Şiirler (tr.)

Yoldayım

(‘00-’02)

Giriş

Bu şiir dosyası, “Soluk”un ardından gelen şiirlerden oluşuyor.
Şiirlerin büyük bir çoğunluğu daha önce kimi internet forumlarında, değişik sanal kimliklerimin imzası ile yayınlandı.
Hakan Akçura

acı yeşil

gözlerin acı yeşili
iz bırakır o sanısı
her zamana izin
vermeyen düş gibi
içimde sanki bir
alayı saklı ok esmer
tenimde o hiç olmadığı
bir oda içinde ve
siyah hep gözdesi
ama diyen sesin
her erkekten ona
ipi ayak altlarında titrek
tarazlı bir sirkte
germek yürümek
ateş saçlı gölgelerin
izin vermez düşlerine
gizli bir sorusu gibi gülüşünün
acı yeşili ve dedim ya
iz bırakan

03/05/2000

çağrı

zamanı çağırdığın
yatağın dört bir başı sen
olan mahmurluğunda
sevdim bir sonraki pencere
arasını bekler gibi
merakının dizgini
kılarak bedenimi akarak
nehir kıldığın o tutkun
ışığında kamaşan teni
iz bilerek şaşkın sesime
ve ummanın bilinemez
son cümlesini kokusu
giysim olan tütsü kılarak
içime sarıldım (ten
ötesi-berisi demeden
alır alacağını
verir kendini
kendim bildiğim
o yere) susmam
üç kanadını bildim
sırtımın ve yırtar
gibi boşluğu sevdim
parmak uçlarımla o
canlılığını ölüme
sunan evrilmen
kıvrılman açılman ve
kapanmanı bu kez
“kendime” der gibi hayata
ve bir sunak gibi törenimde
gel

17/02/2001

dilemma

bir parmağın hançeri yararsa zamanı
-kamaşır erkekliği bir dişinin bile-
adı dudak olan lekesi bir ömrün kirpiklerinin altında
ışığı sönen yanan deniz fenerleri gibi bir bedenle
ıslanır -adı “iç” olan ömrü bir seferin-
günaha sarılınır kir çekilir en temiz örtüsü denilerek bir hayatın
artık
her şey çile her şey tutam tutam dökülen saçlarıdır kederin
-giden çocuk bakar ve hep ağlar kahkahalarla yanarken gözbebekleri-
duramam göremem olamam kapıların ardı sıra kapanır gibi açılışında
o keyfin dokunulmazlığında hep bir şaka var
oyun odaları tutsak otel balkonları puslu
unutmak hiç olmadığı kadar yakın hatırlamamıza bir bilinmeyeni

01/12/2001

düş

çıplak yattım. serindi odam. serindi yorganımın içi. serindi ışığı yıldızlarımın. serindim.
kıvrıldım cenin gibi. iki elim bileğinden kıvrık, verdiği huzura bir kez daha şaşırtarak, yapıştı göğüslerime.
önce bir saçın kokusunu çektim, sonra düştüm içime:
ceylan yaklaştı ve yaladı beni.
kayalıklarda kekik topladım. gökyüzü neden bu kadar alçak bugün, diye düşündüm.
kiremit tozlarıyla tıkalıydı gözeneklerim. sürtündüğüm evi aradım. buldum. yürüdüm. kapısını ittim. (sıcak bir mavi.) duvarlarına bir kere daha sürtündüm. sıcaktı.
orta parmağımı üçüncü gözüme soktum. kanadım. aktım boşluğa, bedenimden aşağı, karnımdan kasıklarıma, yere… adımım kan. görüm açıldı. puma oldum alçaldım. duvarın ardında aynı soru asılıydı: neden bu kadar alçak bugün gökyüzü?
pervasızca işedi puma bedenim. kan seyreldi. yürüdüm. duvar geçirgendi.

11/04/02

yor

ağrıyor. yüzülmüş derisini özlüyor kafatasım.
kokuyor. en çok mezar yerleri… uzun sohbetlerimiz.
akıyor. elim paramparça, yastık yüzleri ıslak. kabusa uyanmak yorucu.
emiyor. kıvrılmış kaplan derisi bir rahimde, dudakları kuru sevgilim.
batıyor. gece gibi bir güneş. hayatın özgür ışığında aşk.

24/04/02

sarmal

bu suda garip bir tad var.
içim serinlemiyor.
(terinle sarmaş dolaş uyuduğumuz her gecede; dönüp dönüp “ağlıyor musun sen!” deyişimde…)
köpekler geçiyor düşlerimden, bir bahçe, bir çürük, bir yara gözüm gibi sevdiğim.
sırtım, içinde boya akan bir vadi.
bir odadayım. penceresi göğsüm, bembeyaz bir duvara sürtünürüm.
damla damla izindeyim. sarmalı büyür dansımın, köpürür terimden tahtalar.
gece fısıldar meramını, ona döner, bırakırım en dolu boşluğa gebe…
susadığım yarayı hançer dilimle açar, bir metali içerim.

25/04/02

gittikçe

önümden ardımdan hızla geçen kalabalıklar yol verişim herkese nemi alınmış kuru yüzleri erkeklerin korkak sevgileriyle -herkesin bir şeyler aramışlığı vardır yerlerde- kaybedenler sırtların birer birer yarıldığını görüyorum kürek kemiklerinin dibinden fırlayan güdük kanatları koparan çiçek sapları kokusu yosun bir su -öğrenmek bir “seni seviyorum”un ardından yüreğine kurşun sıkabilen dudakları- kırdıkça çoğalan bardaklarım büyüdükçe atan nabzı yavaşlayan kasıklarım -bir düşün bozkırında yüz elli dört ter içinde atı okşamak teker teker- balkonuma uzanan elleri gecenin şarkısı mırıldanılan ışığı beyaz merdivenlerinde bir esintisiyle esmer bedenin çocuk günlerim gözlerim kapalı soluk vererek -ruhu elimdeki (acıtan) taşa kadar fırlayan- dibini görebildiğim uçurumlarımdı şefkatle büyütürken kanatlarımın masal sözcüklerini

02/05/02

miskince

balık gözleriyle çevremde koşuşan bedenlerinin tek bir kası bile “hayata layık” davranmayan bu kalabalığın ortasında parmağımı soktuğum omur çukurlarında kara ilik izlerinden ötesini bulamadıklarımın pencere açık mı kapalı mı karşılarındaki kadının dil haznesi gamzeleri her ışıkta ne der, ne ister bilmeyenlerin yanında miskinim

15/05/02

yeşil

nasıl da yeşil oturduğunda seyiren dizkapakları sokak boyu yere serilen geceye basarak yürüdüğümde fısıldayışın: en koktuğu yerden üzüldüğün kısa saç diplerini içip de balkon demirlerine geniş bileklerimle tutunup -kendimi atamayıp da aşağı- sallanıp üşüyen bedenimden geriye nasıl da yeşil koltuklarımı yakan tütsülü yara yerleri kıpkırmızı kaşıntılarım acılarım oyuncak bebekler bir çocuk geçmişten -uyanamayıp- döküldüğüm şarap derelerinden -bir gecenin tam ortası- uyanıp da yaldızı elimi tarazlayan bir teni akıtarak o ağır suyun içinde -en iyi tanımım- kaygan ve eski sırtımda dere ağızları açılıp alırken düşünü rahmime yemyeşil büyütmek için

23/05/02

diyarbakır

gittikçe seyrelen özel haki yılanlar sokaklarda kan kusan penisleriyle ellerini uzattıkları her işporta tezgahında gururla bakmanın öğrencisi bir çift erkek gözü omuzlarımı yırta yırta bana yol açan boşluğundan sızıp şehrin kalan on beş keldani on beş süryani ailesinin mardin’den işlenip boyanıp gelen kumaş resimleriyle bir yaldızlı resmi sahneye dönüşen oturtularak duvarlara gömülen erkek ve kadın bedenlerinin kokusuyla sarhoş yürüyüp de artık olmayan kahvehanelerin olmayan kalabalık sohbetlerinin ıssızlığından tırmanıp bir kız ordusu -ingilizce bilir özel liseleri oraların- umutlarıyla ovalara dalıp ne kolay atlanır ne zor bu yumuşak ama ırzına geçilmiş gökyüzüne ve ölünür ölmezmiş gibi hiç bilmek ve resmetmek şiddetin her biçimini acı çay tadında bir soru sağnağı ellerin zarif eğlenceli çocuk bedenleriyle avlusu üç dört bej yelekli özel korumanın haddini bildiren ama artık zaman geçti su yürüdü bilen gözlerine

gece (diyarbakır)

nasıl deli bir gece mavisi nasıl koyu bir kan nasıl zifir kara gözlerin nasıl beceriksizce bir kadın işvesi -sönen yanıbaşında- nasıl bayılışın ibrikten dökülen zehir gibi bana nasıl korku nasıl unutuş nasıl paramparça bir oda öyküsü bilinmeyen bir geçmişten hançereme dolan ve davet nasıl bir türlü sahiplenilmeyen kınından çıkarılmadan nasıl bir uyku –yayılsın dediğin kara rüzgarın mutsuz çırılçıplak kalbinin kabulü ölüme benzeyen-

kahta ve dağ

kıvrak sür bekle dinle katıl zarif ol akşamın dibine sür ve anlat biz allahı severiz onlar korkar bir süryani gizeminin özünde halay çekenlerin izini bırakıp düşeni bırakıp yokolacağa bakıp bilip neredeyse her şeyi sür her tanrının yüzü biz olan yontusu yakarken elimizi ve inanamazken zamanı mekanı taşı toprağı böylesi kullanan bir dili çoktan unutmuşluğumuzla tırmana tırmana ayrı tutarak bedenlerimizi birbirimizden özellikle ürkermiş gibi oyunu sır cümleyi ağu kılan bir boşlukta sür

halfeti
kuru mu kuru sıcak her çocuğun bir öyküsü var anlatılacak kadının sokağın taşın çiçeğin sızlayan renkleri suyun dibine itilen evlerin fıstık bahçelerinin onlara yani doksan metre dibine gölün takılı kalan yaşlı gözlerin sesi: çalıştım yıllarca onlarca ağaç diktim çocuklarıma paylaştırdım ama hepsi artık orada safran sarısı kan döker içimiz

urfa

tütün çiğneyen dudakları güneş prensesinin gözkapakları düşen bir işve şeyh öyküleri çarpık bedenli esir balıkların su bataklık koltuk döşemesinden çarşaflar ateşin düştüğü yerde su olmak ayak kokusu –her saklayışın her itirafın dokusu- her an üzerine düşebilecek çatıları evlerin her an sönebilecek bir güneş her an vurulabilecek bedenim zehir zıkkım mırra tükürerek bir lanetin yüzüne odalara tıkılmışlığımız genç oğlanlar yerine güzel insanın memleketi olmaz yetinişinde dilini arayan türküler ve saklı egemen sahip güçlerini hep hissettirmenin buğusuyla sarılı gecelerde surları her pencerenin önünde ve ardında soluk alan bir kentte tehlikeyle sevişmek sahipsizliğinden kapılır gibi ona -gibisiz-

harran

kokarca kokulu üzerlikler ellerinde sarı yeşil gözlü oğlan çocuğu nurten ve her kenti açan anahtarı -simsiyah- üç parça kırık bir tabut gibi ısınırken tozu burnumda tüten iki üç doğanın yuva bildiği kulelerin dibine gömüp çıkarıp lanetlerimi sürreel bir fayton yaklaşır alır iyiniyetli oryantalleri vali istemiş bir fotoğraf çekimi olur musunuz model fıssss kanat yırtıkları minik bir zümrüt kuşunun damlata damlata dehlize –yine kan- tüneli bol ve tam bin beş yüz tuğla ile serin bir mezar kılınan o uçsuz bucaksız hiçliğin sorusunu dikerken gözbebeklerim

mardin

ne güzel dedin basamaklara gururla yayılan güçlü bacaklarının üzerinden ve gülümseyerek gece konuklarına biz uyumayız ki hiç arap ibrişimleri -yüzümde ıslak dili ejderhanın ve rahme el uzatışım içişim akan ağuyu- rüzgarı bol bırakıp da gitmesi çok zor kentin asil kadınları iterken ışığı güneşten -uzanan- dudak kıvrımları pençe tadında bir ağdalı kökü meyan ve halil bir hiddet aşkımın aşka tortu katan oda oda boş bırakılan manastır vitrinlerde yere bezeli mermerlere metalle işlemek sevginin öyküsünü ve sıçrar içim içimden öteye inerken o yamaçtan el izim su köküm çılgınlığım bilge bir zamanın ellerinde suriye yakın biz uzak bir mezopotamya krallığı

hasankeyf

bir kartvizit: genç yerel rehber on yaşında bir tepeye kurulu terketmeyişi ile anlamlı evin sevgiyle ilgili sorulan hiçbir soruyu anlamlı bulmayan reddedişi ile adım başı körpe kılavuz bir ter kokusuyla basıp kaydığın her çok ayak görmüş taşın göğüs kafesimden küçük hayallerimizden büyük taş kalesinin görkemini ne yapsak da tüketsek şımarıklığıyla suçlu ellerimiz görmeyen duymayan umursamayan zihinlerimiz masal bilmez bir savaş cümlesiyle yenikken ben gülmen

14/06/02

karıncalar ve jöle

kafatasım ağır bir kabuk soyunuk bedenler giyinik ruhlar geceler boyu karanlık denizlerin yorgun ve paslı gemileriyle yankısı başıma düşen başımı saran başımda saltanatını süren köprülerde karıncalar adım başı jöle gibi cıvık ve ağrılı beynimde geziyor çakıl taşları dökülen kalbimize tüylü bacaklarıyla her an her kıvrımı ağzında tek sıra yol boyu üç yüz elli beş küçük gövde gözkapaklarımdan aşağıya düşmekte ışığıyla kara damlamın kırık camlar üzerinde çırılçıplak yürüyen bir bulutum uykuyu çağıran

17/07/02

baraküda

gri mavi bir zeminde açıldı manolyam hep açık kaldı. siyahtı içi tenimin. dışı bir baraküda. ön dişlerine güvenen, gözüne güvenen -en loş karanlıkta-, hızına, kıvraklığına. koparır gibiydi geceyi bedenim, ardı ardına patlayan o uzak şimşek kızıllığında… şavkıyandım, yansıtandım, sakindim, akandım, yayılandım birden fazla örtüsüne gecenin, yoluna, birden fazla kokusuna. gözbebeklerimde -büyüyen- sırrımı gördüler; bilemediler sırrım keskinliği idi çıplaklığımın. kapkara (yeşil ışıklı).

30/09/02

kemik

ten açtı içi su dolu bir hazneyi
koku savruldu akan akmakta
şiştikçe kapanan gözleri hazzın sapsarı
serinlik kemiğim dilim özgür bir yüzleşmenin
derin mi derin kederi isterim der kadınım
şefkatle kapandıkça bedenim sırtı açık yolalır
her tüyünü en dibinden dişler gibi rüzgarda bıçak
pulları sırtımın ve seyrederim düğüm
ömür düğüm bedel düğüm hediyemin ter içindeliği

30/09/02

kırlangıç balığı

ensemden kuyruk sokumuna kadar ateş kırmızıyım. kanatlıyım. küçük hafif kanatlar; uçmaktan çok dansıma yarıyor.
avcıyım. (küçük mü küçük bir fare salonumda cirit atıyor. ailesi kayıp. aç. öldürülecek.)
alnımın ortasında buz mavisi bir göz var. en incesinden kuvars kristali. ışıyor sönük. gözlerim kapalı.
siyahım ateş kırmızısına örtü. siyahım uçup giden zamansızlık duygusu. siyahım mekanımın tütsü (gincko bloba) kokan ayin rengi.
saçlarım gümüş ve canlı bir küçük hayvan gibi kabarıp ortada toplanıyor, şövalye miğferlerinin tepeüstü bıçakları, punk delikanlılar, kirpiler, aslan yeleleri kıskanıyor.
ayaklarım bir ceylan gibi sürtünüyor tahtalara. çıkan ses fısıltı, çıkan ses bir katilin temkini, çıkan ses bir sevgiliyi uyandırmadan öpmek.
boynum kıvranan bir ağaç (karaçam), göğsüm tam da gövdesi kırlangıç balığının (kaçan gümüşlerin ardından çıkıp giriyor suya kanatlarım).
kasıklarım lacivert, penisim su içi rüzgarlarında (akıntı) salınan deniz hıyarı (karanlık bordo), deniz yıldızı hayalarım.
bacaklarım fısıldayan ayaklarıma koruyucu, aygır.
soluyorum.

01/10/02

satranç oynayan muzip atmaca

kuzgun siyahiydi tüylerim. uçurum kenarındaydım. önümde bir büyük satranç tahtası, pençelerimle hamle yapıyordum. arada dönüp de baktığım uçurum -beyaz kayalıkların her dalgayla tuzlanan ıslak bedenleri- martıların, tilkilerin, tavşanların, tarla farelerinin cirit attığı av alanım. tokum. ama hazmettiğim, güçlendiğim, gözlerimin seçici radarlarını -odaklanabilir parlak ve sakin parabolik merceklerim- açtığım zamanlar. kuzgun siyahi tüylerim soluk alıyor rüzgarda. hamlem ingiliz açılışının fischer 66 ekim varyantının 23. hamlesi.

02/10/02

mavi ışık

görüntünün bir kimyası vardır göz için.
zamanın da, mekanın da, durumun da…
rengarenk bir tünelde akabilirsiniz çevrenizdeki her şeyin canlı bir resme dönüştügünü hissettiğinizde…
ışık olabilirsiniz.
mavi bir ışık da…
kömür karası dost gözler, kanında eskimoların gezdiği üzgün erkek bedenleri, bir erkekle ilk kez tüm bedenini açarak sevişmenin belleksizliğiyle yorgun kadınlar gezer kimi diyaloglarda. kimileri arar, sorar, seslenir. dışarda biri birini kovalar.
o tünelde giderek etkisi artan mavi bir ışıksınız dansınızda.
hiç hedeflenmeyen, hiç fethedilmeyen, hiç sahiplenmeyen bir hızdır bu. yol yol kokar sızısının tadı. hafiflersiniz.
gecede ay büyür, akarsınız.
aktım.

07/10/02

kâm

1.
elim başının üzerinden -açık ayası kutsarken seni-
bıçak iziyle kanayan rüzgarım ve serin mi serin bir sokak arası gibi
üşüdün
kıvrandık yere yakın
seni senden bilmeyi öğrenirken ısındım senle soğudum
senle

2.
açıldı yol -nasıl da kırık bir hazırlığı vazgeçişe
hayır: nasıl da hazır kırıklığına vazgeçişin-
bedenine
elim el gibi- hayvanı pençemin
sen ölümsüz bir davet
hep bilinen bir gizi suretini verdiğim bedenin

3.
am kokan sedirlerin prensesi
-kül yutmuş çocuk yüzleri
ırzına geçilen orman cinleri
üşüyen ayaklarımız-
her farkedişimiz her anın sorusunu ulayıp da
bedeni çelikle bölünen bir balığın -sanki-
bilmez ölü gözleri
ateş en çok tenin: soyun

4.
tenini soysam
ısırsam
tenini mızrak dilimle yarsam enine
kanasan -ruhun bir hediye-
isteğinin en çok bilmediğin cevabı elinde
“yağ satarım bal satarım”
gördüğün dibimin silkelendikçe varolan kapısı
-varışıdır kâm edilesi bir yudumun doldurdukça
boşaltan- (senin için akan) yarası

5.
itsen beni
(itemesen)
aksan içime dibinden gözbebeklerinin (bordo) -tam boynumdan-
(akamasan)
şaşırsan sarmana şaşırarak en çok ve sarıldığın
bir ağaç mı “canım” boşluğun hiç bilmediğin bir
-kan dökülesi- yemini mi bilemeden “çocuğum”
doğursam
doğurmalıyım
doğuracağım
rahmime kuvvet -düşüm düşüm düşüm-
eridiğim uzun tütsüsü dudaklarının bir gecenin her rengi
karayız sırtımızda kamçı izleri

6.
uyanması ilgilendirir bir adamı bir geceden
dizimin en dar renginden -titredim-
bilemeden -fısıltı en çok cümlesinde güzel-
kokladığım bir duvar serinliği
bilemem
bildiğini

7.
bedenim dönme dolap atlı karınca dev aynası
saçlarının dibinde: terket -n’olur-
sorularıyla (abla kıldığın hatırla esmer ve bir kent)
gecelerde çenene dokunan ellerin
akıyoruz bir adam ve bir adam -ben-
içtiğim en güzel şerbet: dinle (şimşek bir yatak
harlı bir soluk her demi o karnın yükselişinin bil)
kutsayan elimi cebime soktum
elinin ayasıyla var
bir damar (narın çekirdeği)

10/10/02

gülümseyerek

tokatlıyordum yanaklarımı. çıplaktım. tenim şunları tattı son yarım saatte: naylon torba, pamuklu kanepe örtüsü, kırık cam, toprak (saksı), mandalina kabuğu, sigara pakedi jelatini, viski şişesi kapağı metali, tarayıcı aç düğmesi (yeşil), ayna kenarı -içiyorum kanımı hala-, buz, bir metal heykelin karartılmış göğüs kemiği (aslında bir balta).

13/10/02

pan

kokumu tenime hapsetmeliyim. dokuma. kasıma. kemiğime. kentteyim, unutmamalıyım.
gözlerimin ışığını söndürmeliyim. onlar en vahşi ormanların en aydınlık yapraklarına pencere, her sıcak soluğuna yaban domuzlarının.
hızımı yavaşlatmalıyım. aynı an içinde ve tek el ile, kuru bir dudağı kendi tükürüğü ile ıslatmayı, kasıkları en kuru ve ürkek yerinden sırılsıklam açmayı, omur düğümlerini teker teker aralamayı, bir baldırın yüzlerce kuytusundan fırlayan sinir uçlarıyla tanıştırmanın olanaklı olduğunu göstermemeliyim. yavaşlamalıyım.
dansımın gücü ile, teninden girebileceğimi, ruhunu içebileceğimi, boşluk bırakmayabileceğimi, ezip geçebileceğimi, onu kamaşmış ve mutlu bir ceset olarak bırakabileceğimi hissetmemeli.
hapsettim.
unutmadım.
söndürdüm.
yavaşladım.
göstermedim.
Hissetmedi.

16/10/02

dip

duvarı yaran sesim yine ergen çatlaklığıyla… sesimi kesen ne!?
satenine dokunup da kozamın -kara bir ayin gibi- uykuma düşerken mi öpeceksin hep beni! günlerdir dikiş izlerinden yaladığım o dudakların, ruhun, gözkapakların ekşidikçe tırnak içlerim, ekşidikçe küçük dilim, ekşidikçe damlamam içine!
metal klipsleri yaranın, kamaşması ok kirpiklerinin -nasıl da su içindeyken saç diplerin o kaygan kuruluğunu korur bedenin-, belimdeki kara çürük, yokluğunda akan mavi beyaz ışığı televizyonumun, sokak aralarında çöp torbalarını açıp da bakanların artık sadece düşkünler olmaması, geçen öğlen lokantada yanımdaki masada birbirine koyu bir eğilişle fısıldaşan o iki fanatik (-kurtardııın mı? -selçuk abi yardım etti! arayayım mı? -dur ben arayayım…. selçuk abi sağol diyor sana arap! aşkı mı?! anlamadım. anladım. tamam abi. sağlığın senin… benim de… tamam. söylerim. merak etme. -der ki, değişti her şey. ve arap’a söyle, onun yanlışı aşkından. aşkını düzeltsin! -ben de değiştim. – kazandibi yer misin? ne istersen ye. rahat ol.), öldürülmem!
neden çok seviyorum ben mahler’i! neden göbeğinden kuyruk sokumuna kadar defalarca bata çıka seni yalayıp öldürmeyi! gözlerine baka yana yüzdüğüm nehrinde en sarsak uçan en hızlı dirimsin; ben balçık, ben mezarı yerkürenin en ateşli öğütlerinin. ben rahim. kazındıkça doğuran!

16/10/02

ölüm ve şimşek

ayaklarım bir ölü bedenin ısıttığı zemine basıyor. tabanlarım sıcak. tenim kuru. karşımda yaşlı bir kadın. içi ağlarken kan, gözbebeklerinin dibinden gülerek genç kızlığını anlatıyor. elleri yeşil. içimde ürperen bir kırlangıç var.
bir başka kadın eliyle tam da ısınan tabanlarımı göstere göstere, ölü bir bedenin bir beyaz kurdela gibi evi nasıl dolaştığını anlatıyor. kadının sureti kül. kaşı atmaca. rahmi boş.
bir başka kadın yüreklerimizin dibine bağdaş kurmuş oturuyor üçümüzün. siyah bir bilge nefesi var. o ölü bedeni hâlâ gören sadece o. sırtım ürperen kırlangıcın kanadı oluyor, üşüyor, ağrıyor.
gece sokak. gece çürüyen beden kokusu. gece dostum deniz. gece yakınlardaki kadınlar. gece bana bedenini boylu boyunca açan bir kadeh (işveli, tortulu, çıplak).
şimşek de içimde, ölüm de! dostum kendimle.

25/10/02

Soluk

(‘95-’00)

Giriş

“Soluk” bir kitap dosyası.
Uzun ve özel zamanın bölüm bölüm biriken tek şiiri.
Sesli okumanın neredeyse olanaksız olduğu ve birden çok izlekle defalarca farklı farklı okunabilecek dizelerin toplamı.
Herkes kendininkini seçecek.
Ben seçtim ve asla ele vermem.
Soluk’u oluşturan bölümlerin birçoğu, yazıldığı yıllarda, tümü bir bütün oluşturmadan çok önce, internette şimdi yayında olmayan “Quelle Dommage” adlı bir sitede yayınlandılar.
Oluşan bu bütün, bu dosya burada yayınlanmadan önce, dört ayrı yayınevine yollandı.
İlki, Hilmi Yavuz şiir editörüyken Can Yayınları’ydı.
Hilmi Yavuz, kendi deyimiyle “avant-garde” bulduğu bu dosyayı yayın programına aldı.
Ardından Can Yayınları onun isteğinden bağımsız şiir dizisini sonlandırınca özür dileyerek geri verdi.
İkinci durak, Om Yayınları’ydı.
O zamanki şiir editörü Nevzat Çelik, dosyayı inceledikten sonra, “noktalama işaretleri olmadan bunlara şiir denemeyeceğini”, üşenmeyip aralarına noktalama işaretleri koyduğu kimi şiir örnekleriyle bana gösterip anlatmaya kalkınca, kibarca, hayatta nelerin söylenip nelerin bu kadar kolay söylenemeyeceğini kendine hatırlatarak odasını terkettim.
Üçüncü durak, YKY idi.
Orayı, Hilmi Yavuz’un, “bunları ben dışında anlarsa bir Enis Batur anlar,” demesiyle seçmiştim.
Yayınlanmaya uygun bulunmadı.
Enis Batur’un okuyup, okumadığını öğrenemedim.
En son duraksa Metis Yayınları’ydı.
“Yoldayım” başlıklı daha geç tarihli şirlerimi içeren bir başka dosyayla birlikte değerlendirilmek üzere yayınevine bırakıldı.
Uzun bir incelemenin ardından, “kim olduklarının bilinmesini asla istemeyen” yayınevi şiir danışmanları tarafından yayınlanmaya uygun bulunmadı.
Şair ve yayıncı ortamlarından da, içki masalarından da çok uzağım.
Artık koşuşturmamaya karar verip burada, yeniden en başlarda yeraldığı zeminde yayınlamayı seçiyorum.
Dosyayı burada okuyup da yayınlamayı düşünen yayınevleri de, bu kitap yayınlansa da internet yayınını kesmeyeceğimi bilmeliler.
Hakan Akçura

Başlarken

Cesaret, oyun bilgisidir. Oyun, dili vareden -aslında-,
o çok kapılı, rengi tutsak, kokusu rüzgarlı mekanı içimizin.
Her şeyimiz olabilen hiçlik bilgimiz. Bu yüzden, yoksunluğu
-o iç acıtan, koyu- en çok oyun sonrası bırakılmışlığımızda hissederiz. Oyun, gerçek dilimizdir çünkü.
En vazgeçilen yerinden, yeniden yaratmanın öğrencisiysek üstelik
bu zamanda. Evet, bu zamanda…
Buluşma, olduğun yerde olanladır. Kurgusuzdur.
Beklenmedik olduğu kadar, çağrılandır.
Perde izleridir ötesini vareden. Açılır, saklı olana bakarız;
kapanır, görürüz. Aramak bu yüzden yanlış.
Her şey saklı ve yerinde.
Ten, ışığı vareder. Akan bir dil, bu kadar uygun bir örtüde taşınabilir. Unutulur, çoğu zaman. Unutulduğu bilinir. Küskünüzdür en çok kendimize -çoğu zaman-.
Sakınırız bu bilgimizin parıltısını.
“Belki…” Bu ses bizden çıkar, bizi arar. Ona bile saklıyızdır. Cümle büyüyünce, arınır. Öncesi de yoktur oluşun, sonrası da. O, kendini taşır. Taşıdığı da akar, o da büyür ve arınır.

29.8.1995

”Bir zamanlar”a

27.11.2001

1

parklar anısı önceki gelişin ve beyaz
tüyleriyle boynuma sarılan silkinip
uyanış gecenin dördü sabaha
küskün girmeme kararım yüzünün
imgesine -omzumun üstünden hep
bana bakan- gülümseyişim öğlen
sıcakları kış günü yorgunluğun

parklar gelişinin öncesi ve genç
yüzleriyle eline sarılan silkinip çıkışın
günün ikisi müziği içine alıp da
geceye girmen o ateş başı o yürüyüş
-”bir şey var bunda dinle ne
bilmiyorum sen biliyor musun kalp
ritmi hayır o değil”-gülümseyişim

tenimi kendimin hissetmeyeli çok
oldu susam kokan vişne çürüğü
mekanlarda uyanmayalı penceresi
içe açılan ömrümüz sırtını ödünç
almam tam üç yıl sonra zamanı
kendime yakın ya da uzak
hissetmem

soğuğu hatırlaması bedeninin yanlış
yerlerde doğmak tenini kendin
hissettiğin zamanı ömrünün diri
kulaçlarıyla öne arkaya sallanıp
seyredişi içe açılan cam önleri
bilmemekliğim sırtında
artık akıp da gideni

yaşantının sürekli ele vermesi
satır aralarını onu al bekle
şunu sürdür yolu isteyip de durmam
bazen tam ortasında günün sola
dönüp bakmam sözler sesi ağır ağır
içime geçen onları hiçbir zaman
kendisi olarak görememem

durman bazen tam ortasında
gecenin sağa dönüp
bakman sesler sözleri hızla bir belirip
kaybolan ışığıyla tanıdığın
duyguları onların taşı bırak kur izin
ver cümlesini sakınıp bırak boşluğun
dost çağrısı tanımları ıslak
kısa yolculukların

şarap kadehlerini yağmuru nasıl
hatırlamak istediğimi biliyorum neyi
nasıl yazmamak taşımamak
söylememek bedenlerini önüme
seren suretleri hayatın ne denli
saydamım ne denli kara bir taş ne
denli ışık -son günlerde yaydığımı
söyledikleri- giden ne benden
gelenin yalnızlığı o yaşlı yüzüyle ve
yeni aynaları reddeden yaldızlı
duvarlarım

şansın bıraktığı iz
günbatımlarında üzerine saydam
gölgelerini verdiğin bedenlerini
önüne süren suretleri bir köşede
uyumaların -çok özel zamanlarda
birilerinin bir yerlere gidebilmesi ya
da- evlerimize gitmemek ne olacak
perşembeleri saat sekiz buçuklar
yeter bir iyi hallerin bir iyi ve yeni
yansımaları reddeden aynalarımı
okşayan elin

dönüp durman uykunda
yatak değiştirmen önündeki yola
dikili ayakta bakışın fırlayıp çıkman
kapılar kapılar uygun zamanlarımız
elimizi bir insana uzatıp da gel
diyeceğimiz uygunu herbirinin ya da
bir kadının bir kumsaldan sırtını
dönüp sorması bana seni sevinmesi
seni görmeme gülmem merdivenlere
oturup da avluyu seyretmek bir not
ya da dışarıya duvar örmenin
defterleri

dönüp durmam
uykumda yatak değiştirmem mum
ışığına dikip gözümü fırlayıp
çıkmam kalabalık kapılar uygun
zamanlarım elimi onlara uzatıp da
dur diyeceğim ateş alması
bedenimin gecede uygunu
herbirinin ya da bir erkeğin
işbaşından cevaplaması bir kadına
senden yana kurduğu cümlelerle
korkaklığı hepsinin bir not ya da bir
üçgen çizmenin resimleri

karşılaşmayı sıradan kılan
ne hani sürprizleri orta yaşımın boy
fotoğrafı olacak dönüşleri bir
yabancıyı görmek için gidilen
ülkeler merhaba demem onlara

karşılaşmayı hesaplı kılan hani
beklediğimiz orta yaşının boy
fotoğrafı olacak gidişleri bir
yabancıyı terkedip -sen- gidilen
sığınaklar güle güle demen onlara

kutunu açman ve bir şey vermem
ellerine gülümsemem yine uyanmam
çiçeği suladım mum yaktım yeşil bir
örtüye oturdum sorumu sordum
boşlukla yıkadım bedenimi bir el
parmağını uzattı gökyüzünden siyah
bir çocuk selamladı giden yılı kitap
okumalı dedim çay yapmalı telefon
çaldı soluk sesleri ayna tuttum
yüzüne kapandı yine gece tozunu
aldım yerlerin moru kokladım kapı
çaldı ara verdim her şeye

kutumu açman ve bir şey vermen
ellerine gülümsemem yine uyanman
saat altı çiçeği suladın mumun
sönmüş koltuğu yeni odanın oturdun
sorunu sordun ışıkla yıkadın bedenini bir
el parmağını uzattı gökyüzünden siyah
bir çocuk selamladı giden yılı yazmalı dedin
çay yapmalı telefon çaldı soluk
sesleri ayna tuttun yüzüne kapandı
yine gece mavi baktı sana anladı
nasılsın kapı çaldı ara verdin her şeye

2

yalnız seni ittiğim kırmızı
ışık gemiler geniş gökaltı
akşamlarında ağır sözcükleri
esen rüzgâra sırtını verip
tünel sokağı masa başı
su akan her biçimiyle
istiyorum olasın yolüstü
mola duygusu bilmecesiz
araba geçer yüzlerce
soluk arası susarız ıslak
pencere açık çarşaflar
uyanırız su akan her
biçimiyle merak edip
soralım selam versinler
“kolay gelsin yalnızca
bakıyorum” taşlara alnını
süren kadın mumlar tahta
kokusu eski apartmanların
kadın tenleri “yüreğimin
tam ortasında ne yapsa
silip atamam” telefon çalsın
kuşkızı şaka sözü tedirginlik
eski sesimiz su akan
her biçimiyle yalnız seni

3

başının üzerine aldın çok senin
olan bir rüzgârı yine senin ışığın
öyle bir hafiflikle seni güne taşıyan
rengi boşluk keyifli bir sızı değil akıp
giderken sokaklarda ona durmadan
verdiğin bir soru belki cevabı çok yakın
yeni olan her şeye -uzak kadar- susup
bakışları ben olsam ya o insan deyişi
sersemce bir duvar örerek zamanla
arasına onca söz bir öğle sonrası baba
önleri güven duygusu gelinmeyen gecelerin
rağmeni bir uyku yaratılan bir güzellikle
çıplaklığın kalın örtüsü bırakıp da
gidememelerin bedenin küskün ve
şaşkın onyıllardır sessizlik çılgın
kalabalıkların tam ortasında sofra
kuran bir kadın mum ateşi içimize
damlayan

4

geceye çıkışım lodosun
ardından ışıkları yanan
pencerelerde huzursuz
insan gölgeleri bir silah
sesi birinin ismini
bağırmakta kapıda kalan
duvarımda yükselen
dumanları siyah çatılar
serinliğini kaç gün taşırım
dudaklarının mum ışığı
seçer nesnelerini hiç
farkedilmeyen yürüyelim
açılır perde bir kadın
öyküsü kapanır erkek “bu
hayatta beni ne kadar
mutlu ettiğini asla
bilemeyeceksin” yazı
yazmak akan ucuyla bir
yüreğin çarpıntım var en
uzun uyuduğum gecenin
ardından bedenimi iten
ikinci bir beden nabzını
tenime dayayıp en uzun
yılın ardından sırtını elime
verip durup bakmam
gözlerine dokunduğum
en derin yerinde akan su
şaşkınlığın alt dudağın
nasıl bir çölsün nasıl
yolculuk
ben tatil olayım ses
mekanı taşır istemem
atölyenin kapısından
söküldü ismim sessiz orası
da nedir merdiven
serinliğinde bizi tutan
nedir dizlerin avucumda
kalsın istemem bir resime
çok baktım şapkası kitabı
sakalı ile ayaklarını uzatan
-neye- bir resmi çok
çizdim gözüne doğru büyüdü
silindi erkeklerin
arasında bir kadının sana
benzeyen sesi oturup da
kaç penceresini bir evin
izlemen çağırman avluya
birini yukarıdan inmen
bir ranza masanın üstünde
beyaz uzun süre bekleyip
yanına sözünün bedenini
tutan bir erkeğin seni
güzel kılması iki taş arası
yürümen kuşkızın kitaplar
tanıklığımın gözleri çok
yorgun ben yaşlandım sen
gökyüzünde iki kanat
çok mu şey uykular
bölünmesin isteyip
boşluğa bakmak

5

bir giysinin açılıp da eleverdiği
soluğun tutmadan yaşadığın
uzun bir zaman seyri
terkedişinin bir cümle olabildiği
yarın’a ait
susup bakarım içim ıslanır
kadının olmak bir seçim ya da
yolu üç nefes uzatmak
varolduğun ışığı tutarım
varlığına ayna kıldığım
dün
gelip geçer gülerim

6

bir yandan her gördüğü
su içinde suretini kendi
sanan yalnız hakim
bir öfkeyi buyuran kim ise
sırtı dönük salınışı
ne ise hayatın bilip
de her zaman kendimizi
suçlamak için kullandıklarımız
ömür törpüsü halı tozu
sarkıp da dökülen kazak
ya da sanki bu yok dedikçe
var kıldığımız her cümlesi
odalar
hayat odaları
soru istediğinde rengi
en değişen şansı tükenmez
bir çılgın gibi hareket ister
yaban adaları yalnızlığın
sesleri kapı kapandığı ve
hiç açılmadığı bir zaman için
harcanan
ses dilin sözü uzun
dayanılmazlığı kendisi kılmanın
ve çağ
hiç olmamışçasına “ben”
yazık denip de geçilen
yolları bir tükeniş olduğu
yerde otobanlar ne ki
içinde arkası ışıklı
sayfaların yalnızlığı
birçok ay birçok
aydır ve zamanda sınır tanımadan
hazırlanan bir bedenin
tarazlanan kuytuları
en bildik yalan
kırık üç beş sanı
yani seni beni ve öteki
olan bizleri buluşturan
bir vazgeçişin her kim ise
bıraktığı mutlak bir
boşluk olan odalarla
dolu izi zamanın
dem bıraktığı bir yara izi

7

bir gün yol bilinemez bir
derinliğin sesiyle akar sanki
yanın karşı konulamaz bir
çağrının mekanı sanki hep
yarılan bir soru bedeninde
silik gölgeler varlığa tanım
aradığında söz salınır hep
koyu sıvılar hep şaşkın
bir serinliği bedenin hep
yarım düşen gözkapakları
açılan uzun ışığıdır gözlerin
kapanır birden çatlaklarından
tortusuz rüzgarın
gizi kendini hiç olmadığın
kadar tam hissedişin mutlak
cümlesine yakarmak sakin
bir kabul şükran çocuk
bırakılan yanlış sorusu
ses uzak bir çizgi söz
yabancısı yüreğin sızı
konuşan istemezliğine
kadın gölgesini kaybedip
ışık olduğunda bir su
yol bulur kendine hızla
cevapsız uzanıp kendi
boşluğuna sahip çıkış
bu kez şansı zamanın
o zamansız durağında
adanın gülüş olur
nedenliliğin durgunluğu
sarılıp kalır adımı
arınan izin sarnıcı
içerim kamaşırken
bedenim büyür gece
ruhun çocuğu yanar
uyuruz akarken
sesinde bir yağmur
eğimi bıraktığında düşen
yalımların çoktan bilinen
ayin susar dinlemek için
rüzgar eser ışık direnir
bir renk aranır çoğu
barış dolu az soruya
uzanılır masalara
bacaklar kapanır
bel sertleşir bölünür
gün hiç durmayan bir
genişliğe kurban verilir
taşın değirmi mutlak
fısıltılarına kulak veren
ürperir dağ susmaz hiç
duyulmayan isteğiyle
mutlak ayini çoktan
bilinen ateşiyle
düştüğünde eğimine
tuz dilden dile şölenin içine
otururuz haçlar uzun
egemenliklerini boyun
izi ağır nabız kıldığında
korku odalarında yalancı
çığlık sesleri ne kadar
yüzün sahiplenilmeyen
çocuğu ve eller ne
kadar sahipli bedenleri
aradığında gölgesi kara
cümlesi tutuk kırık
odalarında masum taşlar
titrek selamıyla hiç
bitmeyen bir hiçin kendine
lanet cümlesi kurarken
ne kadar güzel
yıldızlı başı tutan rüzgarlı
eller ve masallar

8

saklı kalanı aradı bu gecenin serinliği her
yanımda özlemedim dedim yine ona
inanmadı haklı ısrarsız ısrarsız gezinip de
bu sokakları yoruldum demek utanç verici
(gittim geldim hep aynı boşluk) sormaktan
caydığımız her söz bulaştı üzerimize dedim ya
saklı kalanı arar bu gecenin ateş soluğu
biz yine yalan söyleriz kadınlar inanır güzelim
korkaklığımız
şaşkın durduk kafes demirlerimizin
zerafetiyle her bölümü bırakılmışlığımız her
kalanı suret gözlerim çay ıslaklığında
yorgunluğum düşünü arar
eşiyle büyür toprakta bıraktığımız ayak izleri
sarıldım kendime (ne kadar ıslak bu yastık ne
kadar da çabalar -elleri çaresiz- unuttuklarım)
bu sesi duyduğunuzda gitmiş oldum hep
hatırlayacağım öleceğim gelmez misiniz
akşamüstü bana kurabiye pişirdim (televizyonu
kapatmalı yerleri silmeli cam kırıklarını çıkarmalı
avuçlardan biberden aksırmalı
senden geçmeli)

9

uzun zaman önce suya bırakılan bir
bıçak ışıldayan çaresiz sevgisiz
üç soru var ikisi benden döner biri
sahipsiz “ben o’yum” sesini örtü
yaparım masama zaman sessiz (ışığı
gecenin en karanlık mavisinden sevmek)
bir kadın yüzü yorgun eski hayatların
ağdasından köşeleri evlerimizin
seyredişimiz rüzgar dolu nefesleriyle renkli
tüllerimiz bizden fazla şey bildiğinde o’na dair
(kaşları hançer suyu bekler bir kadın)
sessizliğin sarısını kuşanmak o izi çocuğu
bilmek duvara dayalı iki el (hiroşima sevgilim)
çıktım dışarı hızı karanlıktı hayatın öldüm mor
aslanağızları balkon boyu sen gölgesi uzun
varışın beklemek (pencereden bakar kadın her
gün altı saat) parmaklarımın sırtı gamzesini
arar yüzünün korku sudur akan titrer biz
sanarız gün gülümser yanıbaşımızdaki
sıcaklık her soluğun gizi ihanet uzundur öğretir
kamaşır sırtım (yine demi alınmış göğsüm yine
gölgesi kırık bir pazartesi) sabah (uzundur
meraklı) sorar yorgun musun gözbebeğimin ışığı
boş süt şişeleri kokusu esmer uykuların
kan dolu düşlerim (hep sarılmak istediğim üç
ömrüm var ikisi bedel)

10

siyahına sürme çektiğim her lalenin çürüttüğü
bedenim rüzgarda çarpıp durur pencereler su
akmaz yalnız bir cümleyi büyütürüm koynumda
kalabalıksa asla konuşulmaz

11

bir gelişin anlam kazanması
sıcak tutuşmuş bir güneş
gibi susmakta durduğumuz
toprağın gölgesizliğine meraksız
kalmamıza sessiz bir yüzle
yalnızlığı açık bir tuz akar iki
çizgi arası derinliğe sertliği
elimde bir karnın nabzını
uzatan benim akmasın
isteyerek zaman öteye
anı demek her kelimeye
okuduğum taşıdığım bir
ten-içi yolculuğa yoldaş
kıldığım her eski kağıt
parçasının taşıdığı izi biz
-ki şatafatlı yalınlığımızın
görkemi kamaştırırken
suskun izlediğim bir
közü tutuşturur mu
bilemedim ve yangın
ne suya aç ne ben
ırmak- bizi de gizi
mizi kalmamış bir çukur
kılarken doğuşunu izlerim
çok çok gülüşü saklı yolculuk
cümlesi unutmam unutturulanı
direnmem kaldı ki gecenin bir
uzak saati maviliği koynuna alıp
çürütünceye kadar emdiyse
sana boşluğa ve mekanın her
zaman dörtte bitmeyen duvar
sayısı ile kuşatıp “eleverdiği”
yüzüne hâlâ sadıksa bu adam
yanlış zamanın ne demeye
bu iki benliği sarıp
sarmalayıp ihanet oyalı
bir yenik kefen kıldığını da
gömmenin bunca arzulu
çığlığını yaralarımıza basmaya
sevdamıza da şaşkın bakmam
inan sadece “şaşkınlığımdan”
ne ki erdem ne değer ne deyip
“sabaha sevinmeye” yetinmem

12

tayfun
kaşınıp da düşen kolun kanıyla yıkandım
ses: her boşluğu yüreğin avlusu açılmayan
rengidir ellerinin
çocuğu uyudu sanarak öpen babaların “erkek”
gölgesi (yırtık sesi) bir boşluk ışığı kendisi
sanacak
şiddet gölgesi ardından akan bedeni
yani üç-beş bilgisi kadim bir hayatın bıçak izi
çekmece ve uyanılmamış bir kulağı açık geceden
hiç bırakılmamış sevdaların tınısını kusarken
birileri
onlar şen ve kendileri
bir ses bir sesi çağırırken kucağa açılırken
kundak bezleri elimiz uzanırken ardına akan
her ter damlası ile -dedim ya sanılan rastgele
bir bekleyiş herkes yine birileri-
ayna sırrını boşluk kılar her yüz kadını arar
susarken sureti taşıyan o duvarları odaların ışık
bir kez yanıp söndü soluk hatırlandı damar attı
silah sesi –ne çok- çekmece hala açık yastık
yüzleri titrek
yırtılanın küçük heceleri rüzgarın
çaresiz bir çağrı bir kadının içine bakıp da
bulmaya çalıştığı
ses:
nefes:
bir hiç’in görkemi:
sankisizliğimizin boyun ağrısı
ayna:
bir bedenin bir yol boyu açılması için tarazlandı
teni
gidiş:
ateşin yaldızlı gölgesi döndü baktı
çekmece kapandı
süzme saçlı daveti için bir katilin sırtı dönük
aynalarda bir kadının kulağından akan gölgesi
antenler uzanılan yarı açık dudaklar titreyiş
uzanılan dudakların dişiliği
bir dişinin dişiliğinden yarı açık dudakların dişi
titreyişi (ne güzeldin)
kurak ve yorgun ışıklarıyla kent kılınmış
bilmezliği sönen bir aşkın mumu söndürüşün
ben uyudukça ve is dolu yüreğim kapkara
ısırılıp da kabaran kuytusu sert geçmişin
parmaklarında emdiğim izi ben olan
erkekliğinde öldüm ben abla sen anne ve sevgili
ses: (çekmece içinde tekme sesleri)

13

dala uzanırım balkon eğilir akar ağzımda tatlı
siyah bir sıvı karşıdaki çatılarda dün’ü ararım
çeker seni bulamadığının bilgisi kötülük
açmaya çalıştığın gözleri bir insanın bir ateşte
büyütüp de sormadığın sorusu bilmenin
ellerin boşluğa biçim verir eşsizliği tutkundan
bir yaldızlı ize bakarsın izlerim tülünü örtüp de
kutsayışını göğüslerine biçim verdiğin bedeni
tenim yarılır doğarsın içimde yeniden tırnak
izlerine tutulurum kıskaçlarına kirpiklerinin
gözbebeğime saplanması için kapanır gözlerim
gün mü gece mi bilmem tutulurum isli camların
ardından zamanı hisseder ölürüm
her köşesinde aktığım o seste çarpar içime
balkonundan akan gölgen duyar içim ben
olurum o beni kutsayarak ben de
(örtünü örterim kalçaların ay ışığında kamaşır
parmak uçlarım hatırlar ayırırım biçim verdiğin
kadınlığımda öğrendiğin her şeyi becerdim)

14

şu an sildiğim
her şeyin anlamı
boşluğun en donuk
rengi sarıyor boşalttığım
alanı ben yanık bir
tenin en yaralı sahibi
ne kadar uzaklaşmak
isterse bedeninden
içimdeki barış o kadar
kendim hissedişim var
terkedişi ismim
kıldığım zamanı
bir keskin bıçak izi
resmini çiziyor tüm
kokularımın ısımın
altında kendini var
bildiği odanın duvarına
kanadığım ömrümün
artık biten şarkısı
ne gam deyişim ve
sarılışı bacaklarıma
ihanetin
şu bar çizgisi -tam
da bir cenin bırakışı
yanına gerektiği
her sarsıntının ertesi
söylenen- çizgisi
bir ayaküstü sohbetin
hafif yılmış sesi
kulaklarımda en
duymak istemediğim
sesiyle bir kabul
değil mi çağrısızlığın
giiiiiiiiiiiiiiiiiit demeyi
isteyip durduğu
her rahimde büyüyen
sıkışan çocuğum
karşı karşıya
sesimizin hiddet
dolu aldatılmışlığı
barışı barış kılan ne ki
inanayım

15

iki kürek kemiği arası sıkışan ve belimizden
“bizden öte herşeye akan” o rüzgar ve
hiç kimsenin kapatamadığı güzellikte
kapanan gözkapakları bir gün bakar
kendi olur tamlığı ile beklerim o
zaman gelirim
toprağım her yağmurda yumuşar ve ne iyi ki
güçlü ellerim

Aksak kuş

(‘89-’94)
bu kitap bin adet basılmış, iki yüzü satış dışı tutulmuş, tümü numaralanarak imzalanmıştır.
kapak deseni: dilek hekimoğlu
kapak ve iç sayfa düzeni: hakan akçura
iç sayfa desenleri: hakan akçura
iç sayfa desenlerinin film çalışması: oğuz öztürk
ofset hazırlık: giftajans baskı: kaya basım sanayi ve ticaret a.ş.
tüm hakları saklıdır, hakan akçura, şubat 1996

“Şiirde en yaban, yalnız, güvensiz, geceyi, şiddeti, kötüyü, zamanı tanıyan sesimle konuşuyorum.”

Serpil Gülgün: Sanatın değişik disiplinlerinde ürünler veriyorsun. Şiir, bu disiplinlerden yalnızca birisi mi, yoksa özellikli, farklı bir niteliği mi var, senin için?
Hakan Akçura: Şiir, her zaman, öncelikle bir iç konuşmadır benim için. En çıplaklaştığım yerde kendimi arayışım.. Yaratırken, izleyeni, okuyanı en umursamadığım alan. Belki de bu umursamama yüzünden tüm katmanlarımla, kendimi, kendime en yakın yerde ifade ettiğim tek biçim… Şairlik, başından bu yana, lanetli, uyumsuz, evrensel iktidar kimlik ve rolleriyle çatışmalı, insanlık kültürünün en arkaik tartışmalarında saf olmaktan vazgeçmeyen bir oluş noktasıdır. Benim için aynı zamanda yaratımımda bir denge, sanırım. Örneğin plastik sanatlarda, izleyicinin varlığını, hatta oluşturduğum sanat etkinliğine katılımını umursayan, çağıran bir tavrım var. Aynı zamanda “sanatçı seçkinciliği”ne karşı, onlara kendi hayatlarının en sıradan etkinliklerinde bile sanata dair olanı bulabileceklerini söyleyen, onları bu olanaklılığa çağıran kışkırtıcı bir nitelik… Şiirde ise, en yaban, yalnız, güvensiz, geceyi, şiddeti, kötüyü, zamanı tanıyan sesimle konuşuyorum. Diğer sanat etkinliklerimin niteliği ile bir bağ, belki bir tek, algıya yöneliş biçimimle ilgili kurulabilir. Yine çağrışım ve okuyanın kendi yaşam bilgisiyle şiiri benden uzak, bilemeyeceğim bir yerde yeniden üretmesine izin vermeklik… Ama bu kez bu yöneliş biçimim, bir seçim değil; zaten iç-dilim kesikli, aksak, kırık aktığı için kendiliğinden böyle…
SG: “Aksak Kuş” 1989 ile 1994 yılları arasında yazdığın şiirler… Başlıksızlar ve hepsi tek sayfada biten kısalıktalar… Ama kapakta bunları “şiirler” değil de, “şiir” diye tanımlıyorsun, neden?
HA: Ayrı ayrı 81 şiir oldukları gibi, aralarında kurulabilecek yatay ve dikey yüzlerce bağlantı ile tek şiire doğru yolaldıkları için… Aynı dönemde, dili kullanma biçimimle, bunlardan oldukça farklı bir düzlemde akan birçok şiiri bu kitaba almadım. Onların toplamı da belki bir gün “şiir” denilerek yayınlanacak.
SG: Her şiire denk gelen bir desenin var. Kimi şiirlerinde, desen ile şiirin ögeleri arasında doğrudan bağlar kurulabilse de, birçoğunda bu çok zor ya da olanaksız…
HA: Evet, çünkü o desenler benim için “şiiri okumayı destekleyen şiir desenleri” değil. Her biri, şiirin yazıldığı zamana dönülerek ve o hava yeniden solunarak yapıldı. Öyle ki, kimileri o havayı yeniden soluyup, desenini de yaptıktan sonra, koşa koşa “şimdi”ye dönülmesi gereken dönemlerdi. Desenin kuşattığı zamanın ögeleri ile şiirin nesnel ögeleri çok az yerde çakıştı.
SG: Neden kendin basmayı seçtin? Bu durum, dağıtımda ve tanıtımda sana zorluk çıkarmayacak mı?
HA: Tek bir yayıneviyle, o da yıllar önce görüşmüştüm. Şiirleri çok beğenip öven editör, bana, “daha önce hiçbir dergide yayınlamamış olmamın” ve “şiir çevrelerinden uzaklığımın” olumsuzluğunu aşmamı; önce birkaç dergide birkaçını yayınlatıp sonra da sözü geçen belli bir eleştirmenin, -katılmasam da- uyarılarıyla kimi değişiklikler yapmamın ardından kitabı basabileceğini söylemişti. O gün önermediği, ama önerebileceği, birkaç gece birkaç içki masasında, kimilerini gururlandıracak sohbete katılmak ise daha kesin bir çözümdü aslında… Kimi meclislerin varoluş haline çok uzağım; seçimimin nedeni bu ve sonuç olarak içim çok rahat…
SG: Şiirinin anlaşılamaması sorunu ile karşılaştın mı?
HA: İlk tepkilerin hemen hemen yarısı, anlamak ile ilgili sorunu içeriyordu. Duymak, sezmek, içinde yürümek, hissetmek, anlamaktan önde tuttuğum algı, ilişki biçimleri… Şiirimin dili de galiba bana uygun… Ama “en anlayamayanların” bile şiirimle “anlayamadıkları” bir ilişki kuruyor olmaları, benim için sevindirici…
(Mayıs 1996′da Negatif dergisinde çıkan söyleşinin kesintisiz metnidir.)

Yaşama, aşkıma, ölüme

1

AKSAK ayakları bir sesin.
o çok bilmedik.
şaşkın bakan.
yarattığı o an
ve hiçbir zaman,
yinelemeden sanki.
dansın aksak ayakları.
bilinmez. her şey
olduğu gibi.
hesaplamadı bence siyâhi
bir bedenden akıp da…
deniz kokusu
ayakların aksağında.
bir gece.
beni örneğin;
hiç…

temmuz ‘89

2

KÜÇÜK evin
bir soru bekleyen gözleri.
kileri.
tavanarası – camsız bölmelerle ayrılan -.
ne ışığı fenerin, ne de bir akşamüstü tedirginliği.
küçük evin bir sonu bekleyen öfkesi.

Ağustos ‘89

3

SUSKUNLUK
kare masanın üç insanı.
sustum mu, üç çocuk çığlığı.

kış ‘89

4

HIZLA.
karar. seni. ummadığın
yerler. bir gece.
seçimsiz.
yasemin. bir bahçe.
hızla. artık kalmaz
yoksa.
biraraya. taş. su. bir köpek.
istediğim
dokununca ses verip. Gözlerin.

16.1.’90

5

KARAR:
yalnız bir parkta ağaçlar…
gölgeleri, unutulmuş düş parçaları.
gitmeyince; kalsaydım dememek için o kentte…
yarı kapalı bir gülüşü o kadının; elleri…
(iskele öğleden sonrası, gün doğumları,
ardında inanılmaz öyküyü saklar.)
bir odadan içeriye alırız – hani pencereye
dokunan parmağı -;
adı ben olmaz, o belki; kırabilseydi ayakları,
zaten saçılmış camların dört bir yanda,
davetin, çakıl taşları, sesler…
uzanıp da bakılan bir uçurum hayatımız.
dedim ya, yalnız bir ağaçtır parklar,
düşleri parçalanmış gölgesiyle…
tutsan da kırmızı, unutsan da.

8.2.’90

6

ÇIKMA .
ne çocuk neşesi, ne deniz…
yalnız ve isteksiz, önceki geceden beri.
bekle. kalır mı kalmaz mı demeden.
hiç de sanmam ki lerin, her bir
sokağı için buranın, söylediğim, düşkün merakım…
yalnız değilsin.
inanmasan da, sevginin en çok kokusu
dokunur; hani çatıları o evlerin.
dokundukça; hüznünü en çok o kentin.
taş her yanı; bir de bırakıp kendini, gülümseyen
– zaman durdu – .
en çok sesi o boşluğun;
dokunsalar ya sen, ya ben.

20.5.’90

7

ÇOK mu soğuk? söyle de uyansın yorgunluğun.
her yanı bedenin. sakin bir mavi.
çık bak. sokakları yarım cümleler, sen,
düşkün yapraklarla dolu kasabanın.
(bisikletin bilmediğin neşenin küçük ayaklarıyla…
dönüp de bakman, ince bir çığlık akıp giden.)
sanmam ki, soluksuz zamansız gecenin söylemesi:
elleri ve kararın belki en çok beklediğin.
belki şu an
belki daha öncesi.
bence değil demelerin mi değişen,
bilmiyorum, ben mi?

20.5.’90

8

ÖYLESİNE dolu ki suskunluğun,
gündüzler, masalar – mavi, masum -, yaşamadığımız…
gemiler gömülmeyi yosun boylarına – ve hissetmezler-,
insanlar (ki hepsi ürkek değildir aslında) bir sesi bekliyor.
başüstlerinden, konuşmamak üstüne.
hepimiz yabancıyız istemesek de. hepimizin
geçmişi bulunacak – sanki ve hep -.

temmuz ‘90

9

DÖNÜP de usulca bakınca sen,
bir şey var.
adı, çok bildiğim bir ses. rengi, çocukluğumda saklı.
dönüp de baksan…
(o küçük ısrarın el salladığı demiryolları.)
yarısı gözlerime verilen isimde
– neye benzetseler parlar suyun altında -.
bir küçük yolun sokaklara varışı.
gülüşün; unutuşun. gece – sahipsiz -,
daha çok ürperdi sonunda.
yalnız uykuların güzelliği
-rengi siyah -.
hep bilmemiz gereken yalan şarkı. ne çare;
sabah, görüldüğü için
utanmasın der yıllarca;
ben, gördüm…

8.7.’90

10

SİYAH neden hakim bu geceye?
tutmuş da çenemi
– gözlerime bakıp -,
açmış pencereyi
– asılıdır kentin üstüne -…
parmakların söylediği iki küçük öykü
– çocuk olmaya ya da tutkuya dair –
duyduğun. bulutsuz.
(iki dizin kuş sesi buluşması.)
elin en çok değdiği kendi bedeni.
(masalara örtülen neden deniz kokusu olmasın?)
dönüp de yüzümüzü içimize
küfretmek kolaydır.
(siyah neden?..)
haketmeden.
hem de hiç…

8.7.’90

11

BİR dalışın ki,
bilmem hangi gece söylenmemiş cümlesi o hayatının.
şöyle bir yükselmen nereye uzatır elini?
hangi ışık, hangi olmasa isteği, heyecan?
söyle, dinleyeceğim rengini;
nedensiz gün boyu sessizliğim varsın bedenine.

10.8.’90

12

BİR yol; üstübaşı darmadağın, ki insanlar – çabasız değiller-
böyle ummamışlardı seslerini yanlarındakinin…
(belki ondandır her şey.)
eli yüzüne değdiğinde, kaç yıl geçti diye sordu.
(mavinin çıplaklığı yayılıyor; karanlık örtüsünü serdi.)
bizdik – derler-.
bakma, öylesi dokunmak değildir gözlere; bırakıp da
odaları, suskun cümleler doluyken aşkla, gidiyoruz – aslında-.
korku, sesi çağırıyor:
bence – diyoruz-.
bir yol; bırak kalsın üstübaşı darmadağın.
şehrin ara sokakları, ara kentleridir bedenlerimizin. öğreniriz.
(çakıl taşları hiç bu kadar yakın olmadı.)
baksan, ömrümüzün en meraklı ve cazip yarını.

14.9.’90

13

SESLENSE bir gölge gibi sokulup yanıma,
tersyüz edilmiş bir gövde…
kokusu hiç bitmeyen bir masalın iki kahramanı vardı, dese.
yeni doğmuş bir köpek yavrusu aralarından geçen,
o kadar çirkin olmak için elinde tuttuğun bir cümle, resim.
Gitmese.

kış ‘90

14

KARARDI her şeyden önce. bir yolüstü,
bir küçük heyecan – alıştık ona dokunmamaya -.
haberler söylenmiş gibiydi. otururduk,
masa, kuytulukları düşlerimizin, cevap köşelerinde.
ötesini, olmayanı bekliyorsak – rüzgâr dilinden en çok-, alıştığımızı;
uzaktı. (önce.)
sonsuz tadı duyumsamaların, ona, ten ötesine dair. (gözlerimizde.)
bir de ne yapılsa ölmeyen
sesi bilinmeyenin.
tanış olsa da bu kent soluk alışlarıyla – belki bu yüzden -,
karardı her şeyden sonra,
daha gelmeyen.

kış ‘90

15

SANA bir bulut geldi.
– çok yol yürümüştü. yağmur dolu içi.-
(çıplak çekmelerimiz bacaklarımızı göğsümüze. duvar dipleri,
düş ortası sıcaklığı uykuların.)
söylenmiş her sözüm onda.
-yağacak yüzüne.-

3.10.’90

16

OLDU olacak sana gidelim.
çam kokusu, küçük sesler, dönüp de yine yürümen…
bekle. sürsün bu yolculuk.
çok şehir kokusunu hazırlar gelmemize. bir de ben.
unutmadık nasılını, hiç farketmediğimiz;
tutulacak o sakinliğin elleri…

3.10.’90

17

SAHTE tuzakları bir mekânın. hep olmayacak
şarkısı düşkün ağızlarda. yol bulamamış çilesi kaçışın.
bir bakış. bir tutsak oluş. bir sarışı
yapış yapış oyun doluluğun. niçin? :
en az sorulası olan.
bu dünya kanla beslenmiyor. (bildiği bir serzeniş; en aşık dokunmaya
kuşkulu göz kapakları.) en az bulunan. burada. hazine masumluğu
suçlu ellerinizin.

ocak ‘91

18

GÜMÜŞ nefesini bileklerine doladığında, kim geçer sanılır bilmezsin
gözümde. şaşkın önceki hayatın kırık dökük cümleleriyse
ellerimizdeki…
talihsizlik. ne nefreti
hiç bıçak sallamamışlığın, ne su içinde buluşması bedenin
(ayışığında üç yunus.)
hiç dinlemez olur mu? hele seni? Nedenini?

şubat ‘91

19

O zaman söylenenler
kalsın diye o sarı şimşek kokusu terlerimizin…
sanki film sonrası sigaralarımız; gözlerimizde söndürülen.
şefkat;
kim bırakmış bulalım; ölsem mi öldürsem mi?
yani iki kızkardeş sofrası ve siyah bir gidişin öncesi.
ben. o.
yalnız; isteksiz mi artık bilemediğim mekânlar…
kadınları olmasa da.

şubat ‘91

20

KARARMADI; ya da bir
fener. o katedralin önüne şenlik.
ya söylensin diyedir günahın
bugüne düşmeyen sözleri;
ya da istemediğin
yatak odalarında, yıldızüstü
sahteliğin kalabalık gülüşü…
o sakallı düşkünleri
yolunun, ne yapsan bilemeden
bırakırken seni;
dört – beş insan sırtını
vererek boşluğa,
sözü alır – yakışmayan,
uzak, basit – koyar
önüne…

şubat ‘91

21

OLDU ve sanki yaşanmamışlığın
pembe – siyah dersiydi.
söylediğim
bir deniz üstü kayasında
yazılı.
bir kadının bilmediği
geçmişinde. ısrar en çok
o kuş kanadı kararlarımıza
yakışır. ten
en çok salınmaya.

mart ‘91

22

SAKIN bundan sonra
kara saplı bıçağın o ihaneti sormasından.
beni yalnız gidenler ilgilendirir,
bu akşamın düşkün sofrasında.
peki gözleri kara, deli bakışlı kadının
artık yeter demesi sahte gülüşe?..
beklediğim bile çok farketmiyor.
hayır denen çağrının anlamı, suskunluğu getirmesinden
ve çok basit birkaç şeyin ölümü hatırlatmasından yorgun…
tutsak. geceler… sofra.
konuşma, dinlensin sessizliğimiz.
bedenin uçsuz bucaksız yolların bana en yakın varışında.
ben sakınmaktayım en çok kendimden, burada.

nisan ‘91

23

SANDIM.
hayat bir sofra.
yarım. bir deniz.
hiç bitmemiş.
kalır hüküm sonrası sessizliği…
gülümsediğin her cinayet sonrası telaş.
hep sandığım.
hep kalan.

mayıs ‘91

24

KALMADI şimşir öfkesi.
ne lanetin bacağı kırık, ne kıyamet bir masal cümlesi…
şatolarına çekildi
bu dünyanın malı sayılmayanlar.
sulara bırakıp kendini
üç renk (her şeyin tümleyeni)
savaş sofrasından kaçtılar.

mayıs ‘91

25

IŞIK yayıldığı zaman içinde gamzesi hayatın. suskun. yüzünde.
bilmiyorum dediği, üç vakte kadar. elinde uçuşan kehanetin.
sözlerin – düşer boşluğun üstüne-.
şaşırma senle ilgili olduğuna gözlerimin.
(onlar bu köhne mekânlarda ışığı arar.)
en çok yeni kararları ellerinin, çeken bedenimi yağmurlu sokağına.
(o taşları rıhtım önlerinin.) gidişin en çok. (ya da
kalmayışıdır bir kadının su başı sofralarında.)
yarım cümleler; senden bana; sessiz. alnını düşürdüğünde yukarı.
bakmalarında saklı.
arama, bulursun yoksa, sırrı nedir en çok çeken (yorgun,
haksız ölümlerin gününde) bedenimi…

mayıs ‘91

26

ŞEHİR tükenmiş;
sonu bile geride…
hiç çevirme gölgesine bu sokağın.
tutkun siyahına kadın gövdeli (bitti ve bildim eminliği
çizgisidir dudaklarının)…
bir düşkün. taş merdiven soluğu.
ben…
istersen sarılır,
hiç ummadığın kalıntısı ürkek gözlerine.

mayıs ‘91

27

BEKLE dediğimdir, sana kâhin sözü,
sapkın gece telaşı…
verilmiş (sen hiç olur demesen de), de ki alınmış.
öyledir sözleri iki soluk durur
karşımızda; biri dün,
biri zamansız (yalnızca kokusu tanıdık).
o da boynumuzun çok bildik yorgunluğu…

25.5.’91

28

BULDUĞUMUZ – o çok eski sandıkta –
bilinmedik bir pazar akşamı sofrası.
bir elinde saçların – hiç sorma rüzgâr masal taşır mı o uzak ülkeden -,
diğerinde eğilişin.
duaları bir saksı kuşunun, senden yanaydı. şapkası uçtu.
kabuluydu. gitti uçurum kenarlarına.
bıraktığı boşluğu, ben, hepimizin biraz yasemin kokan günleri.
bütün teni ürperdi… (pencereler ardı ardına açılıyor, gölgelerin
bir soluk alışı.)
her şey şimdi gibi. evet açtığında gözlerini. her zaman. sen, istediğim.
rüzgâr dinmez bu akşam. ben hiç… bil bunu, bana öğret.

haziran ‘91

29

BELKİ bir bıçak.
yastıklarımızı güvenli kılacak bir uykulu gülüş.
çıplaklığın salt aynası
(her şeyi tersinden okumak isteyene).
uzlaşma; soğuk koltuklarında
ve karanlığın hareketli perdesi.
sal sokağa kendini! sabun kokusu avlundan yayılsın.
ya ter, ya ihanettir,
ne senin, ne yeryüzünün beklediği…

haziran ‘91

30

ÖLME, dilersen kırılır
her camı başüstündeki.
çıplak, tütsülü bir duman.
bedenin sarılır boşluğa.
siyah değil rengi, çok benzese de.
hiç yaralı yüzünde bir kadının – onca düşkünken anıları –
söylenmiş söz görmezsin.
istersin bilirim.
bu, çok değmez. ne siyaha – benzeyen -, ne bedenime… boşluğa hiç.
ölme, kurtulsun yalnızlığın.
beklemek değil anlamın çağrısını.
ahşap evin kırılan camları – yaralı, tütsü saran ellerime -…

haziran ‘91

31

SONUNDA istenebilir olan
tanıdık tüm tuzakların karşı dili – gözlerin -.
bu bina arası sırılsıklam yeni günlerde – sanki şaşkın
evlerin konukları, önceki hayatın seslerinden -…
bilmediğim bahçe önleri; öyküsü kedi dili sabahların…
o gölge içeri bu dışarı. heykelin ve sen tek anlamısın
-daha bugünden (bu söz boşluğa
asılı) – bazı sokakların – beni bekleyen
(şimdi utanmış yağmur günü renkleri)- tutkusuz
sokak içi mekânları.
nedir başlangıcı bu masalın? bir ağlayışı – merdiven üstü, film sonrası –
anlatsak ne olur yanılsamanın…

haziran ‘91

32

BİR bakışın saklanması önceki gecesidir bu mekânın.
kaldığında sözü oyunların,
yarım masalar, söylenmemiş eğlencelerin kokusudur.
bir kağıda çizilen:
yalnız bir çocuk. şaşkınlığı hırsından.
her yenisinin karşısında ve gözü yaralı…
benzemez aksimiz kendimize. biz biliriz.
bir yarım masanın aynasında hiç…
cümlesi
tam da, kalkan – ve hiç inmez
bir suyun bekleyen rengine –
öyle bir çizgi
elimiz…

2.6.’91

33

ÇIK.
hiç bakma sağa sola.
bir ağaç,
kedi, içinden çıkılmaz
bir düş sonrası soluğunu
kesen. ben.
inanmadığımız geç kalmaların acısı.
uyanmalar balkon sabahlarına. yılın en çok
bu rengi yalnızlığın…
bilir misin?..

22.6.’91

34

SEBEP mi?
söz arama hiç;
cinayet olduğunda, asıldı kaldı boşluğa. düşmedi. büyümedi.
onlar çocuk aradılar yasak kentte; ırzına geçilmemiş, çilek tenli.
yoksun beklendi tam kıyısında yolculuğun. kimse gelmedi.
neden kadın?
sesleri beş yıl öncesinin. dönüp bakılamadı. bilinemedi.
gördüğün bir başka kentin ıslak duvarları.bedenin
bir kokuya dönmeli olsa olsa (üst not yasemin, bazı bulunacak)…
içinde; yine bildik; meraklı…
sebep mi? ne olur bana yakın.

25.6.’91

35

BİR uzun salıncak. yolda.
onların -çok kalabalıktılar;
çocuk yaşta ve tükenmiş;
gittikleri o küçük kasaba
karanlığında
yalnız- ummadığı
kadar yakın,
yıldız dolu
bir umulmadık selama.

29.6.’91

36

YANLIŞ desen, sarı değil mi?
ne giydiğin, ne pencere.
zaman kendini bir taşın içinde hissetmek.
kaç cevaptır sen yoksun aslında…

temmuz ‘91

37

ANCAK karanlığın sesi ona ulaştığında…
(her zamanki duvarlar. yüzleri o erkeklerin. masal dolu hiç olamayan)
her biçimi pusu kurar insan bedeninin. yalan, bu evrenindir;
dediğinde.
tüter yeni yangınların dumanı (çok yaşamış evlerin çılgın gölgesi).

kasım ‘91

38

UZUNDUR aksak ayakların yolculuğu (bu sinema,
bulut ötesi yakınlığı gülümseyen bir kadının).
daha kısa tanımlarını arar bedenimde. susmaz eli,
düğmelerini çözer gömleğinin. bir büyük şemsiye hiç açılmaz,
geniş gölgesidir o zamanın. (çığlık.)
akıp giden gözbebekleri… ne yan sokakların cinayeti. ne polis
noktaları (suskun bekliyorlar). adı varlık olan bir uzamın
soluğu.
aksak…

aralık ‘91

39
BİLMEYENLERİN safını seçti – o ten çıplaklığı – bir gün.
gitti üç küçük sorunun kolunda (ürkek elini cebine sokardı).
dedi: duymadım, en son neler söylediklerini…
soğuk ertesi yarılan tenimizin. sanki ler artık çok yorucu.
– o tabure biraz boşalsın istersen… (bir çocuk
geçti. tanımadık. yalnızca geçmesi umurumuzda. bir yaldızlı iz.)

15.12.’91

40

BİR bedeni saran, sorusu. görülesi olan. aslında. o kadının.
resimler eklendikçe. telaş, çocukça değilse ve hissettirmeden ürkek.
kuşkulu. geliş. sokaklarında… oluş.
nerede, hangi zaman, omuzlarımızdan tutup,
yapıştırarak parmaklarını etimize?
küçük sızıları, hiç bilmediklerimizin.
yapma. hiç sevmem böyle demeleri.
yine de rüzgarı yarım bir sarısı. gitmiş, görmüş, bilmiş gibi olmalarının
dönüşü ilgilendirir beni en çok. ondan. sözcükler boşlukta;
unutuluşudur beni çekip çıkaran geçmişimden. kutsamak
bir ayin cümlesi değil uzundur, ne de benim diğerlerine hediyem…
uyku uyandıkça açılan bir derinliğidir yolculuğun, evet dediğimiz.
(bir eski araba, az kadın ve erkek sözleri, çöle doğru, susadıkları
daha çok resim cümlesi,
doyurulamayan…)

15.12.’91

41

(YİNE kabul görmemiş soruları hayatın. yüksünmeden…)
zaman, bu zaman. kimi sözleri hiç duyulmamış çok mekân var.
masaları (izi üstündekilerin) tanıklığın sessiz uykusuzluğudur.
bir palyaço (tahta ve çok sevilmiş),
ya da dönüp de uyanman senin.
hiç bilmediğim, kaçıp kaçıp düşlerimden geldiğim resmi
sen demenin.

ocak ‘92

42

ÜÇ gölgesi. bir adamın düşü.
sanki üç duvarı; kapılıp açıldıkça kokusu değen, sana, bana;
belki sadece bu kadar.
bildiğim bu, ötesi değil.

şubat ‘92

43

GÜLÜMSE.
onca çökmüşlüğü yüz çizgilerinde duvarları bir geçmişin… yaralı. sıçrar.
her düş sonrası sarı bir yatakta.
gülümse diyorum, onca şaşkın kılınmaz…istenmeyen ses-kimliğimiz.
çelik halkaları yıpranmış pencere pervazlarında.
yalan değil,
bildiğim bileceğin her ötesi bu sorunun sonsuzluktan evveldir.
bir öykü, kurulmuş-dağılmış, cam parçaları kesik kollarımızda.
gün ışığında istemesen de parlayan…

şubat ‘92

44

BİR duruşu… az meraklı, sonraki hayattan…
nasıl oldu da unutabildi o ve herkes, bunca şeyi.
az bilemez. tutkulu,
içine alacağı her bedenin açık gözlerine.

Şubat ‘92

45

BİR garip suskunluk. bana yakışanın sendeki adı.
ne kadar içinde, süreklidir bilinmez sızısı boşluğun.
farkında olsa da bedenim;
bu çatıları renksiz penceremde kuş ölüsü bulduğum gün,
yine de uzandı, dokundu, bildi sonunu bu küçük yolculuğun.

şubat ‘92

46

O yanıbaşı hiç olmaz.
yan sokakların telaşı -sarı. yalnızsa meraklı-;
saçına sensiz de kuşku konabilir (yürek sızısı kalır,
geçmez). tutku bırakmaktır kendini,
ben bilmem.

mart ‘92

47

KALIR sanma rengi, şu zamanın. hayatın emaneti asılıdır boşluğa.
bir o, bir sen…
ayırmak istersin sarısını, toprağın…(yürek sıkışsa,
beklenmedik her şey
sonu olsa öykünün…)
kaldın; yine kaldın,
o dayanılmaz ısrar seslerinin şimdi dediği yerlerde.
dolaşalım… gece…. senin… hiç…
bir tür zamanı kullanmak. insanlar neyi karşılar bedenleriyle?..
inkâr edelim, inkâr edelim.
o ne biliyor?.. her ses, yırtar tenimi. nerede olabilirdi diğerleri?
o nerede?

bahar ‘92

48

YALNIZ söylemediğin söz boşluğun malı.
ne ben, ne ayna dolu bir odanın hiç beklenmedik soruları.
bil ki, kaçtı demediler, o tutkun alevin en umulmadık sırrından.
sadece sordular:
nasıldı?.. o hiç olmaz denilen sonunu gördüğünde bu yolculuğun,
nasıldı sanki olmazmış gibi, gizlice beklenen
varışın şaşkınlığı?

nisan ‘92

49

HERKES yine geç kaldı.
gidilen yer mi yoktu aslında? bu soru soruldu mu?
kadın gölgeleri (hiç de sinik değil ve siyahı taşır yine de bir uzamı),
çıplak demirlerdir dumanlı bar pencerelerinde belli belirsiz görülen.
(öyle sanması iyi gelir dağınık yüreğine bir adamın.)
selamı da kırık, dönüp bakıldığında gece sesleri de.
koşuldu. boşuna sesleri (hani bazı sözler en istenilmeyen zamanların
vazgeçilmezidir. bu bilgi olur bir gün.) duyuldu; kendine konuşan.

10.5.’92

50

ÜÇ kişi. her zaman böylesi unutulmak içindir.
beklemediğin haberleri taşır kent.
yaşamakta direnirsin.
öyle bir tufan ki istediğin,
bedenin çözülsün, toprağın hiç güvenmediğin kokusuyla..
istek bir yere sürükler. bu, beden sorusudur.
getirdiği ne olursa olsun,
bir bilinmeyeni örgütler zaman. istemezsin. yorgunsun.
deli gibi hayır der gözbebeklerin. Bilemezsin.

haziran ‘92

51

BİR kadın oldu dönen.
masal şehrinin yalnız çağıranı.
o ışıltısı eski bir bedenle karşılaşmanın, hem bildik, hem yetersiz kaldı.
dönmek, ne kadar gitmektir aslında? ya yüzümüz,
elimize ne denli uzak bir örtüdür?

haziran ‘92

52

SONRA,
her söylenmiş söz asılı kalır, onu terkettiğinde.
durur. gerçekten istenmeyen bir kente gidilmeyeceğini bilmeksizin.
yarım hiçlik duygusu yer değiştirir bir dizi kokuyla. seçemezsin.
bu olmaz diyen sesin.
tutabileceğin, kimi gecelerin tedirgin soluğu.
bir titreyiş (su akıp durur orada).
seslerin en çok kendisi olduğu zamanı bile özlememe.
güvensiz soruların sırtı duvarda.
koşan, gölgelerden çok, ışıklı fotoğraflar.
her gülümsemenin ardındaki, cinayet güncesinin düşleri.
nefessizlik korkusu.
bir kadın şaşkın geçer ve gülüşünü hep özlersin.

7.6.’92

53

RESİM bir kağıda çizili.
koridorlarda ayak sesleri yanıma yaklaşmayan.
şişman gölgesi alt kat cinayetlerinin.
uykululuğum. beklensin isterim
kendine kaçmanın soru – cevap zamanı.
kapılar açılır çok kalabalık geçmişime.
bu kez sıkıldığımı saklamadım.
anlaşılan o ikisi, ben ve o gece; nasıl sevildiğim bilgisi (yeni olan),
yalnızlığına istek biriktirir bedenimin.
beklensin istemem.
resim bitti. yine kağıda çizili.

28.6.’92

54

SANKİ biz her savaşın yorgun dostlarıyız.
(sokakta, yalnız, önceden bilinen soruları cevaplamış bedenlerimiz.)
güvenmediğin köşebaşları, geçip de gittiğin zamanı örter.
(aydınlık ne anlatır? ne söyler, adı kabul olan?)
odada. bizken. boşluk çok dolu bu kez.

güz ‘92

55

İNCE derin vadisi bedeninin.
(ellerim yarım bir cümle kurmuş.) sanki bir ayaz sırtıma vuran.
hiç sen değilsin sustuğunda. selamsız telaşıma sığdırdığın kuşkun,
hiç sen değil…
yalan yok.
kimse unutmadı öyküsünü o gecenin.
aradıkları uzak değil.
ben değil.

güz ‘92

56

TUTTUĞU gece kuşları kadının.
izi, her geçip de gitmenin, uzun süre
kalır düşlerimde. (boş duvarları sevmek bile tanıdık
-sökülüp yapışan afişlerin içinde mi her kırık sözümüz?-)
bir uzun yol,
onca zamanı oyun kılar sonunda. sevgi, dönüp de bakar kendine.
(sen bıraktığında
alev kanatlarıyla uçan…)
yarımdır tadı, her yolüstünün.

eylül ‘92

57

ÖYLE bir gelişi… (küçük yolculuk senin öteki adın.)
sessiz; ona dair bir çağrı (dudakları)…
-yıllarca yumuşak karnını aramak yeryüzünün;
sular ince akmış, eviçleri gölgeliymiş.-yükselişi
soylu bedeninin üstünde, uzanışı göğüslerinin
(hiç kıpırdamadan durdum, baktım; baktım yine);
zamanı bir neşe sardı (gölgesi)
-eski duvarlarda kırmızı kimliğine kavuştu resim, aktı tahta
ermişliğine uykunun-;
işvesi sesinin (ya da dayanıp içime, bakması, az tanıdık, uzak, korkulu bir yarına);
içmek istiyorum (şakakları)…

eylül ‘92

58

ÇÜNKÜSÜ alınmış göğsünden.
onca zaman, kolyesi boynunda. ağır.
suskun olman kimseyi kandırmasın. ya da yanıp sönen ışıkları sesinin.
gitme diyenler çok oldu, yolculuk öncesi. sana, bana.
onca kader çıkışı arayan insanlarına bu toprağın…
gelmez, hiç gelmez haftaları yaşıyoruz. kapılar kapalı. her şey,
her bucağı bu mekânın yalan kokuyor.
yalnız bir duvar bedenlerimiz. mutlusun. ben de. nasılsa…
aradım dediğim en çok kendim (seni sorsam da)

ekim ‘92

59

BU zaman ne öncesi, ne yarının tenime soluk veren cümlesi…
yaşama sevinci sizlerin sözü; bir boşluk buldum akarım.
bu dünyada çok az şey gerçekten önemli, bilinmez, istenir…
yol. gidiş. her bir resmi yüzüme çevirip; gözlerim…
unutmam gerekiyor sesinizi. sıcaklığını bedenlerinizin beni bu kentte
tutan.
ağırlığı onca yılınızın, bir taş.
gitti demişlerdi en son. inanmıştım, işin kötüsü..
kapı açılır, ışık -o küçük odamın, sarı- yayılır boşluğa.
gözlerini kısar önce. bekler. neyi? bekler adımları bir nedeni. neyi?
boy aynanız beni görmeyecek… güvenmeyin gözlerime.
(asıldı çocuk cesetleri enselerinde kurşun delikleriyle ve beyaz camın
tutsakları izledi. akşam yemeğiydi…)
uzak durun
bu zaman.

kış ‘92

60

YOLCULUK uzun. beklenmedik uğrağı yok.
yine de baktı mı şaşırmış sanırsın. genç sorular
yara izidir kimi yüzlerde. seni, kalan reddedişi tutar, ölümlerin
üç-beş gölgesi. eski zamanların. onu yap. işle. çatış. istemediğin…
her yolcunun hoşnutsuzluğu, yırtık kağıt parçaları (bir kapı
tanıdık olmayınca)… bekle.
yüreğin sarışın meraklar biriktirmesin. taşınması anlamsız yorgunluğun.
-bedenin en çok istemediğinde…- o dehlizin çapkın karanlığı.
enseni bir el mi tutan? sorulacak merakları bitmez mi insanların?
yalnız kapağı tutan ellerin tanıdık. o da üstüm örtüldüğünde. ansızın. uyanıp. bir gece.
Ben.

kış ‘92

61

BİR ölüm;
gece sessiz bir kalabalıktır;
hep bir şey yapmak istemenin eksik telaşı;
bir ölüm, geceyi kendisi yapmak ise, aklanır mı suçlu?
bir kaçış, yoksunluk duygusu (renksiz), bırakıp da kendini düşmek;
kılcal damarları el tutmaz; romalının seçtiği ölüm,
bileklerini sevmekle başlar;
serinlikler aradı yüzüm; gecede;
bensizlik, başka bir tanım değil;
boşluğum, farkedemeyeceğiniz kadar küçük ve ağır.
sarılın ona. gece. Üşüyor.

27.10.’92

62

ONCA zaman boşa harcandı.
rüya, gecenin biri, tam ben kaçarken…
sanki şaşırmaktı, her gölgenin sorusu. sen ve diğer kadınlar…
suskunsun; yaşadıklarımız -o saklı zamanda-, bırakıp beni…
her sabah, gece sonrasıdır; her uyanış, sonudur bir diriliğin ;
öykü kaç kişilik?
bacaklarım ağrıyor. koşmak, bir kaçış olmamalı her zaman.
seni bulmak, yaşanmış günün akıp giden suyu (sırrı saklayan
yarım nesne su ise, diğeri ağaç).
bırak bu odaya bedenini. oda, bir gelişi bekliyor
-ardı ardına saklanacak ihanetler uğradı aylarca-;
yoktum. yalan, vardım her bitişinde bedenimin.
duman, sırtın sıra.
kuşku -o her daim saçlarına bulaşan diğerleri-.
ya ısrar bu denli yakınsa bana?
ya sen?..

1. 11. ‘92

63

AKIP gidiyor. yakınlarda küçük şaşkın sesler…
neden bazı şeylerin resmini yapamam bilmezdim (gülüşü,
kırmızı bir topaçın üstünde misketler);
siyah kokuyor (sevincin rüzgarını değiştiren sırtımı tanıyorum);
kaç kapın var?
camı kırık, kapalı, geniş, eşiksiz, ardına kadar kabul olan…
rüya nerede başlar?
(soruların bırakması kollarıma bedenini…)
üç ağaç bir yol üstünde.
(uyanmalarının kokusu, benliğimi sarıyor.)
o şatoya kendini kapatan da bizdik, masum çılgınlığınla
küçük sandığı açan da sen…
akıp gidiyorsun; çocukluğum, sıcak, donanımsız elleriyle yüzümde…

6.11.’92

64

ÇÖZÜLEN, sanırım bir sokak-üstü kayasına bakılırsa…
öncesiz (ne değil ki) merakımız hep tanış evlere yakışır.
yazık ki kan, hiç yangın alevine… (- o iki kız çocuğu,
ayrılıp birleşen elleri kadınların, erkeklerin-
sanıldı mı ihanetin tadı kalmaz, habersizdir sarı teni ayrılmanın,
ölüm bir dost soluğu taşır dudaklarımızdan içeri, yutarız,
o sese aldırmamak anlamlı gelir bize); söndü; o her zamanki yüzüyle; şaşırmak günahı
altında derimizin, farkedilmez bilen yüzlerde; oyun;
kaçıncı oyun açıldı- bir rulet masası-, saklı bir kadının en olmaz sabrı
(döner, seyredişi, döner, seyredişi, acı verir,
seyredişi tenine dair her şeyi, döner).
pençem boynunda güzelim; kesen şu camı boydan boya, üç cümle:
yalnızlık güçtür, hiç çoğu kez güzel ve sensizdir hiç…

aralık ‘92

65

ONCA açıktır parmakların söyleyip durduğu; mekâna
kokusu titrek gölgeler sokmayın, atın dışarı iğdiş edilesi bedenleri
(ucuz, yapışkan erkek sinikliği sarıyor boşluğu, üç beş sıradan yalanın);
rengimizi sormayanlar, rengimizde sır taşınmadığını biliyor;
az, çok fazla bunu tanımlamaya. hiç in görkemi…
şölen ucuz tepe başlarının ölüm şöleni ve her darbenin kara sesi: çığlık;
ya da utan, en çok sen.

aralık ‘92

66

BEDENİM izini sürecek.
sorular uzun bir sarı çizgi.
dönüp de bakışın…
(yolda hızla ilerliyor araba; onca resim
üç ayrı derinlikte akan;
kokular geç kaldı: bedenlerimizin boşluğu tartışı…)
bakışın, varmadan önce;
dönüp de…

aralık ‘92

67

ÜÇ yalan.
söylenen yarın cümlesi, olamadı… hayatın…
çılgın fahişenin ıslak telaşı – bile hüzünlüdür- feri oldu gözlerin.
susan yok.
niçin cevapsız sorusu uzun zamanın.
(çocuk yüzleri sarı bir kabulü aydınlattı. sarı, rengi değil hiçbir kadının
-o… ışıklı gözler görmedi bir akışın durduğu zamanı-.)
hareket. bedenin yanı sıra… her iki kişi…
bir mekâna nesne seçen sorular… duyduğumuz yalan…
seçimin doğrularıdır, düğüm atan benliğimize.
sözün gelişi üç.
kılan,
biz.
kimiz bu salınışında kırık adımların?..

2. 1. ‘93

68

BİR su; akıp da giden izimiz;
zaman, uzun bir oda; duvarlarında ayna olmayan evler
-sevilirler; bir erkek yavaş yürür-.
bir şölen sofrası kurmayı bilmemek ya da bundan vazgeçmek,
farklı şeylerdir; (hızla yürüdüğü masalıyla) temasın bir zarı açması;
bir kadın soylu çocuk gözleriyle bekler.
yolların rüzgârı, gece sözleri – merdiven üstü, şaşkın-.

18.1.’93

69

I

AYNASI, şu unutuldu denilen
izinde bir gecenin (bir kadının
derin kuşkusu sokak aradı
bedenimde). kırılan camların
yarası, ışıklı kaçışı bir gölgenin
ve ıslanan…

II

Ateşkuşu yalanladı her sözü.
işte dedi kadın; giyindi, fırladı
odadan (bir hız boşluk ile aramızda,
ya da saydam tadı geçmişin – eksik ve
ağır-). sustum. benden izinsiz
gülümsedi dudaklarım.

20.1.’93

70

ÖYLE ki, sanırsın yine hiç kalmam buralarda; adım atmam ya da
sonuçsuz bir çaba, yine bizsiz.. peki o ya da bu zamanı kaçış kılan ne?
yani bu akşamın sana da bana da yazılmayan cümlesi?…
git… hiç bilmediğin bir zaman yalnız senin olsun.
sen istemesen de, kalan hiç, yine biz…
saldırmak istiyorum. bir küçük adama, her karanlık sokakta karşıma çıkan…
derdim bir de bırakış; ben, beni.

şubat ‘93

71

ELBETTE gülümserim.
ses gelip de dönmeyen sorularını taşıyor.
bir boşluk. sızısı, rengi değişen bir tanış sarı. üç kez durup
düşünmen.
gözünü yüreğinden alamadığın aşkın.
elbette gülümserim
sokak çocukları hep dönebilecekleri bir öyküyle yaşar.
zaman – tırnak izleri, yanıp sönen-, evden çıkıp yeşile delirirken
bedenin.
elbette gülümserim balışığım, boşluğum benim.
sızım, yalnız uykular ve ölümüm.
uzun bir ırmak döşenir yoluma. gece çağırır.
karnımda taşıdığımdır tenimin sahibi.
çok az. çok yakın ve sinen kokusu boynunun.
iki yanımda aracısız yarınım. kolum uzanmadan
uçup gideni göremez kâhin gözlerim. içim büyür, gülümserim.

17.7.’93

72

HİÇBİR zaman, onun sözcüğü değil.
sarı rengi değil. şaşırdığım bir gözkapağının açılıp kapanması.
onca oyun hazırlıksız adı bu olana. (bildi.) zaman
boşluğu harcayan bedenlerin – gelişimiz değiştirmedi hiçbir şeyi-…
akıp da içeri anlatmadık kendimizi. çocuk evlerimizi dolaştık. biri bize
yarını sordu. sustuk.
hissettiğin bir mekânın adı ben olan arası. geçip, dokunup, sorup
geldiler. zaman benim dedim onlara.
bir kadının bedenini bedenime hazır tutarken, özgürlüğü
kopup gelen o yola salmamdır, umurumda olan.
ben adımı söylerim yalnız, hayvan sesim ise konuşur.
sıfat aranmadan konulur söz. sahip çıkmazlar.
o tuttu. silkinip de taşları hazırlıksızlığımıza attılar.
yine üç cümle oldu her şey yolda:
dur; bakayım… sorduğum; sen. dinlerim…
var dediğim en ben örgüsüdür tenin.
çıkmamız gerek. rüzgâr sustu.

güz ‘93

73
ŞİMDİ sana yazmak; bu zamanda
bir zamanın noktasını koymak
gibi;
bir başkası uzanıp gitsin sürtünerek üstümüz, içimiz, bu geçmişi bağlı
bedenlerimizde bir yerlere… karşılaşmak isteği
rastlantıya borçludur kendini, hep.
bu uzun soluk (aldığımız; vermemek için direnip bugün…)
saklı, esmer, özenli, sırdaş seçen
(bilmek bazen her şeyi, sakin sokak arası ayrılmanın),
geçmiş günlerin… bağlı. iz.
uzat; gölge dolaşsın o yolcu kılığında, tanımı hissettiği teninde.
baksın, kuşku örülü ışığından bana.
kadın üç-beş şey düşürdü yere. koştu. hatırladı. zaman, tanığı
her aldığı tadın. ben buradayım.
yol şeridi, aksak kırık beyaz kıldı hayatı.
yürümek: nasılı aranan sorusu alnımızın.

güz ‘93

74

ZAMANIN tanığı olmak, yalnız bir seçim.
her üstünkörü geçişi bir bedenin.
sarı uzun bir çizgi bile özlenebilir bu gece.
(biliyorum; o tam ayın gözü açık selamıyken sabaha…)
dilerim bakışı. kadın sözü.
üstü başı renk, bozulan yüz çizgileri. ardı ardına
duyulan sese bırakışı…
tenin hissettiği suretini bulmaz kağıtlarda.
sarılır örtüsüne – bir nefes, bir ara -; yabancı
ona bakar. yüreği titrer (dönüp geçer
haz sarhoşu ışık, dönüp geçer dokunup);
bunu bilirim; o giyinir gider.

kış ‘93

75

SİYAH. aralık senin bilirsin. söz öncesi,
elin uzanır ardından. o daveti tanıdık-bildik olan
bedenler. uzun yolları özlersin. tenin, içine
almayı güneş dolu bir cümleyi. sustun…
üç küçük kız; sabah sokakları. anne ve
bırakılan şehir kokusu. ayrılmayı
-hiç beklemeyenlerin izlediği sonu bu öykünün-
istersin.
itersin adı zaman olan siyah nehir kokulu kayayı.
tuttuğum. geldiğim… isteğimin yanıbaşı;
döner bedeninde (dışarısı beton kokulu sarı çöl.
gece şimdi isimsiz. senin, bilirsin.)

kış ‘93

76

BİR ZAMANIN. her gidişi, bugün, bedenin.
bilir, görür uzanışın boşluğa. bir red cümlesi ıslak sesin üstünde:
yol dedin gelirken. süresi an ile
sayılan beyaz bir iz.
kolların yükseldi – sustuğun
aralığı hayatın-, bıraktı beni.
bir masal üç sözcükle yazılır. unuturlar.
ölümle yanyana duruyorum. oluyorum.
ayinin sorduğu özürümüz. o benim.
-not bıraktım:
kapı önünde kavga çıktı. evim büyüdü.
tenim örttü sonunda izini bir gecenin. (beyazdı.)-

kış ‘93

77

SONRA gece.
gidiş hep aynı yolu seçer.
yanlış pencereye bakarım; sarı ışık o perde…
içimde aşağıya akan bir su var. ağır.
soru. izim kalır mı yürürken?
ıslak çakıl taşlarını ve yıldızları özledim.
gitmeyi çağırırım seninle ya da kalıp uyanmayı.
uzun gece.

21.10. ‘93

78

ÖLÜM su gibi. elimi uzatmadım, koştum;
içiyorum cam kırıkları, taş, çukurları salgı yayan bedenimin üstünde bir zamanı.
ölüm su gibi içimde sakin akıyor.
uyku sözleriyle yanan tenimin altı. ışık benimle. saydam; uzanıp kadın gibi.
gözlerimi arıyor.

2.1.’94

79

HANGİ zaman bir kadın yanım sıra rüzgârı…
kalsa da sarı duvarı bu yarım ben’in
su açılır. (hiç söylemediği sözler koşar. şaşkınlığı geçer hangi’siz
ne’siz.)
saldıran keskin yüzü; konuşur: iki adam öyküsü. bir boşvermişlik.
artık acımayan küskün kabukları yaranın.
(tuttuğunu elin, ışıklı izini kendin san. bilmesinler.)
kayıtsızlık soruları: heyecan biz’siz, söz
dağılan sorusu sessiz mekânların – onlar hep öyleydiler-.
terketmek, yakın bilmecesidir hiç sanmadan kendimiz kılınanın.
(sen, durgun; bedenini nesneden nesneye yol kıldığın sığınakta…)
geride kalmayan her cevabı siz kılarak baktım:
dayandığın demir, dokunduğun iskemle; perde, gölgesi
yalanın. (zamanı ölçeriz.) inmedikçe ışık denir, soruldukça beden.
yanlışı kırma. gerekliliği sanı kılıp onca hayır yerine. kimse yine bilmedi.
(biz) kara saplı bakışlar büyüttüğümüzde, iki kadın yanyana durdu.
evet iki erkek öyküsü. kalan ateşe dönük yüzü ve
değişen sözcükleri sarı duvarın.

12.2.’94

80

SOLUDUĞUMUZ havanın içinde kirli, çürüyen bir renk;
inancımızın sınırı zorlanmakta.
zaman sabit;
silmeye çalışıyorlar, yüzümün en ben olan yanını.
kuş arabaları yolları terkediyor, hepsi
ince sızı dolu bir izin takipçisi.
karşılaştığımız her insan için, ölümümüz bir giysidir;
genişliğiyse o bedenlere oyun.
yüzüm kalır.
yüzüm kalır.
en ben olan da.

15.2.1994

81

BU zaman
su yürüdüğünde bekler.
o, biz, gölgesi, sessizliğe çağrıdır
diyen toprak bedeni…
kadın bakar (üç-beş tedirgin soluk senindir; o emin).
yine ve herkesin kapıyı usulca bırakıp gittiği an
-kibar sözler, açıldığında yüzünün kanadına sunulan-.
kadın bakar. (kurulan cümleyi taş yapıp sokmak içine…)
kadın bakar.
iki mavi elin var; boy boy parmak zamana sunulan
şapkanı giy, evine git; yanmasa da kavga çıkaracağım
sesimi eline verip.
kadın bakar.
bildiğini bilir.
ben tehlikeyle tanış olacağı günün konuğu.
sen mavi tedirginliğim…
kadın bakar.