” korumak elinizde.

Katılırmış gibi yapmaktan vazgeçip katılmak mı, bu Kürdistan’ın sorunu değil deyip izlemek mi size onur verecek? Gün geldiğinde, direniş ırkçı savaş destekçilerine yaradı işte, deyip haklılığınızın keyfini mi çıkaracaksınız? “Bu direnişin ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelerin denetimine girmesine izin vermeyeceklerin,” başında BDP gelmiyor mu? BDP kendini Öcalan’ın işaretlediği “Türkiyeli demokrat, devrimci, yurtsever ve ilerici çevreler”e katmıyor mu? Direniş bu geceden itibaren ülkeyi saracaksa güç vereceğiniz, koruyacağınız hedefi sahip çıkılası değil mi?:

“Özgürlük! Kentlerimiz, yaşamımız üzerinde kesin karar, bu ülkenin tüm renklerine, dillerine, suyuna, toprağına hayat hakkı!” “Demokratik Anayasa! Demokratik Cumhuriyet!” Bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

“Çadırımız basıldı, Sırrı’ya söz hakkı verilmedi,” diye küsmeye çok hazır ruh halinize bakılırsa cevap “hayır”. “Kürtler, meydandan, ırkçı kalabalıklarca ‘teröristler dışarı!’ diye bağırılarak kovuluyorlar”mış.

Oysa bu iş meydanı çoktan aştı. Kürtler de aslında, o ırkçıları, değil meydandan, direnişin asıl sahipleriyle birlikte ülkenin tüm direnen sokaklarında kovalayabileceğini biliyor. Soru: neden önderlerine sırt dönen yöneticilerini dinliyorlar?

Kutluğ Ataman, Amanpour’u cevaplarken o dahil görüşmecilerin direnişçilerin temsilcisi olmadığını söyleyerek ahlaklı davrandı. Ama referandumu olumlu alternatif olarak savunarak temsilcisi olmadığı bir direnişin seçimi, isteğine karşıt bir görüşe sahip çıkmış oldu. Bunu bağımsız fikir sahibi olarak değil, Erdoğan’ın seçilmiş görüşmecilerinden, “kaygılılardan” biri olarak, görüşme ertesinde yaptığı için de, ister istemez Gezi’ye karşı hükümetten taraf oldu. Oysa, seçilmemiş olduğunu vurgulama ahlakı, en azından tarafsız kalabilme ahlakını beraberinde getirebilmeliydi.

Temmuz

Gezi direnişi şaşkını AKP çalıştayından korkutma ve sindirme yöntemleri çıkmışa benzer. Bu, hala şaşkınlıklarını atamadıklarının göstergesi.

Gezi Direnişi, ruhundaki sefaleti bugüne kadar saklamış herkesi, artık “olamadıkları” yerden açığa çıkarması ile de anılası bir nitelikte… Kastettiğim ruhu sefil ve tam da aradığı manipule edilesi eylem zeminini bulanlara ne prim, ne de olanak veren o niteliği ile ilgili değil. Şaşılası, öğrenilesi, değer verilesi, değişerek katılınası bir “yeni”yi içine almaktansa, tüm zehrini saçmayı seçen bir sefillik kastettiğim.

Bin aynadan Gezi’yi dinlemek çok hoş ve heyecan verici. Dostlardan, forumdan, yeni arkadaşlardan, bizzat sokaktakinden, yolda yürürken, kahvede otururken, vapurda yolcuyken yanındakilerden, bizzat polislerin sohbetine kulak kabartarak… Kadınların daha bir omuzlarını geriye ata ata yürüyüşlerindeki o inanılmaz yaygın tattan, gençlerin üç hızlı cümle kurduğu ve ardından dinleyenlerle birlikte durup etrafı sakince seyrettiği, sonra karşısındakine dönüp güldüğü tanış olmadığım enerjilerinden… Adalar’daki foruma katıldığı anda “hoşgeldin komiser” diye karşılananın, söz nerede kaldıysa oradan devam eden tartışmaya karşı yüzüne, diline hiçbir hazır cümle, tavır yerleşemeyişinden. On dakika oturup çaresiz gidişinden… Zeka, beceri fışkıran sokak sanatından…

Ağustos

Şu an süren Roboski’li aileler ve Erdoğan, Atalay, Ergin buluşmasını, üç kamerayla belgeliyor olmak isterdim.

Ergenekon Davası, Türkiye’de asker-sivil-mafya ayaklı derin devletin kapsamlı -ama yetersiz- yargılandığı ilk davadır. Dava sürecinin Fırat’ın ötesine geçememesi ya da verili iktidarın yeni, olası ittifaklarını içermemesi bu niteliğini silmez. Demokratik cumhuriyetin tesis edilmediği bir ülkede hiçbir siyasi dava süreci ideal adaletliliğe sahip değildir, olamaz. Bu davanın ağır cezalarla sona ermesi, demokratik cumhuriyet yolunda bir kazanımdır. Tümüyle kabulümdür. Ötesi hedefimdir. Ötesi, Çiller’lerin, Ağar’ın, benzerlerinin, JİTEM’in ve kirli savaş tüccarlarının yargılanacağı bir yarın cümlesidir. Verili iktidarla savaşımın, bu hesaplaşmamın dışında, hakettiğince kendi bağlam ve zemininde akan niteliği zihnimi karartmaz

İktidarın Haberal ile yaptığı anlaşma, uzlaşma ne ise, çürük leş kokuyor. Hep kokacak!

Dezenformasyon kaynaklarını, yalan ortaya çıksa da takipçilerinde yarattıkları etki daha da yayılsın diye sürdürdükleri suskunluktan tanıyın. Bu çok profesyonel bir suskunluktur. Geçirilen her anda dezenformasyon bir başkasının mesajına, sayfasına eklenir, bilen, isteyen, bekleyen.

Kürkçü’nün destek verdiği yere sevinmem, Gezi sürecini “seçimler” gibi bir derde, niteliğini söndürecek bir hedefe kilitlemesini tehlikeli bulmama engel değil.

Bu aralar en midemi bulandıranlar ise Rojava dezenformasyonlarının etkin kaynağı ya da yayıcısı olmayı “seçen” kürtsevmez türkler.

Barış süreci düne kadar cayır cayır yazan yüzlerce PKK’li ve destekçilerini sessiz kıldı. Neden? PKK değil mi barışan ve seslenmesi gereken? Yazık değil mi bu sessizliğin şişip şişip de zehirli bir hal alması ve sadece cayır cayır dezenformasyona dönüşmesi! Bu durum ne anlatıyor?

Kutluğ’un pespayeliği bir yana da, birileri için, Koç’a koç yumurtası atarak devrimcilik yapmaktan Koç götü yalamaya mı döndü iş diye de bayağı meraktayım.

İsveç’teki ırkçılık karşıtı hareket genellikle ateistlerden ve hıristiyan kökenlilerden oluşsa da elbetteki epey müslümanı da kapsar. #hijabupproret’e (türban isyanı: İsveç’te türbanlı gebe bir kadına yönelik ırkçı saldırıya karşı türbanlı portrelere dönüştürülmüş sosyal ağ avatarlarıyla anti-ırkçı sosyal eylem) anarşistlerin ve feministlerin yoğun katılımına, ırkçıların cevabı, alaycı, manipülatif saldırılar bugün. Öte yandan İsveç’te yaşayan kemalist beyaz türklerin yükselen “türban isyanı”na katıldıklarını, umursadıklarını hiç sanmıyorum. Hayat işte!

Devlet, aşağılanmayı kabullendiğin kadar barışacaksın derken PKK de kuşkum kadar güçlenirim mi diyor yani? Barış?!

Sıcak evlerinde cikciklerken çok yakında birkaç milyonumuzun yokolacağı bir savaşın doğmakta olduğunu belli belirsiz sezinleyen insanlarız.

Ne çok insan müsveddesinin karar verici mevkiye sahip olabildiği, yine de sefil köle bir ruh taşıyabildiği bir ülke!

Bienal’in/”Sergi’nin” bütünlükten/bütünlük_imgesinden yana kuşkusu/kaygısı varsa inanılmasa da anlaşılabilir de, niye var?

Şimdi, Bayık’a “Gezi’ye aktif katılmalıydık,” dedirten yazıklanmanın nedeni, “bazen yanyana olan o Atatürk ve Öcalan posterlerinden, çözüm sürecine katılım mesajı çıkarması” olunca, benim bile kafam karışıyor haliyle… Gezi, kemalist darbecilerin çözüm sürecini baltalama girişimiydi diyen zihin fukaraları ve Gezi’ye aktif katılmamayı kemalistlerin varlığına bağlayan kürtler bu işe ne diyecek, hiç bilemedim.

Eylül

Arcayürek’in -Emine Erdoğan’a dair- yazdıkları 85’lik bir kemalistin yalnız, güçsüz sayıklamaları değil hala milyonlarcasının tam da o kelimelerle düşündüğü şeyler. Arcayürek başörtüye sokakta şu ya da bu kadar sessiz kalabilse de o’nun devlet protokol giysisi olabilmesine dayanamayan o milyonların sesi.

Öte yandan yeni olan, aynı kemalist köklerden gelse de bu ayrımcılığa düşman, laik, dindarlıktan uzak milyonlarca dost genç de var ülkede. Birçok yeni, şaşırtıcı yetkinlikte özgürlükçü özelliğinin yanısıra bu ayrımcılıktan da çok uzak niteliğiyle Gezi’nin hakim damarı umudum! Bu ayrımcılığı paradoksal olarak kullanan AKP’nin anti demokrat politikasına özden karşı olan dindarlar Gezi’nin bu damarıyla aslında dost!

Dünya Suriye’ye saldırı karşıtı eylemlerle günü geçirecek. Olası saldırgan, olası hedef, vatandaşlarının çoğu saldırıya karşı ülkede tık yok! Bugün niye Türkiye’nin her şehrinde milyonların katıldığı savaş karşıtı mitingler düzenlenmiyor? Düzenlenemiyor demesin kimse bana…

Umarım bugün Gezi Direnişi’nin kürt düşmanı, darbeci, ulusalcı, ajan kesimlerden, onların provokasyonlarından ayrışmaya başladığı gün olur. Buna yolaçması gereken, bunu dayatan her şey tek tek oluyor. Gezi, kolay gaza gelen, hassas ve öngörüsüz bir yapıdan hızla uzaklaşmalı. Kürt ulusal demokrasi hareketini Gezi Direnişi’nden kovmaya kalkan, AKP’nin iktidardan düşmesini, ordu yanlısı demokrasi düşmanı özleri ve bozulmuş 80 yıllık rahatları gereği isteyen ya da Esad’ın Muhaberat ajanı olmayı devrimcilik diye dayatan hiçbir gücün Gezi’ye hayrı yok.

Gezi, tam da bu aşağılık AKP iktidarına -ya da yerine gelecek benzerlerine- hiçbir yerelde istediğince at koşturamayacağını, ne toprağımız, ne suyumuz, ne yeşilimiz, ne havamız, ne barışımız, ne sokağımız, ne giyimimiz, ne yaşam biçimlerimiz, ne olduğumuz gibiliğe, ne ekmeğimize, ne eğitimimize, ne çocuklarımız, ne bedenlerimiz, ne yarınlarımız hakkındaki kararlara el uzatamayacağını, teker teker, yaygınlaşarak, sakin, usta, kararlılıkla öğreteceğimiz direnişimizin adı olmalı.

Paket, AKPseviciliğini beyansız, utanarak yaşayanlar ve anti-demokrat kemalistlerin, özgürlük mücadelesiyle arasını açacak. Bu iyi bir şey. Beyansız AKPsevicileri hazla “daha ne!” küstahlığını rahatça dillendirirken, anti-demokrat kemalistler ırkçılıklarıyla “and içmeye” başladı. 


Yolcu yolunda gerek! -mış gibi yapmanın ipliğinin çoktan pazara çıktığı bir ülke Türkiye. Demokratik cumhuriyet, özgürlük mücadelesine devam.

Ne kürt ulusu, ne gücünün farkındalığını bu yıl olduğu kadar tatmamış özgürlük ve demokrasi mücadelesi, yetinecek halde değil! Hayvan terli!

AKP, milyonlarca insanın geleceğini, sadece seslendirdiği değil, artık iktidara rağmen kurmaya başladığı ülkede “sadaka dağıtır” hale geldi. AKP artık gündemi belirleme, yönlendirme gücünü yitirdiğinin, milyonların çok gerisinde kaldığının farkında. Son şansını da bugün yitirdi.

Anadilde eğitim! Yerel yönetimlerde özerklik! Kirli geçmişiyle yüzleşen devlet! Suyu, toprağı, kenti, bedeni üzerinde bireyin karar hakkı!

Denetlenebilen, yargılanabilen devlet! Şeffaf, yerinden, katılımcı yönetim! Çokuluslu demokratik cumhuriyet! Barışın sürekliliği! Adalet!

Özel olarak da bu paket [hükümetin demokrasi paketi], kürt ulusal demokrasi hareketine verdiği hem yetersiz, hem belirsiz cevapla barışın sürekliliğine de tehdit…

Umarım kürt ulusal demokrasi hareketi bu düşkırıklığından çıkış yolu olarak savaşın devamını değil, kitlesel yaygın barışçıl direnişi seçer.

Gökçek, Tayyar, Bağış, Tuna’yla ses bulan bu iktidara kimse inanmaz. Deri değiştirmekte olduğunu iddia eden artık bağırsaklarını temizlesin.

Ekim

Verili “ortaya çıkarıcı, farkındalığı artırıcı” edimlere, çabalara, ürünlere sistem karşıtı denmesi kabulünü, ben dahil herkes terketmeli. “Müze Bir Muharebe Alanı mıdır?”‘ı izlemek zihnimi açtı. Gün bence yarattığın işle, “gösterilmek istenmemeyi, yoksayılmayı” hedefleme günü. Dokunduğun, konu ettiğin, “ortaya çıkardığın, farkındalığı artırdığın” şeyin ne olduğu artık olağanüstü önemde. Saf “tehdit” olabilmelisin! Sistemin yürümesini sağlayan şirket, kurum ve onların tüm vitrinlerine karşı değil, “sistemin yürümesini sağlayan şeye” tehdit olmak kastım! Kastettiğim sansasyonel bir tehditkar kimliğiyle, sansasyonel bir tehdit içeriği bulabilmek değil; uzun sürecek, başedilmesi güç emekler… İnsanlara, toplumlara, “yüzleşme”, “arınma” fırsatı ve “şifa” verebilmeyi hedefleyen her sanatsal emeğin, karanlığı, zehri deşmesi gerekiyor. Bu “yüzleşme”, “arınma” fırsatının, “şifa” ile “özgürleşmenin”, bu karanlığın kodları sayesinde yürüyen sisteme tehdit olduğunu düşünüyorum. Bu izlekte akmak, verili -çoğu dile getirilmeyen- kodları gösterecek, sorgulatacak, devreden kaldıracak bir kazıyı, emeği çağırıyor. Zor iş!

Her sanatçının biraz da tarihçi, arşivci, kazıcı, sosyal bilimci olması gereken, daha önemlisi “neden olması gerektiğini bildiği” bir izlek. Varsa güncel aktivist kimliğini sanatının içine doğrudan taşımak kolay çözümünden vazgeçmesi gerektiği, sakin, olgun, meraklı bir uğrak bu. Meraklı, çünkü kimsenin, ondan önce bilmediği, keşfetmediği, bilip, keşfettiyse susturulduğu, yoksayıldığı yoldan yürümeyi seçmekle ilgili.

Demirtaş, Bayık’ın “içsavaş tehditi”ni “barış hayali kırılan türk ve kürtlerin öfkesine ilişkin uyarı” diye tanımlıyor. Yersen! Ben yemedim.

Kasım

AKP – Cemaat gerilimi üzerine ahkam kesen çoğu gazeteci onlarca kişi son on yılda yüzlerce kez AKP’nin Cemaat’in partisi olduğunu yazdıydı. AKP – Cemaat gerilimi üzerine ahkam kesen çoğu gazeteci onlarca kişi “gerekiyorsa” yarın yine AKP’nin Cemaat’in partisi olduğunu yazabilir. Hayır, dün TC’yi “AKP eliyle Feto yönetiyor” diyen indirgemeci solculuk, yarın Cemaat’in CHP ile olası ittifakını desteklerse kıçımla gülcem.

SSÖ, “KCK’dan da, Ergenekon’dan da yargılanan eve gitsin. Toplumsal barış böyle olur” deyince faili meçhul çocuğu KCK’liler çok mu sevinmiş? Ergenekon suçlularının bazıları o cinayetlerin birinci elden sorumlularıdır yine de. JİTEM’in üst komutanları da. Yetersiz, eksik, kimileri hukuksuz yargılanmış olsa da Ergenekon ile KCK’yi aynı terazide tartmak edepsizlik bence. SSÖ, durumdan bir “toplumsal barış” çıkarabilme aymazlığına rehin KCK tutuklularının “özgürlük hakkı”nı masaya sürerek kalkışıyor. Dehşet!

Bence Öcalan – SSÖ/Kürkçü ittifakı “kürt halk önderi”nin en büyük düşünü yaşama geçirmek üzere: “TC sol cephe partisi.”

Nagehan Alçı ile ROK, medyanın içinde ve bu isimlere değer ya da ilgi verenlerin aynasında biriken irinin düzeyini gösteren ciddi örnekler!

Ordu aşığı CHP’nin, Cemaat karşıtı MGK tavsiye kararını imzalayan AKP’yi Cemaat’tan yana eleştirebildiği bir absürd zamana mı geçtik şimdi?

TC tarihinin en çok “diklik, diklenme, dik durma, dikine gitme” sorunu olan, “dikilesi, dik” başbakanıyla karşı karşıya olduğumuz günleri…

Aralık

Bir Numara’nın hala azımsanmayacak düzeydeki gücünün nedeni sadece sahip olduğu arşiv olmamalı. Balbay, ne zaman öpecekmiş Demirel’in elini?

Bu ülkede AKP’nin kıçını çok bir mağdur ve demokrat bulup yalamak, ister istemez küstah sanatçı elitizminden soytarılığa terfi etmenin yolu.

Kendimi bildim bileli karşısında konumlandığım, bu emek, özgürlük, bağımsızlık düşmanı devleti hiç bu kadar “yönetemez” halde görmedim. O bağırsakları birbirine dolanmış haldeyken barış, özgürlüğün demokratik cumhuriyetini kurabilecek örgütlülüğe sahip olmak müthiş olurdu. Boğazına kadar yolsuzluğa batmış otokratik iktidara yaygın başkaldırı, yarınının garantisi için kürt demokrasi hareketinin desteğine muhtaç. Kürt demokrasi hareketiyse, bu otokratik iktidar ve bizzat kendi önderliği eliyle ilkesiz bir barış sürecinin felcine uğradığı günlerde… İpliği her gün yeniden pazara çıkan ve aslında bu otokratik iktidardan daha güçlü ve kara devlet refleksleri olan CHP’yle su içmeye gidilmez. Gezi’dir, CHP’lilerin partilerine inancının pek kalmadığı, AKP’lilerin önderlerine tapmaktan başka yollar aradığı bu günlerin yolunu açan. Temiz, şeffaf devlet, yerinden yönetim, halkların barışı, emek, su, toprak, kent hakkı, geniş demokrasi, özgürlük için başkaldırı olanaklı.

Bu ülke “her kürtaj bir Uludere’dir,” demek aklından geçemeyecek, diyemeyecek filan değil, rahatlıkla diyen bir Başbakan eliyle yönetiliyor.

Bence yakında Erdoğan’ın Putin ve otokrasisine hayranlığından değil Putin’in hayranlığından bahseder olacağız.

PKK kürt gençlerinin kendilerini yakması karşısında net karşı tavır almalı. Öcalan desteklercesine karşı çıkıyor, PKK medyası destekliyor.

Ocak 2014

Öcalan: Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Öcalan: 3 koldan paralel devlet çalışması var. Sıradan lobiler değil. Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar.

Öcalan’ın son alıntıladığım cümleleri Sırrı Süreyya Önder’in “sayın başkanına” itiraz etmediği 23 Şubat ’13 görüşme notlarından. Ne değişti? Kemalist kürt solunun kurdurduğu “kemalist değilmiş gibi yapmayı iyi bilmesi gereken kemalist türk solu partisi”nin özgür iradesi mi var yani?

2015’e bir kala ve belki de tam bu zamanlamayla kürt liderleri tarafından -devlete?- deklare edilenler “ırkçılığın milleti yok” dedirtiyor.

Herkesin ses kaydını dinledim. Birbirinden şerefsiz, beş para etmez adamlar hem kanımızı içiyor, hem kanımızı döküyor, salyalı kahkahalarla. Bu her biri birbirinden şerefsiz, kimisi inşallah’lı, kimi .mına koyım’lı milyon dolar sahiplerinin kıç yalayıcıları da bu medya maymunları… Kimi Afrika’da kuyu açarken burjuva besler, savaş başlasın diye konferans düzenler, kimi rüşvet yiyerek belediye, ülke yönetir. Sülük bunlar! Evine ekmek götürebilme, çocuğunu sevindirebilme derdindeki, biraz daha fazla adalet, özgürlük derdindeki milyonların kan emicileri bunlar.

Şubat

[Öcalan’ın] Sorgu videolarına dair KCK-BDP-HDP, önce gladyo montajı, sonra da Öcalan dahil tümü “ne olmuş? baştan beri biz zaten bunları dedik” mi dedi?

“Hükümet istifa”, göbek havası ritmiyle “Hırsıız Tayyiip Erdoğan!” filan diye bağırmak yerine, net hedef ve sloganlara ihtiyacı var sürecin. Milyarlarca doların hesabını, Erdoğan’dan, ülkenin her karışına yayılarak sormak, AKP’ye fark atacak bir barış savaşçısı olmaktan geçiyor. Çok kirli, çok kanlı, çok it izinin at izine karıştığı günler bekliyor üstelik bizi. Hesap soramadan biz, gidecek o milyarlar yerine… Kendi adıma, ne Cemaat denen irinli fıçının, ne de gelişmelerden çok memnun o demokrasi, barış düşmanlarının askeri olmayı hiç düşünmüyorum. Kullanılıyoruz kelimesini daha erken telaffuz etmek, sanki içerde olduğundan daha kolay “dışarda”, bu tuhaf “dışardan gören” perspektifle… “Elimde başka bir olanak yoksa”, demokrasi ve barış için kullanmak istiyorum bu birbirine dolaşan bağırsakların kavgasını. Bok dolu içleri!

Örgütsüzken, kürt ulusal hareketi “barış adına” ikircikli, AKP destekçilerinin kızgın köle soluğu ensedeyken “net” ayaklanmak gerek! Ki zor!

Neden kimse, başta kürt ulusal demokrasi hareketi, Erdoğan’ın elinden barış sürecine dair o yalan silahı “almaktan” sözetmiyor? Bugün Öcalan’ın özgürlüğü, genel af, özerklik için neden salt siyasal, yığınsal, etkin mücadeleden değil de hala silahtan sözedebiliyoruz? PKK, KCK, BDP, HDP, “kürt ulusal demokrasi mücadelesi hedeflerine silahlı değil siyasal, sivil mücadeleyle ulaşacak” dese ne kaybeder? Bu saatten sonra her yeni kürt ve türk gencini öldürecek bir silahlı kalkışmayı sürekli askıda tutmak ne kadar koşullara uygun, anlamlı? Barış sürecine dair üzerine düşen adımları atmayan AKP’ye karşı elde tutulan o tehdit ne kadar kullanılası, ne karşılığı var Kürdistan’da? “Yetti! TC üzerinize düşen adımları atmadı. Tüm gerilla güçleri savaşa yeniden başlıyor!” dese PKK, kim bu barış soluğunu almışken “peki” der? Çok açık değil mi Kürdistan’a yayılan ve gayrıresmi özerkliğe neredeyse karşılık gelen örgütlü mücadelenin, tek tek tüm hedeflere ulaşacağı? Kürt ulusal demokrasi hareketi, kendi geleceğini, bu ülkenin geleceğinden bağımsız mı, onla birlikte mi kuracağına aslında karar verdi mi? Neden HDP’nin türk sol hareketleriyle girdiği ittifakın, kürt ulusal demokrasi hareketini yaymaktan başka anlamı olmadığına inanıyorum? Neden HDP’nin kullandığı tüm genel demokrasi söyleminin “kürdi” bir dudak bükümü ile telaffuz edildiğini düşünüyorum? Bende mi sorun? Yoksa? Kürt ulusal demokrasi hareketine 17 yaşından beri destek veren biri 51 yaşında “sıra sizde aslında” deme hakkına sahip mi? Türkse de…

Mart

Demokratik bir Cumhuriyet! Berkin Elvan, Ceylan, Uğur’un anaları, Cumartesi anneleri, Roboski anaları, Rakel’e, on binlercesine borcumuz…

Biz tüm ibneleri kulağından tutup sikip atacak bu Muammer Güler lümpen ağzı bu ülkede hükümet kaldıkça 10 Gezi az!

Öyle bir ülke ki geleceğine dair gerçek bir umudu verebilecek ve ne yazık ki olmayacak tek şey, 2015’te türklerin ve kürtlerin ortak özrü.

Gezi’nin yerelde hiyerarşisiz karar mekanizmaları yaratma deneyimini geliştirip yeryüzü için muhalefetle birleşmesi umudum hala baki ama zor!

Reel politika ile tüm kanatlarımızı bağlamayı nerede ise başardılar.

Vahim bir komedi: Çok değil bir yıl öncesine kadar Cemaatçi AKP ve ABD’ye düşman kemalist ulusalcılar, üç aydır Cemaat,şimdi ABD ile gülüyor.

Geçende gündeme gelen Yazıcıoğlu’nun elindeki kozmik Dink Cinayeti dosyasını Dink’in kardeşine verdiği açıklamasına aileden cevap geldi mi?

Ben öyle gönülden desteklemiyorum HDP’yi. Gezi potansiyelini kendine kanalize etmeye çalışan, Rıza Altun’un bugün dediği “PKK’nin, Türkiye hareketi olmaya dair kuruluş projesi” olduğunu düşünüyorum, pragmatist ve inorganik buluyorum.

Bileşenlerinin politikasında etkin, eşit yeralamadığını , batıbedepesi olmaktan öteye geçemediğini düşünüyorum. Ötesi, PKK’yi, bu barış sürecinde, silahlı mücadeleden vazgeçmesi gerekirken vazgeçmemesi, gerilla saldırıları tehdidini sürekli gündemde tutmasıyla, kendilerine tanıdıkları savaşma hakkını benim artık tanımadığım, yığınsal, sivil, özerkliği bile koparıp alacak bir halk ayaklanması hedeflemediği yerden paradoksal olarak barışı bitirebilecek en olası güç olarak görüyor ve eleştiriyorum.

Tüm bu düşüncelerime rağmen PKK’yi haklı istemler için karanlık bir önderlikle, maşist, stalinist bir örgütle, binlerce yiğit, gerilla, yonetici, entelektüel muhalif kürdün katili bir örgüt gördüğüm günlerde nasıl yine de BDP’ye -anarşistliğimle- oy vermişsem, şimdi de HDP’ye verirdim, verebilsem.

Egemen, işgalci ulusun entelektüelinin muhalif konumu (sadece “muhalif”) bunu gerektiriyor.

Üstelik Gezi ayaklanmasının reel politikanın çok dışında yayılma, karar alma, uygulama, mücadele etme zeminleri yaratacağına umudum varken ve bu umut zemini seçimleri çok umursamayacak diye içim rahatken…

Kürt ulusal demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ve biçimsel de olsa onla ittifak kuran Türk muhalefetinin her artacak oyu, mücadeleyi yükseltecek. Kürt ulusal sorununu çözmeyen ve kendi katliamcı ve yağmacı tarihiyle yüzleşmeyen bir Türkiye geleceği yok.

Türkiye ne görmedi, yaşamadı! Artık gerçek kurşun görmesi zor, askerin gölgesinde olmayan, barışı soluyan bir ülkenin kuşakları ise ilk kez “var” ve ne iyi ki onlar savaşmayı seçti, sokaklarda öğreniyor savaşmayı.

AKP’ye gerçek cevap bu bence. Yenilgiyi buradan hisseder o. İstanbullu bir sahtekar hırsız, Ankaralı bir faşist onu geçerse bilir ki o oyları verenlerin bir kısmı hala kazanabileceği türden insanlar.

Reklamlar

"Bitti dememek için!…" Nefrete karşı! Hep birlikte…

Bugün tam adıyla “Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası”nı dördüncü kez yeniliyor ve “Bitti dememek için!” başlığıyla yayınlıyorum.

Bu çalışmamı ilk kez 17 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmak üzere Birgün Gazetesi için ürettim. Yayınlanan ilk başlığı “Az kaldı!” idi.

Ece Temelkuran ve Sezgin Öney köşe yazılarında bu çalışmamdan sözettiler.

Aynı haritayı takip eden 8 ay içinde gerçekleşen 29 yeni linç teşebbüsünü ekleyerek bu kez “Daha da az kaldı!” başlığıyla yeniden ürettim ve 26 Eylül 2010 tarihinde yayınladım. 


“Bitmek üzere! başlığıyla yayınladığım üçüncü yenilemeye eklenen yeni linç teşebbüsleri, linç tehditleri ve yöneldiği mekanlarda insan olmadığı için hedefine ulaşamayan linç amaçlı saldırıların sayısı 50’ydi.

“Bitmek üzere!”yi yaygınlaştırdıktan sonra Evrensel Kültür dergisinin Ekim sayısında benimle konu hakkında Eylül ayında yaptıkları söyleşi yayınlandı

Aynı Eylül ayında Radikal gazetesi Pazar Eki’nde kapağa taşımayı düşündüğü bir röportaj yaptı, ardından İMÇ televizyonu canlı yayın bağlantısıyla konuyu ekranına taşımak istedi. Bu son iki süreç sonuçlanmadı. İkisinde de bana aktarılan son özür cümlesi, özetle, editörlerin akan gündemin diğer konularını öne almayı yeğlemesiydi.

Bugünler “Nefret Suçları” kavramının yaygın tartışıldığı günler.

Geçtiğimiz günlerde, 15 ve 16 Şubat tarihlerinde Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi’ni de bünyesinde barındıran Sosyal Değişim Derneği’nin düzenlediği ‘Uluslararası Nefret Suçları Konferansı’, İstanbul, Taxim Hill Hotel’de yapılmıştı. 

Bugün aynı zamanda, 22-27 Şubat tarihleri arasında sürecek “5. Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası”nın başlangıç günü.

Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu’nun hazırladığı Nefret Suçları Yasa Taslağı önerisi yayında, “Nefret Suçları Yasası istiyorum!” imza kampanyası sürüyor.


12 Ocak 2011’de verilen Siiirt Milletvekili Osman Özçelik ve 19 Milletvekilinin, başta cinsiyet temlli ayrımcılık ve nefret suçları olmak üzere ayrımcılık ve nefret suçları olmak üzere ayrımcılık ve nefret suçlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergesi” Meclis Genel Kurulu’nca reddedildi.

27 Ekim 2011’de verilen İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 21 Milletvekilinin, medyanın ayrımcı yaklaşımının ve medyadaki nefret söyleminin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi Meclis Genel Kurulu’nca reddedildi.

26 Mart 2012’de verilen Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ve 22 Milletvekilinin, ayrımcılık ve nefret suçlarındaki artışın nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi Meclis Genel Kurulu’nca reddedildi.

23 Ekim 2012’de verilen İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 21 Milletvekilinin, nefret suçlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergesi Meclis Genel Kurulu’nca reddedildi.

TBMM’ye 3 Aralık 2012’de CHP’nin verdiği “Nefret Suçları Yasa Teklifi” komisyonda görüşülmeyi bekliyor. BDP’nin 2 Ocak 2013’te grup önerisi olarak TBMM Genel Kurul gündemine getirdiği, “Nefret suçlarındaki artışın belirlenmesine ilişkin araştırma önergesi” reddedildi.  Dün BDP’nin TBMM’ye sunduğu “Nefret Suçları Araştırma Komisyonu kurulması önergesi”  reddedildi.

Ama tüm bu gelişmelerden daha önemlisi, bu dördüncü yenilemeyi yayınlamamın asıl nedeni, elbette ki, geçen hafta -umarım- her birimizin yüreğini ağzına getiren, Sivas Katliamı’nı hatırlatan görüntüleriyle kabuslar yaşattıran, HDK milletvekillerine yönelik Sinop ve Samsun linç kalkışmaları…

Bugün yayınladığım bu dördüncü yenilemeye “Bitti dememek için!”e, öncelikle Ağustos 2012’den bu yana gerçekleşen 32 yeni linç ve linç teşebbüsünü ekledim:

Sakarya 27 Ağustos 2012
İstanbul – Çatalca 28 Ağustos 2012
Bursa 6 Eylül 2012 ve 24-29 Eylül 2012 
Çanakkale 2 Eylül 2012
İstanbul -Maltepe 3 Eylül 2012
Bitlis – Adilcevaz 6 Eylül 2012
Istanbul 6 Eylül 2012
Trabzon 17 Eylül 2012
Mersin  20 Eylül 2012
Gaziantep – Şahinbey 9 Ekim 2012
Mardin – Mazıdağı 23 Ekim 2012
İstanbul – Okmeydanı 30 Ekim 2012
Van 30 Ekim 2012
Tekirdağ – Şarköy 4 Kasım 2012
Muğla – Bodrum 13 Kasım 2012
İstanbul – Bakırköy 15 Kasım 2012
Şanlıurfa 22 Kasım 2012
İstanbul 23 Kasım 2012
Uşak 23 Kasım 2012
Rize 23 Kasım 2012
Erzurum – Yakutiye 6 Aralık 2012
İstanbul 28 Aralık 2012
Afyonkarahisar – Sultandağlı 29 Aralık 2012
İstanbul – Tuzla 4 Ocak 2013
Diyarbakır 9 Ocak 2013
Adıyaman 30 Ocak 2013
Bingöl – Genç 3 Şubat 2013
Uşak – Sivaslı 4 Şubat 2013
Antalya 18 Şubat 2013
Sinop 18 Şubat 2013
Samsun 19 Şubat 2013
Trabzon 20 Şubat 2013

Ayrıca öncesinden farklı olarak bu son altı aylık süreçte yükümü, derdimi paylaşanlar oldu: Kimileri beni, kentlerinde olan, haritalarıma geçmeyen, bildikleri eski linç teşebbüslerinden haberdar ederken, kimi izleyenlerim de yaptıkları kişisel aramalarla ulaştıkları ve yine benim bu üç haritamda yeralmayan linç teşebbüslerinden haberdar ettiler. 2006 ile 2012 arasında gerçekleşen bu 17 linç teşebbüsünü de haritaya ekliyorum:

Kırıkkale – Vize 20 Temmuz 2006
Batman 25 Haziran 2007
Gümüşhane – Torul 27 Haziran 2007
Siirt 23 Haziran 2008
Kastamonu 25 Haziran 2008
Mersin 23 Nisan 2009
Siirt 12 Haziran 2009
Ankara 25 Ekim 2009 
Giresun – Doğankent 17 Nisan 2010
Gümüşhane -Kürtün 19 Nisan 2010 
Hakkari – Yüksekova 2 Mart 2011
Malatya – Doğanşehir 6 Nisan 2011
Batman 15 Ağustos 2011
Konya 19 Aralık 2011
İstanbul – Zeytinburnu 18 Mart 2012
İstanbul – Kağıthane 19 Haziran 2012
İstanbul – Esenler 11 Temmuz 2012

Çalışmamda ezici bir çoğunlukla ırkçı, milliyetçi, etnik ve homofobik nefret kökenli kalkışmalar, eylemler yeralsa da, özü gereği bir başka zamanda ve nedenle oluşsa bu niteliğe de sahip olacağına emin olduğum, olası suçlulara, sıradan insanlara yönelik linç kalkışmaları ve ne iyi ki boş olan kürt siyasal örgütlenmelerinin binalarına yönelik linç amaçlı saldırılar da yeralıyor.

Çalışmalarım uzun süreli, özenli taramalara dayansa da, varsa atladığım linç kalkışma ve eylemlerini bana iletirseniz -ne yazık ki- onları da ekleyeceğim.  

Ne yazık ki hala, bir gün “Bitti!” diyecek olmaktan korkarım.

Halil’e mektuplar – 2


Sevgili Halil,


Osmaniye girişinde, 700 kilometrenin, 28 günün ardından durdurulduğunuzu, zorla Adana’ya götürüldüğünüzü öğrendim en son. Senin ve yol arkadaşlarının telefonu cevap vermiyormuş. Biraz kaygılıyız haliyle…


Ama biliyor musun, bu yürüyüşün en çok buna, şu ya da bu nedenle üzerindeki o ağır, insafsız, şaşırtıcı karartmadan kurtulmaya ihtiyacı vardı. Öyle bir karartma ki, aynı zamanda bu şımarık, ölümcül savaşın milyonların gönülsüzlüğüne rağmen nasıl da bu kadar rahat sürdürülebildiğine dair net bir bilgiyi taşıyor bize. 


Onların bu engelleme, barışın yolunu kesme girişimi, en ummadıkları sonucu beraberinde getirecek. 


Bu ülkenin her yerinde, senden, kararından, sana katılanlardan habersiz, aslında aynı cümlelerle barışı çağıran, savaşın tüm taraflarına, sürdürücülerine, destekçilerine karşı konumlanmış o kadar çok insan var ki! Tek tek haberdar edilmesi yetecek!


Yeni yeni birçok arkadaşla tanışıyorum sana ve yol arkadaşlarına destek çabamızda… Çağrını tam da anlaşılmak istediğin yerden okuyan, sizlerin her adımınızda soluk alan, kaygılanan, barış umudunu tam da yürüdüğünüz o su yatağında büyüten, bir de kendi çağıran. Soluk soluğa haberliyorlar başınıza gelenleri. Uğraşıyorlar o sakin, yalın, sessiz, büyük çağrınızın halka halka yayılması için. Ellerinden geldiğince… Asla yalnız değilsiniz.


Giderek, ardından su dökenlerin serinliğiyle yıkanarak yolunu yolu kılacak binler, on binlerle karşılaşman dileğiyle…


Kardeşin.


Hakan Akçura


18.9.2012
14:56

Halil Savda’nın barış yürüyüşüne destek poster tasarımlarım

Halil Savda’nın barış yürüyüşüne eşlik eden blogfacebook sayfası ve facebook grubu sizi bekler.

Halil’e mektuplar – 1

Verdiğin karar, o kadar yalın ve kalabalık ki, hiç susmayan, yorgun, ölesiye çaresiz, ne kadar uzun, derin, kaç cana sırılsıklam yaşam olduğunu yol boyunca asla bilemeyecek yaşlı bir nehir gibi akıyor içimizde. 

Biz dediğim, “biz”! Birkaç kişiyiz hala. Sanma ki bilmiyor, izlemiyor, umursamıyor bazıları seni, o suçlu sessizlikleriyle. Puştluğuna yazmıyor, duyurmuyorlar. Oysa birkaç yeni söz eklesen onların asla ellerine alıp, yukarı kaldırıp, faltaşı gözlerle yapış yapış çürümüşlüğüne bakmadıkları, bakamadıkları, bakmak istemedikleri, elbette ki koparamadıkları göbekbağlarına yakın: “Ama Halil, bu savaş anlamlı!!!” Dürtüyorlar seni önleri sıra sürükleyerek o ölü et parçasıyla: “Değil mi!? Söyle! Söyle!” 

Dediğini dedin, iyi dedin oysa en baştan. Ayaklarına kına yakıp, evini, aşını, yolunu paylaşanların sorularını cevapla sadece. Seni tam da bulunduğun yerden bu şımarık, biteviye kirli savaşın anlambilir, anlambulur sahibi yapmaya çalışanlara ise sus ve yürü. Bence… 

Kuyuları da doldu bu ülkenin, mahzenleri, arka sokakları, mağaraları, hapisaneleri, arkadaş evleri, kamp zindanları, sokak araları, ağaç dipleri, dost kucakları, emirleri, talimatları da, o cesetlerle… Hiç konuşamayanlar, konuşamayacak olanların o hep masum, küskün, aldatılmış, pusu kurulmuş, baştan anlamamış, konduramamış, gözlerine inanamamış şaşkın gölgeleriyle de yürü. 

Onca silahın sahibi, onca yıla, satıra, bebeye, ekrana söz belleten güç, hiç sanmadığın kadar korkuyor sahiciliğinden, azlığından, kalabalığından. En kadim, en eski masalların, dansların, şifaların, bedellerin, izlerin, bilgilerin, kokuların, gözlerin, rüzgarların, aşkların, ilmek ilmek soluk aldığı bir pelerin örtmek isterim üzerine, örterim. Her omurum, gözeneğimle.

Elbet, deniz uzak mı, yakın mı göreceğiz. Gün, güne dönecek. Göremezsek ne olur!? En kötüsü, olsa olsa, artık hiç susmayacak, çok daha yorgun, ölüm gibi çaresiz ama ne kadar uzun ve derin, ne çok cana sırılsıklam yaşam olduğunu, aşılacak her yeni yol boyunca bilerek, çok daha yaşlı bir nehir gibi akar içimizde hiç değişmeyecek kararımız! En yalın ve kalabalık sevdası oldun barışın ve şimdiden Savda’mız!

Hakan Akçura
17.9.2012
01:15


Halil Savda’nın barış yürüyüşüne destek poster tasarımlarım

Halil Savda’nın barış yürüyüşüne eşlik eden blog, facebook sayfası ve facebook grubu sizi bekler.

Halil Savda’nın barış yürüyüşüne destek poster tasarımlarım

Yüksek çözünürlüklü tasarımı indirmek isteyenler için:
.jpeg linki
.pdf linki


Yüksek çözünürlüklü tasarımı indirmek isteyenler için:
.jpeg linki
.pdf linki


Yüksek çözünürlüklü tasarımı indirmek isteyenler için:
.jpeg linki
.pdf linki


Yüksek çözünürlüklü tasarımı indirmek isteyenler için:
.jpeg linki
.pdf linki


Yüksek çözünürlüklü tasarımı indirmek isteyenler için:
.jpeg linki
.pdf linki

Posterleri okullarında, derneklerinde, partilerinde, etkinliklerinde kullananlardan tek ricam var: Olanaklıysa onların asılı oldukları ortamı, durumu, hali fotograflayıp bana yollamaları: hakcura@gmail.com

Halil Savda’nın yürüyüşüne eşlik eden blog, facebook sayfası ve facebook grubu sizi bekler.