by Sheela Raman
01/26/12, Art in America
The chief curator at the Istanbul Modern banned an artwork from a charity auction last month, sparking debate about the rise of censorship in Turkey.
Turkish artist Bubi Hayon donated a wooden chair with a chamber pot on top of it to the fundraiser. Hayon was among several artists selected to submit works for the auction. Levent Calikoglu, the museum’s chief curator, said in an email interview with A.i.A that he knew Hayon was planning to donate a chair or throne made out of waste materials, but was not aware of the addition of the chamber pot until four days before the event. Asked what was inappropriate about the chamber pot, Calikoglu replied that the nature of the artwork was fundamentally altered with the addition, and that this new character was not in line with the fundraising aims of the event. He said that Hayon told him, “The bourgeoisie should learn about art,” when asked about the chamber pot, which he interpreted as another sign that Hayon was no longer cooperating with the museum’s objectives.
Hayon, a 55-year-old Istanbul-based artist, told A.i.A. that the museum had given him no guidelines. “If in fact they had placed any limitation or interference, I would not have accepted the offer,” he said. “An artist does not consider whether his creation is appropriate for exhibition or not, whether it is liked or not. He does not create with the apprehension of sale or approval,” he said. His intention with the artwork, he said, was to present an object that is normally a symbol of power and control in an ironic way. He also hoped that the work would question taboos on the sacredness of art and point out that museums are not places of worship. By vetoing his work, Hayon said, the museum decided for its guests what was good for them without consulting them, as if protecting them from danger or obscenity. It reflects a limited notion of what guests are capable of appreciating, he said.
Members of the Turkish art community have rallied around Hayon. A panel discussion at the museum two weeks after the work was banned about an exhibition of women’s art in Turkey titled “Dreams and Reality,” morphed into a protest against censorship.
Eight artists, including Leyla Gediz and Inci Furni, asked that their works be removed from “Dreams and Reality” in response to the Modern’s actions. Over 288 members of the art community have since signed a petition, written by artist Hakan Akcura, condemning censorship.
The Istanbul Modern has defended itself, claiming that the art community’s reaction is disproportionate to the events. Calikoglu said the Gala was a private event intended to support the museum’s educational programs, and the selected artists volunteered their work, knowing that the museum was aiming to sell and profit from their contributions. “If artists are free to change their minds and alter their creations at the last minute, then the curator, too, should have the right to decide not to include the object in the process, especially when the alteration fundamentally changes the essence of the project,” he said.
Firat Arapoglu, an Istanbul-based art critic, said in an email message that the museum’s defense that Hayon’s work did not fit with the spirit of the auction was too vague and that, in fact, the removal of the work constituted censorship. He cited other recent examples of censorship, including the removal of a large monument, “Monument of Humanity,” from the city of Kars on the order of Prime Minister Erdogan, and the jettisoning of artist Extra-Struggle (Memed Erdener)’s “Mausoleum of Extra-Struggle with a Minaret” by the privately organized Istanbul Summer Exhibitions. “Traditional lifestyles and contemporary art can sometimes clash,” he said. “Contemporary Turkish art has undergone a rise, but the issues that it faces going forward haven’t been discussed openly until now.”
Monthly Archives: Ocak 2012
İstanbul Modern'in sansürüne tepkimizi izleyen gelişmeler (4)
Destek, bağış ve katkı dışarıdan müdahale hakkı veriyor
Beral Madra
18 Ocak 2012, Birgün
Robert Newman ‘Guardian’daki yazısında (20 Aralık) İngiltere’nin dört kültür ve sanat kurumunu (Tate, National Portrait Gallery, Royal Opera House, British Museum) “demokrasimizin katedralleri” olarak adlandırıyor ve neden Büyük Petrol ile “yatağa girdiklerini” sorguluyor. “Sanat, insanların dünyaya başka türlü bakmalarını sağlar, ama bu bakış şirketlerin denetimine giriyor” diyen Newman, özellikle BP’nin bu kurumlara 10 milyon pound vererek çevreye zarar eylemlerini normalleştirdiğini vurguluyor. Bu kurumlar sanat yapıtları aracılığıyla toplumun demokrasiyi içselleştirebildikleri alanlar oluşturuyor. Ancak şirketler demokratik kurumlar değil, büyük iktidar blokları ve toplumsal yaşamın merkezine nüfuz ettikçe, özgürlüklerimizi ve dünyadaki konumumuzu çıkmaza sokuyorlar, diyor Newman.
Yazı İstanbul Modern, sanatçılar, sanat STK’ları ve uzmanları arasında sanal ve gerçek ortamdaki İstanbul Modern merkezli tartışmaları adeta özetliyor. Yerel sanat ortamında bu ve benzeri konu ve sorunlar yeni değil; yıllardır konuşuldu ve yazıldı.
Basında çıkan yazılardan birinde “Türkiye’nin Modern Müzesi” diyor yazar İstanbul Modern için. Bu müzeye Türkiye’nin Modern Müzesi demek bu müzeye çok ağır ve altından kalkamayacağı bir işlev yükler; Türkiye henüz Modernizmi ile yüzleşip hesaplaşamadığı için…
İstanbul Modern, Türkiye’de bir özel şirket/vakıf koleksiyonunun sergilendiği, geçici sergiler de düzenleyen, uluslararası modellere öykünerek bir ölçüde toplum hizmeti de veren bir özel koleksiyon müzesi. 1990’da özel sektör ve siviller arasındaki geniş bir mutabakatla başlayan girişimlerin sonucu olarak büyük umutlarla ancak 2000’lerde açıldı.
ADI İLE KAMUSAL HAK YARATIYOR
“İstanbul’u Markalaştırma” projesinde özel sektör müzelerinin karşısında başka seçenekler yok! Bir an, Pera Müzesi, Sabancı Müzesi, İstanbul Modern, Salt, Arter, Borusan, Proje4L vs gibi özel müzelerin olmadığını düşünün, İstanbul bir kültür çölüne dönüşür. Yerel yönetimlerin 2000’den bu yana kurdukları mermer ve granit kültür sanat merkezleri siyasal eğilimlere bağımlı yönetim ve programlarıyla İstanbul’u uluslararası kültür sanayisinde temsil edemiyor -bu merkezlere yapılan kamusal yatırım, özel sektör yatırımlarını ikiye veya üçe katlayan yatırım olsa bile. İstanbul 2010 sürecinde bu ilçe kültür merkezlerinin kalkınması için 18 ay seminer verildi, iki yıl boyunca ‘Taşınabilir Sanat’ başlığı altında çağdaş sanat sergileri düzenlendi. 2010 sonrasında bu merkezlerin yönetiminde bir değişim beklenirdi; ancak görünürde böyle bir şey yok!
Tek seçenek olmaları özel sektör kurumlarının ‘mükemmel’ oldukları anlamına gelmiyor. Bu müzeler şirketlerin ekonomik çıkarları ve kârları için gerekli ‘halkla ilişkiler ve tanıtım’ ve ‘toplumsal sorumluluk’ bağlamında işletiliyor. Bu işletmelerin, diğer ekonomik işletmelerden farkı giderlerinin çok gelirlerinin az olması! Bu müzeler şirketlerin imajını parlatmak için kurulurken, aynı zamanda topluma hizmet sözü de veriyor; kamusal bir işlev yükleniyor. Ne ki yol boyunca bu özveri kolay katlanılır bir özveri değil! Topluma hizmet verme özelliği her yönden kullanılmaya başlıyor: Önce devlet ve yerel yönetim desteği isteniyor, sonra başka şirketlerin desteği isteniyor, nihayet sıra yapıtlarını satmaktan başka seçenekleri olmayan sanatçılara geliyor…
Ne ki, destek, bağış ve katkı bu özel müzeye bir şekilde dışarıdan müdahale hakkı veriyor ya da Newman’ın kamusal müzeler için tanımladığı gibi, bu özel müzeler de aldıkları bu katkıların karşılığında öyle ya da böyle bir demokratik bir alan yaratmak gibi bir sorumluluk yüklenmiş oluyor! İstanbul Modern, diğer özel sektör kurumlarına göre, sürekli devlet ve sponsor desteği almakla dikkati çekiyor. Bu durum kamusal bir beklenti yarattığı gibi, özel müzelerin bu çelişkili konumları açısından belirgin bir örnek oluşturuyor.
20. yüzyıl sanat ve kültürü için bir kamusal müzeler kuramamış bir ülkede, özel bir koleksiyon müzesinin kamusal varlıkları kullanması da kamusal sorumluluk içerir. Örneğin, İstanbul adını kullanması aldatıcı bir kamusal çağrışım yapıyor; özellikle yabancılar bu müzeyi kamusal müze olarak algılıyor; çünkü özel sektör koleksiyon müzeleri genellikle özel adlar taşır. İstanbul adı bir çeşit kamusal hak ortamı yaratırken, müzenin içerik ve yönetimi, dışarıdan hiçbir öneriye/isteğe açık olmayan bir özel alandır.
BAĞIŞ SAHNESİNİN OYUNCULARI
Hiçbir sanat ve kültür STK’sına ‘bir oda’ bile vermeyen, 20. yüzyıla ait hiçbir müze kurmamış devlet, kamuya ait bir yapıyı bu özel kuruluşa tahsis etmiştir. İstanbul’da sergi yapılabilecek devlet veya yerel yönetimlere ait bütün mekânlar sanatçılara, kişi ve kuruluşlara ancak yüksek ücretlerle kiralanarak verilebilmektedir. İstanbul 2010 sürecinde Sanat Limanı adı altında kamusal sergi mekânı ya da ‘Kunsthalle’ modeli sunarak bu soruna bir çözüm önerdik, ama görüldüğü gibi bu da bir sonuç vermedi. Ancak, Antrepo 5, MSGSF’ye, Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’deki kamusal resim ve heykel koleksiyonunun boşaltılması karşılığında veriliyor! Burada da kamusal sorumluluk söz konusu.
İstanbul Modern’in -söylendiğine göre birçok Batı müzesinde uygulanan- gala yemeği gösterisi bir pazarlama stratejisidir ve müzenin bir programı pazarlanmaktadır. Dolaylı bir bağış için dolaylı bir sahne oluşturuluyor; bağış yapması istenen sanatçılar da bu sahnedeki oyunculardır! Sanatçıların bu rolü/işlevi kabul etmelerini bir özveri olarak mı, yoksa bir yarar sağlama olarak mı değerlendirmeliyiz? Bu durumda ortaya iki tarafı da bağlayan bir bağış hukukunun çıktığının farkında mıdır sanatçılar?
Günümüze özgü eleştirel sanat üretimi yapan bir sanatçı yapıtının nerede ve hangi koşullarda sergileneceğinin/satılacağının bilincinde olması gerekiyor; çünkü bu da yapıt üretiminin inandırıcılığının bir öğesi. Burada sanatçılar çocuk eğitimine neden bu kadar dolaylı yoldan katkıda bulunuyor da, bu işleri örgütleyen büyük STK’lar ya da kendi STK’ları aracılığıyla bu katkıyı daha dolaysız ve onurlu bir biçimde yapmıyor, sorusunu sorabiliriz.
YENİDEN DÜŞÜNME ZAMANI
Olayın odağındaki yapıt, Bubi’nin ‘Oturaklı Sandalyesi’ daha önce ünlü sanatçılar tarafından yapılmış iki düzine sandalyeye bakınca çok da ilginç değil! Sanatçı bu yapıtı muhafazakâr ortamı kışkırtmak ve muhalif bir duruş sergilemek için vermiş olsa bile etkili olacağını sanmıyorum, çünkü seçkinler bu tür işlere alıştırıldı yıllardır. Bunu pazarlama stratejilerini eleştirmek açısından bir sanatçı performansı olarak kabul etmek de zor; çünkü stratejiyi kabul ettiği için katılıyor sanatçı. Bu performans yalnız seçkinleri hedef alıyor ve bu da performans sanatının doğasına aykırı. Marina Abramovic gibi deneyimli bir sanatçı bile geçen ay seçkinlerin yemeği için düzenlediği performans sonrası ağır eleştiri aldı!
Bu açık arttırmanın bir küratörü de var (buradaki göreve küratörlük denilebilirse) ve yapıt toplum önüne çıkana kadar sanatçı ile küratör arasındaki ilişki özeldir ya da yazılı bir anlaşmaya bağlıdır. Yapıt toplum önüne çıkana kadar bu ilişki/anlaşma yalnız küratör ve sanatçıyı bağlar. Ancak küratörün asal işi sanatçıyı kollamaktır; onun üretimi olmadan var olamayacağı için… Bu özel ilişki/anlaşma hangi koşullarda topluma açıklanmalıdır? Bu denli dolaylı bir işin ilişkisi/anlaşması her iki taraf tarafından kötü kullanıma açık değil midir?
Sonuçta İstanbul Modern’in bugüne kadar sanatçılar, sanat uzmanları ve toplum tarafından desteklenerek var olduğunu görüyoruz; yani gönül rahatlığıyla sanat ortamının bütün oyuncuları bu müzeye umut bağladı ve destekledi. Destek, bağış ve katkı bu özel müzeye bir şekilde dışarıdan müdahale hakkı veriyor, ya da Newman’ın kamusal müzeler için tanımladığı gibi, bu özel müzeler de aldıkları bu katkıların karşılığında öyle ya da böyle bir demokratik bir alan yaratmak gibi bir sorumluluk yüklenmiş oluyor!
Şimdi umarım, bütün tarafların, sanatçıların, küratörlerin, sanat kurumlarının ilişkileri, işbirliklerini, anlaşmaları ve hakları yeniden düşünme ve yapılandırma zamanı gelmiştir.
Çağdaş sanatçıdan ‘değnekçi’ olur mu, olmaz mı?
Barış Acar
18 Ocak 2012, Birgün
Değnekçilik zor zanaattır. Türlü sokak zanaatı erbabı gibi değnekçinin işi de bıçağın keskin tarafındadır. Hafta sonu şehir merkezine şöyle bir turlamaya ya da ahbabıyla buluşmaya gelmiş araba sahipleri çok anlamaz onun dilinden. Karşıdan kendisine gülümseyen yüzünü gördüğünde huzuru kaçar, kafasını öte yana döner, hemen kaçıp gitmek ister. Oysa, herkes bilir ki, değnekçi oradaysa, arabanın gül gibi kaportasının yüzü suyu hürmetine gerekli diyet ödenecek, cepten üç-beş kuruş gidecektir. Keza, her değnekçinin hesap vereceği bir de değnek vereni vardır. Avangarddan sonra çağdaş sanata piyasa tarafından biçilen/ biçilmek istenen rolün değnekçiden öte olmadığını iddia edecek değilim. Nitekim biçileni olduğu kadar biçilemeyeni de olduğundan böyle bir genelleme, en azından, yakışıksız kaçacaktır. Öte yandan, değnek gördüğündeki heyecanını hesaba katacak olursak çağdaş sanatçının içine düştüğü durum da garipsenmeyecek gibi değil. İstanbul Modern’deki meşum sayılamayacak olayla başlayıp daha geniş bir çerçeveye yayılıyormuş gibi görünen sansür tartışmaları etrafında şöyle bir tur atınca görülüyor ki, çağdaş sanat piyasasında herkesin bir konumu var. Kimi memnun konumundan, kimi değil. Memnun olanın elinde bir değnek kendi yakınına kimseyi yanaştırmak istemiyor. Memnun olmayanın elinde bir değnek, karşısına kimin çıktığına bakmadan hınçla üzerine üzerine yürüyor. ‘Sansür’ işin kabası… ama kimse yosun tutmuş taşı kaldırıp altında yatanı görmek istemiyor. Sanat adı altında herkesin bir başka çıkarın peşinde dolandığı, yanı yöresi kayalarla çevrili, dar mı dar bir solucan deliği burası. Bu delikte sanatımla baş başa kalabiliyorum diyen, bilin ki, yalan söylüyor. Herkesin aklı sanattan gayrı her şeye yetiyor. Oysa iş satır aralarını okumaya geldi mi; duruşları netleştirmeye, sanatın sanat olarak eylediği bir evren kurmaya ve yeni öznelik konumları icat etmeye yöneldi mi herkes melaikelerini kaybediyor. Sonra bir anda yine değnekler konuşuveriyor.
Salı günü BirGün aracılığıyla sorduğum soruya henüz bir yanıt gelmedi. (Geleceğini gerçekten düşünmüş müydüm ki?)
“Türkiye plastik sanatlar dünyasında sanatçının uğradığı kovuşturma ve baskılar ortadadır, hatta her geçen gün kat be kat artmaktadır; peki, kaç çağdaş sanatçı bu duruma karşı bedel ödemeyi göze alarak hareket etmiştir/ etmektedir? Yazın dünyasında içinden geçtiği döneme karşı gösterdiği direnç yüzünden yıllarını sürgünde geçiren ya da halen hapiste olan sayısız kişi gösterilebilirken plastik sanatların bu ürkek sessizliği neye yorulabilir?”
‘Tiridi çıkmış’ bu sorunun niyetlendiği ‘sanat örgütlülüğü’, kendinden önceki kuşağı kıyasıya eleştirmekte beis görmeyen çağdaş sanatçıların içinde yeteri kadar filizlenmemiş demek ki. Çağdaş sanatçı, piyasa ilişkileri içinde dalgalanmak, o ya da bu kurumun yedeğine girmek ya da hınçla dolarak sanatını benliğinin derinlerinde tortullaşmaya bırakmak dışında bir seçeneğe sahip mi? Diğer sanatçılarla, sanat eleştirmenleriyle, edebiyatçılarla, yazarlarla, çeşitli alanlardan kuramcılarla bir araya gelerek yeni bir örgütlülük içinde kendini ifade edebilir mi? Dünyanın içinde kendine ait bir dünya kurma gücünde mi hâlâ? Yoksa onun yerine yine geri mi gelecek sınır tanımaz değnek kapma istekliliği…
Mürüvvet Türkyılmaz’ın, yıllardır gayet bilinçli yürüttüğü ve bir çağdaş sanatçı olarak idrakı açık bir biçimde Açık Masa’da başlattığı öznelik girişimi, birbirine karışan sesler ormanında, ister istemez bir yol ayrımına doğru sürükleniyor. Avangard tutum mu, snobizm mi? Çağdaş sanat kendine piyasanın gösterdiğinin dışında otonom bir strateji çizerek gelecek on yıl için söz alabilecek mi; yoksa şimdiye dek olduğu gibi kendisine gösterilen kaldırımın eşkıyası olmaya devam mı edecek?
Görünen o ki, bu kararın ardından, ya çağdaş sanatçı kendisine değnek vermeye yeltenenin gözlerinin içine bakarak işini baltayla kıracak ya da eline tutuşturulan değneği sağa sola savurup üç kuruş para için yol kenarına park eden çağdaşı diğer sanatçıları korkutup kaçırarak haraca bağlayacak.
Siyah Bant: Sadece sanatçı değil, ziyaretçi kitlesi ve araştırmacılar da şeffaflığı talep etmeli
18 Ocak 2012, Birgün
Banu Karaca, Sabancı Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi, Siyah Bant
Pelin Başaran, Siyah Bant
Siyah Bant’ı kısaca nasıl tanıtabiliriz?
Siyah Bant, Türkiye’de farklı aktörler tarafından farklı yöntemlerle sanata uygulanan sansür vakalarının kent ziyaretleriyle desteklenerek araştırıldığı, web sitesi aracılığıyla belgelendiği ve tartışıldığı, sansürle ilgili kaynakların ve yurtdışından sansür örneklerinin paylaşıldığı bir platform. Siyah Bant’ta sansür kavramı geniş anlamıyla kullanılıyor. Sadece yasalarla değil, yasaklama, hedef gösterme, gayrimeşrulaştırma, dışlama gibi farklı aktörlerle uygulanan çeşitli sansür yöntemlerinin hepsini kapsıyor.
Aktif olarak Eylül 2011’den beri faaliyette olan ve PARC tarafından yürütülen Siyah Bant’ı http://www.siyahbant.org adresinden takip edebilirsiniz. Site daha çok bellek oluşturmaya, sansür ile başetmek ve sansüre karşı mücadelede stratejiler geliştirmek için altyapı oluşturmaya yönelik işlev görüyor. Sitede sansür vakalarıyla ilgili araştırmalarımızın sonuçları, uzun dönemde de çeşitli temalar etrafında analizler yer alacak.
Siyah Bant aynı zamanda sansüre karşı dayanışma ağı oluşturmayı, sansür, sanatçı hakları ve ifade özgürlüğü konularının tartışılması için kolaylaştırıcı olmayı, İstanbul özelinde bu konular etrafında bir seri toplantı düzenlemeyi hedefliyor.
Bubi ve İstanbul Modern dolayısıyla sansür ve çağdaş sanat tartışmasını nasıl yorumluyoruz?
Siyah Bant’ın amacı sansür vakalarını derinlemesine araştırmak, belgelemek ve analiz etmek olduğu için, ilk olarak sürece dahil olan aktörlerle birebir görüşerek olayın nasıl geliştiğini anlamaya çalıştık. Bu vakanın hem basın hem de sanatçılar tarafından yaygın bir şekilde duyurulması, önceki vakalardan farklı kılan da bu belki, sansürün geniş bir kitle tarafından tartışılmasına sebep oldu. Bunu önemli bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Bu vakadan önce gerçekleşen onca sansür vakası varken, neden şimdi ve neden bu vaka bu kadar kişinin tepkisine yol açtı? Bu soruyu şu anda net yanıtlamamız mümkün değil. Geriye dönük daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyoruz. Fakat şimdiden konuşabileceğimiz birkaç neden sayabiliriz: İstanbul Modern müze niteliğinde bir kurum olarak ister istemez sanat piyasasından daha korunaklı, sanatı ve sanatçı emeğini daha merkezi bir yere oturtmayı vaad ediyor. Sanat teorisinde kurumsal eleştiriden hareketle (örneğin Chin Tao-Wu ve Isabelle Graw’in çalışmalarında) müze, sanat piyasa ve özel sermaye arasında son derece yakın bir etkileşim olduğunu gayet net görebiliyoruz. Ama yine de İstanbul Modern vakasında özel sermaye ve piyasa mantığının müze için yapılan işin üretim sürecine bu kadar açık ve görünür halde sızması ve süreci belirlemesi, son haftaların tartışmalarını bir miktar açıklayabilir. Bu bağlamda, İstanbul Modern’in kültür sanat alanında hem önemli bir yer tutması hem de aşırı bir güç odağı olması, bu odağı temsil etmesi, sanatçı ve kurumların arasındaki güç asimetrisini de ön plana çıkarıyor ve tartışılır hale getiriyor.
Bu olay son yıllarda informel ve sistematik olmayan bir şekilde tartışılan bazı konuları daha açık, etraflıca ve geniş katılımlı konuşmamıza vesile oldu. Sansür nasıl tartışılır, sansürle nasıl başa çıkılır, sansüre karşı ne tür dayanışma ağları ve stratejileri geliştirebiliriz? Hem fikir olunmasa dahi, sansüre karşı nasıl ortak hareket edilebilir ve sanatçı hakları korunabilir? Bu sorular hem Türkiye’deki siyasi konjonktürün dayatmalarına karşı direnebilmek için hem de kurumlara yönelik taşıdığı eleştiri potansiyeli açısından önemli.
1990’lı yıllardan bu yana şirketlerin sanat alanında yoğunlukları arttı, bu yoğunlaşmayı nasıl yorumluyoruz?
Türkiye’de çoğu zaman devletin sanat alanına kaynak aktarmaması sebebiyle, sanata yatırım yapan şirketlerin devletin kültür politikalarında bir açığı kapattığı öne sürülüyor.
Fakat bu eksik bir bakış açısı. Banu, İstanbul ve Berlin sanat dünyasını ve kültür politikalarını karşılaştırdığı araştırmasında (ve bariz olarak Sibel Yardımcı’nın İKSV Bienal’i üzerine araştırmasının gösterdiği gibi) şu sonuca varıyor: Şirketler bir boşluğu doldurmaktan ziyade, aslında devlet ile dolaylı veya doğrudan bir iş bölümü yapıyor, hatta kimi zaman bu ilişki her iki tarafın da yarar elde ettikleri bir işbirliğine dönüşüyor. Bu bir yandan çok şaşırtıcı değil. Sonuçta bu kurumların varolması için devlet ile belli düzeyde ilişki kurmaları gerekiyor.
Aynı zamanda şirketlerin desteklediği müze ve kültür/sanat merkezlerinin şöyle bir çelişkisi var: Yaşamlarını büyük bir ölçüde bu şirketlerin sponsorluk veya tanıtım bütçelerinden sürdürürken, aynı zamanda kendilerini kamusal misyonlarla tanımlıyorlar. Başka bir deyişle; kendi kimliklerini kamu hizmeti ve oradan kaynaklanan prestij üzerinden tanımlıyorlar. Ancak holdinglere bağlı ve özel kurumlar oldukları için, kamu kurumları gibi ne yasal düzeyde ne de pratikte kamuya hesap vermek zorunda hissetmiyorlar: Örneğin müzelerde gösterilen eserler bir holding/aile koleksiyonuna mi ait yoksa müzeye bağışlanmış mı? Nasıl bir bütçeye sahipler, o bütçe dağılımı nasıl yapılıyor, müzede yeni alımlara kim karar veriyor gibi soruları yanıtlamak zorunda olduklarını düşünmüyorlar. İstanbul Modern örneğinde olduğu gibi, böyle bir kriz veya tartışma anında özel kurumlar kendi açılarından avantajli pozisyona geri çekilebilirler. Yani, duruma bağlı olarak, kimi zaman kamu kimi zaman özel kurum olarak bazı bilgileri paylaşıp paylaşmama kararını veriyorlar.
Yurtdışında şirketlerin müze ve sanat merkezleriyle ilişkileri nasıl?
Burada elbette çok fazla genelleme yapmamak gerekiyor. Ama kabaca tarif edersek, Avrupa’da genelde müze ve sanat merkezleri ya doğrudan yerel veya devlet yönetimine bağlı ya da kısmı olarak kamu kaynaklarından yararlandıkları için, bütçelerinde ve örneğin sanatsal karar verme mekanizmalarında şeffaf olmakla yükümlüler. Şirketler özellikle 1980’lerden itibaren daha görünür bir şekilde sponsorluk ve koleksiyonerlik alanında faaliyet gösteriyorlar. Ve yürüttükleri bu sanatsal faaliyetleri devletin kültür bütçelerini kısıtlamasına bağlı olarak sosyal sorumluluk başlığı altında tanımlamaya başlıyorlar.
Amerika’da sanat destek fonları büyük bir ölçüde özel sektörden gelmekle birlikte müze ve sanat kurumları genelde özel değil, ya vakıf ya da nonprofit (kar amacı gütmeyen) kurumlar olarak özel bir vergi sistemiyle faaliyet gösteriyorlar. Kamusal hizmetlerinin ve misyonlarının etrafında şekillenen bir vergi ve kurum statüsüne sahipler. Bu statü dolayısıyla kamusal kurumlar gibi işliyorlar ve böylece şeffaf olmakla yükümlüler.
Şirketlerin sanat alanındaki faaliyetleri düşünüldüğünde, şeffaflık ve denetlenebilirlik konusunda neler yapılabilir?
Denetlenebilirliğe doğru ilerlemek için konunun birkaç yönden ele alınması gerekiyor: Bunlardan bir tanesi, özel kurumların misyonlarının ve sorumluluklarının daha net tanımlamasına duyulan ihtiyaç. Bu kurumlar hakikaten kamu hizmeti mi sunuyor? Öylese hizmetlerini ve sorumluluklarını nasıl tanımlıyorlar? Özel sanat kurumları ve şirketler arasındaki ilişki nasıl şekilleniyor? Kurumlar prestij dışında herhangi bir kamu avantajindan faydalanıyorlar mı?
Kurumların şu anda içinde bulundukları muğlaklığa karşı, sanatçıların ve kamuoyunun şeffaflık talep etmesi büyük bir önem taşıyor.
Sanatçılar özellikle çağdaş sanatta içiçe geçmiş ve birbirine bağımlı ilişkilerin çok belirgin olması ve büyük bir ölçüde örgütsüz olmaları nedeniyle kendilerini kurumlar karşısında çoğu zaman güçsüz hissediyorlar ve bu tür taleplerde bulunamıyorlar. Ama dediğimiz gibi sadece sanatçının değil, ziyaretçi kitlesinin ve araştırmacıların da bu şeffaflığı talep etmeleri gerekiyor. Bunun illa ki kurumları karşılarına aldıkları gibi bir anlama gelmesi gerekmiyor. Bu konuların konuşulmasının yerel ve merkezi kültür ve sanat politikalarına dair (öz)eleştirel ve verimli bir tartışma ve diyalog yarattığını görmek de mümkün.
‘AICA VE UPSD’
Lütfiye Bozdağ
18 Ocak 2012, Birgün
Sansüre karşı olduğunu söyleyen ama sansür yapan kurumu destekleyen iki derneğin özrü kabahatinden büyük!..
İstanbul Modern, müzeye gelir sağlamak amacıyla 10 Aralık 2011 Cumartesi akşamı düzenleyeceği Gala Modern gecesi için sekiz sanatçıdan yapıt üretmesi talebinde bulunmuştu. Bu yapıtlar müzeye bağışlanacak ve Gala Modern gecesinde yapıtların satışından elde edilecek gelir de müze ve etkinliklerinde kullanılacaktı. Sekiz sanatçıdan biri olan Bubi’nin yapıtı, İstanbul Modern tarafından koleksiyonerlere sunulması ve gösterilmesi sakıncalı bulunarak, sanatçıdan yapıt üzerinde değişiklik yapması istenmişti. Konuya sert tepki gösteren sanatçı Bubi, bir basın açıklamasıyla durumu kamuyla paylaşmıştı.
İstanbul Modern’in sanatçı Bubi’nin yapıtına sansür uygulamasına ilişkin iki kurum 22 Aralık 2011 tarihinde basın açıklaması yayınladı. Bu kurumlardan biri Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) Türkiye Şubesi diğeri ise Bubi’nin de kurucu üyesi olduğu UNESCO-AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği.
Her iki kurum da basın açıklaması yapmadan önce müze ile iletişime geçip, meseleyi müzeden dinlemiş ve sonunda müzeyi haklı gören bir basın açıklaması yapmıştır. Sansüre maruz kalan sanatçıyı her iki kurum da aramamış, dinleme gereği bile duymadan peşin hüküm vermiştir. Bu tavır bile tek başına yapılan adaletsizliği gözler önüne seriyor.
İstanbul Modern’in sanat yapıtına sansürü konusunda basın açıklaması yapan iki kurumun ‘özrü kabahatinden büyük’.
Kurumlardan biri “son günlerde sanat çevresinde tartışılan, bir sanatçı ve bir müze arasında gerçekleşen olay üzerine AICA Türkiye açıklama yapmak gereği duymuştur.”(1)
İkinci kurum “UPSD’den Bubi Hayon ve İstanbul Modern arasında yaşanan sorun hakkında bildiri” başlıklarını kullanıyor.
Daha cümle başlarken yanlış yargılarla başlıyor; AICA’nın, sansür konusunu “bir sanatçı ve bir müze arasında geçen olay”, UPSD’nin de “Bubi Hayon ve İstanbul Modern arasında yaşanan sorun” diye sınırlandırması ve basitleştirmesi konuya yaklaşımlarıyla ilgili yeterince bilgi veriyor. Bubi’nin yapıtına sansür konulması, ‘bir sanatçı ile müze’ meselesini aşmış ‘kamusal bir mesele’dir. Bubi, bu meselede tüm sanatçıların temsiliyeti konumundadır. Müze de kamusal bir kurum kimliğiyle kamusal bir temsiliyettir. O nedenle mesele bir sanatçı ve bir müze boyutuna indirgenemeyecek kadar önemli ve kamusal bir meseledir. Sansür konusu sıradan, basit bir olay gibi geçiştirilirse, bu durum sanatın özgürlük alanına, sanatçının özgür iradesine yönelik başka müdahale, baskı ve sansürleri getirebilir, bunların önünü açabilir. Bu duruma mahal vermemek için ‘sansür’ konusunu önemsemek ve hassasiyet göstermek gerekiyor.
BUBİ, KAMUSAL BİR TEMSİLİYET
AICA, basın bildirisi üzerinden devam edelim. AICA, açıklamasında yaklaşık yetmiş ülkede örgütlenen uluslararası bir kurum olduğunu ve sansürün, AICA International’ın, dolayısıyla Türkiye şubesinin en duyarlı olduğu konuların başında geldiğini söylüyor. Kurumun sansüre ne kadar karşı olduğundan, sansüre karşı duyarlılıklarından uzun uzun söz ederken sansür konusuyla karşılaşan ülkelerin bu durumu Paris’te bulunan AICA genel merkezine bildirmenin gereğinden bile söz ediyor. Ancak AICA, İstanbul Modern’in tavrını sansür olarak görmüyor. Ve bu nedenle de konuyu Paris’e taşıma gereği duymuyor.
Gerekçesini de şöyle açıklıyor. AICA, organizasyonun, “kamuya açık bir sergiden uzak, davet usulü düzenlenen bir müzayede olduğunu ve doğası gereği salt satışa yönelik bir kaygı güttüğünü” bu nedenle de söz konusu olayı sansür çerçevesinde değerlendirmeyi uygun görmediğini belirtiyor. Oysa tam aksi bir sanat yapıtı üretildiği andan itibaren, sanatçının atölyesinden çıktığı andan itibaren kamusaldır. Çünkü sanat yapıtının varoluşu kamusallık üzerindendir. Bu nedenle kapalı devre bir müzayede için yapılması sanat yapıtının kamusallığını geçersiz kılamaz, kaldı ki müzayedeye gelen koleksiyonerler de orada yapılan bir gecelik sergi de kamusaldır.
“Sanatçının basın bildirisine göre müze tarafından sanatçıya iş üzerinde değişikliklere gidilmesi tavsiye edilmiş, sanatçı da bunu kabul etmemiş ve sanatçının değerli emeğini harcayarak ürettiği sanat işi kurumun basın açıklamasına göre müzenin vizyonu ve amaçlarına uygun bulunmadığı için müzayede sorumluları tarafından organizasyona dâhil edilmemiştir.”(2)
İstanbul Modern’in sanatçı Bubi’nin yapıtını verili haliyle kabul etmeyip üzerinde değişiklik talep etmesi, sanatçı değişikliği kabul etmeyince de sergiden elemesi sanat yapıtına ve sanatçının özgür iradesine müdahaledir. Küratör yapıtı verili haliyle ya kabul eder ya da etmez ama kesinlikle değişiklik talebinde bulunamaz. Müzenin bunu yapmaya hakkı yok. Bu bir sansür. Hem de bu sansür sadece Bubi’ye yapılmamıştır bütün sanatçılara yapılmıştır. Çünkü Bubi, bu konuda kamusal bir temsiliyettir.
UPSD ve AICA basın açıklamalarında bir yandan ifade özgürlüğü konusunda son derece hassas olduklarını, gerek sanat eserlerine, gerek siyasal düşünce ifadesine yönelik özgürlüğün korunmasına önem verdiklerini söylüyorlar; diğer yandan müzenin sanatçının özerkliğine müdahalesini “müzenin vizyonu ve amaçlarına uygun bulunmadığı için müzayede sorumluları tarafından organizasyona dâhil edilmemiştir.”(3) diyerek geçiştiriyor ve son derece makul karşılıyorlar. Bu ne yaman çelişki…
Sanatçıların mesleki yasal haklarıyla ilgili manevi ve maddi haklarını korumak ve bu sorunlara yönelik konularda sanatçıları savunmak amacı ile kurulan UPSD ve AICA, sansüre karşı olduğunu söylüyor ama öte yandan sansür yapan kurumdan yana tavır alıyor. Bu bir çifte standart. Hatta sansüre uğrayan sanat yapıtını ve sanatçının özgür iradesini savunmak yerine, müzenin ve küratörün haklarını savunan, sansür uygulamasını haklı kılan koşulları savunan bir açıklama yapıyorlar.
‘SANSÜRÜ GÖRDÜK’
Kamusal sorumluluğu olan iki kurumun sansüre uğrayan sanatçının değil de sansürü uygulayan müzenin yanında yer alması vahametin en büyüğü. Fikir özgürlüğünü ve sanatçı haklarını savunmak en önemli varoluş sebebi olan iki kurumun yaklaşımı kuruluş amacına ihanet eden boyutuyla endişe verici. Her iki kurum da varlık nedenini sorgulamalıdır.
UPSD’nin ve merkezi Paris’te bulunan AICA’nın sansür konusundaki duyarlılığını ne yazık ki Türkiye şubesi gösteremedi. Bu iki kurumun göstermediği cesareti ve duyarlılığı bir grup sanatçı gösterdi. Hakan Akçura’nın öncülüğünde gerçekleştirilen basın açıklaması ve imza kampanyası bir sanatçının yapıtına sansür uygulayan müzenin tutumuna karşı, sanat alanından gelen önemli bir karşı koyuştu.
27 Aralık 2011 günü İstanbul Modern’de ‘Hayal ve Hakikat’ sergisiyle ilgili düzenlenen panelde sansür konusu tartışıldı. Müzeden ‘sansür’ ile ilgili sorularına cevap alamayan ve karşılarında muhatap bulamayan ‘Hayal ve Hakikat’ sergisinden bir grup sanatçının, basın açıklaması yaparak müzeden işlerini geri çekmesi, kurumun içinden gelen ilk tepki olarak önemliydi. Elbette Türkiye sanat ortamında piyasalaşmaya ve iktidara karşı bugüne kadar pek çok protest sergi, tavır ve açıklama yer aldı. Ancak bu kez bu açıklamaların müzede sergisi devam eden sanatçılardan gelmesi yani içeriden gelmesi dikkat çekiciydi.
Akabinde İnsel İnal ve öğrencilerinin üzerinde “Sansürü Gördük” yazılı pankartları müzenin duvarlarına asmaları ve kâğıttan yaptıkları uçak biçimi verilmiş ‘Müze Karşıtı Bildiri’leri kuşlama usulü dağıtmaları da protest sanat eylemi olarak önemliydi.
Ali Artun’un 1990’lardan başlayarak hızla ilerleyen küresel sanat piyasasını ve dünya metropolleriyle yarışmaya çalışan İstanbul sanat piyasasını anlatan ‘Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi’ (4) adlı kitabı ile birlikte başlayan sorgulama ve tartışmalar sanatçı Hayon’un yapıtına sansür konulmasıyla demokratik bir eleştirel platform oluşmasına vesile oldu.
Sanat korporasyonlarının sanat üzerindeki baskısını sorgulayan bu eylemler Türkiye sanat ortamında önemli bir kırılma noktası olarak görülmeli. Çünkü İstanbul Modern’in sansür uygulayan tavrı sanat piyasasının içinde yer alan aktörleri ve ilişki biçimlerini yeniden sorgulamayı gündeme getirdi ve önemli bir tartışma ortamı yarattı. Bugüne kadar sanatçıya yukarıdan bakan tavrıyla, kurumsallığın olağan protokollerine kayıtsız uygulamalarıyla ehli keyif davranan İstanbul Modern, bundan böyle sanatçının merkez olduğunu, müzenin kamusal sorumluluğu olduğunu bilerek hareket edecek ve sanatçının özerkliği konusunda gereken hassasiyeti göstermek zorunda kalacak…
(1),(2),(3) AICA; http://aicaturkey.blogspot.com., http://kpy.bilgi.edu.tr/tr/news/“Son günlerdeki Sansür Tartışmaları Üzerine Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) Türkiye Şubesi’nden Kamuoyuna Duyuru”, 22 Aralık 2011
(4) Ali Artun; “Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi”, 2011, İletişim Yayınları, İstanbul
Sansür: AICA’dan zorunlu bir cevap
Osman Erden (AICA Türkiye Başkanı)
18 Ocak 2012
Lütfiye Bozdağ’ın 15 Ocak 2012 tarihli Birgün Gazetesi’nin “BirGün Pazar” ekinde yayınlanan “AICA ve UPSD” başlıklı yazısındaki önemli ve yapısal hatalar kamuoyu önünde AICA (Association Internationale des Critiques d’Art, Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği) Türkiye Şubesi hakkında yanlış bir izlenim doğurabileceğinden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum. Bu yazı İstanbul Modern ile Bubi arasındaki meseleyi yeniden irdeleme amacı ile değil Bozdağ’ın AICA Türkiye hakkında dile getirdiği yanlış bilgileri düzeltmek amacıyla yazıldı.
Bozdağ’ın yazısında dikkat çekmek istediğim noktaları maddeler halinde sıralamam gerekirse:
1-“Her iki kurum da basın açıklaması yapmadan önce müze ile iletişime geçip, meseleyi müzeden dinlemiş ve sonunda müzeyi haklı gören bir basın açıklaması yapmıştır.”
Yazarın en temel hatası UPDS ve AICA’yı mütemadiyen aynı cümle içinde kullanarak okuyucuyu yanıltması. AICA basın açıklamasını yazmadan önce müze ile iletişime geçmemiştir. Basın açıklaması İstanbul Modern’in ve Bubi’nin basına yaptıkları açıklamalara dayanarak yazılmıştır. AICA Türkiye Başkanı olarak bildirinin yayınlanmasından sonra gerek Bubi gerek Levent Çalıkoğlu ile birden fazla görüşme yaptım. Bu görüşmelerde Bubi bir iki ismin araya girerek işini değiştirmesi gerektiğine dair kendisini ikna etmeye çalıştıklarını belirtirken, Çalıkoğlu müze tarafından işin değiştirilmesi yönünde hiçbir şekilde müdahale edilmediğini ısrarla dile getirdi. İki taraf arasındaki farklı ifadeler AICA bildirisinin tarafların yalnızca basın bildirilerine dayanmasının haklılığını ortaya koymaktadır.
(Artık kullanılmadığı için bir senedir güncellenmeyen, dolayısıyla bildirinin yer almadığı aicaturkey.blogspot.com adresi Bozdağ tarafından neden kaynak gösterildi bilmiyorum. Adres, muhtemelen göz atma ihtiyacı hissedilmeden bildiriye kaynak olarak verildi. AICA Türkiye’nin resmi internet adresi “www.aicaturkey.com”dur ve şu sıralar güncellenme aşamasındadır. Bozdağ’ın yazısını kaleme alırken gösterdiği bu özensizlik blog adresinin kaldırılması gerekliliğine işaret etmiştir. Bu doğrultuda Lütfiye Bozdağ’a teşekkürü borç bilirim.)
2-“İstanbul Modern’in sanat yapıtına sansürü konusunda basın açıklaması yapan iki kurumun “özrü kabahatinden büyük””
AICA’nın kabahatli olduğu Bozdağ’ın kanaatidir lakin AICA’nın dile getirdiği herhangi bir özür söz konusu değil.
3-“Sanatçıların mesleki yasal haklarıyla ilgili manevi ve maddi haklarını korumak ve bu sorunlara yönelik konularda sanatçıları savunmak amacı ile kurulan UPSD ve AICA, sansüre karşı olduğunu söylüyor ve öte yandan sansür yapan kurumdan yana tavır alıyor”
Bu alıntıda iki önemli nokta söz konusu. Cümlenin yapısındaki hata yüzünden UPSD ve AICA’nın kuruluş amaçları aynıymış gibi anlaşılıyor. Oysa AICA International’ın kuruluş amacı, derneğin resmi internet sitesinde de (http://www.aica-int.org ) görüleceği gibi, farklı disiplinler içinde her şekliyle sanat eleştirisini desteklemektir. Diğer bir nokta da yazarın AICA’nın bildirisini yorumlayış şekli. Bildiri dikkatli bir şekilde okunursa İstanbul Modern’den yana bir tavır alınmadığı, aksine kuruma karşı eleştirel bir yaklaşımın söz konusu olduğu anlaşılacaktır. Bildirinin de değindiği gibi, bu olayda sanatçının emeğine karşı bir haksızlık yapıldığı gerçeği ortada.
4-“UPSD’nin ve merkezi Paris’te bulunan AICA’nın sansür konusundaki duyarlılığını ne yazık ki Türkiye şubesi gösteremedi. Bu iki kurumun göstermediği cesareti ve duyarlılığı bir grup sanatçı gösterdi.”
Hakan Akçura’nın “Any Response” başlığı altında Today’s Zaman Gazetesi’nde çıkan haberi yollamak suretiyle AICA merkezini eposta ile uyarması üzerine konu çeşitli ülkelere mensup AICA üyeleri tarafından oluşan, AICA International’a bağlı “Sansür ve İfade Özgürlüğü Komisyonu”nda görüşüldü ve AICA Türkiye Şubesi’nin tavrı onaylanarak olayın bir sansür olmadığına kanaat getirildi. Bu doğrultuda Hakan Akçura’ya da teşekkürü borç bilirim.
İstanbul Modern’e veya başka bir müzeye karşı tepki göstermek Bozdağ tarafından neden bir cesaret konusu olarak algılanıyor bilmiyorum lakin AICA Türkiye Şubesi, son bir sene içinde Tophane’deki galerilere yapılan saldırılar, heykel yıkımları, sanatçılara karşı suikast girişimleri ve hükümetin sanatı terör ile aynı çerçeveye yerleştirme tavrı gibi sanat alanındaki endişe verici olumsuz gelişmelere karşı yayınladığı bildirilerle özgürlükçü tavrını ortaya koymuştur. İstanbul Modern ile Bubi arasındaki meseleyi sansür olarak yorumlamak elbette saygı gösterilmesi gereken bir yaklaşım. Bu görüşe sahip olan çeşitli sanatçıların, yazarların-ki AICA Türkiye içinde de bunun bir sansür olduğuna dair görüşler bulunmaktadır-, kültür emekçilerinin bu doğrultuda mücadele etmeleri en doğal hakları. Bu çerçevede başlatılan imza kampanyaları ve protestolar Türkiye sanat ortamı açısından ümit verici gelişmeler. Buna karşın bu meseleyi sansür olarak değil ama sanatçının emeğine karşı bir haksızlık olarak yorumlayanlara karşı da aynı saygı gösterilmeli, bu görüşe sahip olanlar sanki sansürcüymüş gibi haksız yere yaftalanmamalı. Bu olayın sanat dünyasına en önemli katkısı sansüre ve ifade özgürlüğüne karşı mücadelede örgütlü olma ihtiyacının hissedilmiş olması ve bu doğrultuda somut girişimlerde bulunulmaya başlanmasıdır. AICA Türkiye olarak ifade özgürlüğünü engelleyici girişimlere karşı mücadelede elimizden geldiğince katkı sağlamaya hazırız.
Levent Çalıkoğlu’nun basın bildirisi
Two new articles about Istanbul Modern's censorship and our campaign
The Chamber Pot Affair:
Bowels of the Art Market, Limits to Creativity in Turkey, and the Question of Censorship
Zeynep Oğuz, Ph.D. candidate
GIT-North America
A series of news items and responses appeared in the Turkish media over the last few weeks in relation to a work of art commissioned and subsequently rejected by Istanbul Modern Art Museum. The artist, Bubi Hayon, accused the museum’s curatorial board with censoring his work, and his supporters took his accusations to the press. The news sparked up a larger debate in the art world about the definition of censorship, but also, and perhaps more importantly, made evident the power dynamics among the leading institutions and individuals therein.
The “chamber pot” incident differs from the more common kinds of debates centered on accusations of censorship of art commissions and the publicity that ensues thereafter around the globe (one notorious historical example of which is Andy Warhol’s 13 Most Wanted Men); and the difference is twofold. First, the work was commissioned for auctioning purposes only and would be displayed at an exclusive after-hour fundraiser event organized only for collectors. Second, because there was no legal contract signed between the artist and the museum, there was little proof other than the post-event testimonials of both parties.
Regardless of the eventual rejection of the work (without providing a comprehensive reason) or whether or not that qualifies as censorship, it was mind-boggling that an art institution internationally recognized and as well-established as Istanbul Modern could patronize works without assuming any accountability and could see it fit to operate in a vague, unprofessional, insensitive and top-down framework. However the subsequent response of the museum as well as the attitude of other institutions that took part in the public debate revealed dirtier secrets of the networks of patronage, production and distribution of works of art in Turkey. The patent uncritical justification adopted by the museum was that the artist was well aware of “the primary purpose of the work” he was asked to create, which “was to raise funds”: it was a selection based solely on marketability! Shockingly, the Turkey section of International Association of Art Critics (AICA) and Turkish National Committee of the International Plastic Arts Association (UNESCO AIAP) seemed to join forces with the museum in an effort to marginalize the artist Bubi Hayon. Especially the last press release of AIAP hinted monopoly over claims to political engagement and social activism in the Turkish art circles, as well as stating that an artist’s rejection should be her emotional struggle and not a publicity-driven petition. The sincerity of the cause of the artist and its supporters was deemed questionable because of their lack of engagement with other sociopolitical causes.
For more (in Turkish) on the acts of other artists in protest of Istanbul Modern’s curatorial team go to a news item and a related commentary on Radikal.
İstanbul Modern'in sansürüne tepkimizi izleyen gelişmelerin basın/medyadaki yansımaları (3)
Sansür ya da değil temaşa sürüyor ya!
Barış Acar
Birgün / 10 Ocak 2012
Biz tikel olaylarda tükenmeyi severiz. Çünkü orada gündem vardır. Çünkü orada dedikodu vardır. Çünkü “para” orada döner. Çünkü aslında herkes çok iyi bilir ki, yaşam orada sürüp gitmektedir. Tikel olaylardan genel ilkeler çıkarmayız. İlke düzeyine yükselmiş gerçeklik bizi boğar. Batı, modernitenin ürettiği kavramsal çıkmaz sokaklarda bir aşağı bir yukarı dolanadursun, biz sabah uyanıp ansızın “kavram ötesi” oluruz. Bu yüzden, hakkında hiçbir şey bilmesek de, Kant’ı sevmeyiz. İnce ince düşünülmüş, sabırla arka sokakları dolaşılmış, kapıları, pencereleri bir bir kontrol edilmiş bir kuram yerine, tesadüfen bulunmuş patikalar, aforizma düzeyinde kısa yollar ilgimizi çeker bizim. Nietzsche, Heidegger, Foucault, Deleuze böyle girmiştir ufkumuza. Biz “alıntılama”yı severiz. Alıntılanan tikel bile değildir; ölesiye “tekil” bırakılmıştır ki eninde sonunda “para”ya tahvil edilebilir olsun.
DİRENÇ NOKTASINDA DURMAK
Bu sebeplerden, İstanbul Modern ile Bubi arasındaki diyalog ya da diyalogsuzluk bizi ilke düzeyinde değil, dedikodu düzeyinde ilgilendirir. “Kalburüstü” sanatçılar bu konuda sessizliklerini korurlar; sanatçı örgütleri ya da çeşitli düzeydeki sanat kuruluşları bir şaşkınlık nidasıyla yetinir. Genç sanatçıların ve sanatçı örgütlülüklerinin tavrına ikircikli yaklaşılır. Keza, herkes işin arka planını bildiği vehmiyle hareket etmektedir. Asla açıkça dile getirilmeyen -çünkü ağza alındığında dile getirenin ağzına yapışacağını herkesin bildiği- gerçeklik yeterince gerçek değildir. Kimse tarafından kabul edilmeyen gerçeklik, henüz soyutlama düzeyinde –genel geçerliğe ulaşmış– bir gerçek değildir. İstenmemektedir; işlevlendirilmemiştir; ne kadar kaskatı karşımızda dursa da, aslında yoktur.
İstanbul Modern’in “özel gece”si ve onun küratöryal arka planı ne olursa olsun, sanatçıyla bani (siparişçi/ patron) arasında tarihin her döneminde mevcut olan gerilimin burada da vuku bulduğunu belirtmek kritik önemdedir. Sanat tarihi için, önünde sonunda, önemli olan bu gerilimli ortamdaki öznelik konumlarının birbirine karşı gösterdiği dirençtir. Michelangelo’dan Caravaggio’ya, Rembrandt’tan Goya’ya klasik sanat tarihi bu direncin farklı ölçeklerdeki örnekleriyle doludur ve tarih yazımı bu örneklerin irdelenmesine çok şey borçludur. Modernizm açısından ise sorun biraz daha çetrefillidir. Keza görece özgür (sanatçının sanatsal yaratıdaki bağımsızlığının ona sözde koşulsuz şartsız teslim edildiği) bir dönemde sürtünme noktaları da direnç noktaları da görünmez olmuştur. Gerçekte ise söz konusu çatışma piyasa ilişkileri içinde çözülerek sanat tarihi yazımının iliklerine dek yayılmıştır. Sansür yok olmamış; sadece biçim değiştirdiği için gerçekte ortada neyin olup bittiğini seçmek zorlaşmıştır.
SANATÇININ BALTASI
Yoko Uno’dan Ai Weiwei’ye dek sanatçıyla onu kuşatan sistem arasındaki sürtüşme sürüp gitmekte, ancak, görünen o ki, bir zamanlar iskelesinin üstünde çalışırken kendisine komut vermeye çalışan kilise yetkilisine paletini, fırçasını fırlatan Michelangelo ekolünden sanatçı tipolojisi git gide kan kaybetmektedir. Yalnızca modern dönemler için konuşacak olursak şu soru önemlidir: Türkiye plastik sanatlar dünyasında sanatçının uğradığı kovuşturma ve baskılar ortadadır, hatta her geçen gün kat be kat artmaktadır; peki kaç çağdaş sanatçı bu duruma karşı bedel ödemeyi göze alarak hareket etmiştir/ etmektedir? Yazın dünyasında içinden geçtiği döneme karşı gösterdiği direnç yüzünden yıllarını sürgünde geçiren ya da halen hapiste olan sayısız kişi gösterilebilirken plastik sanatların bu ürkek sessizliği neye yorulabilir?
Sansür ya da sansür olarak addedilebilecek gelişmeler, özellikle küratöryal uygulamaların yaygınlaştığı 90’lı yıllardan bu yana, çeşitli boyutlarda sürüp gitmekteyken Bubi’nin eline geçirdiği baltayla işini, bağışladığı kurumun önünde parçalara ayırmasını beklerdim. Bu gerçekleşmedi. Gerçekleşmesi istenebilir miydi; bunu da kestirmek güç. Bunun yerine, aynı mekânda bir grup genç çağdaş sanatçı “piyasa”nın tepkisini de üzerlerine çekmeyi göze alarak bir protesto gösterisi gerçekleştirdi; işlerini mevcut sergiden çekti; hâlâ da bu protestoyu yaygınlaştırmak için çaba gösteriyor.
Alıntılar evreninde dedikodu tüketme alışkanlığından vazgeçeceksek öncelikle -kayıp olduğunu talkım satarak ilan ettiğimiz- öznelik konumları olarak neye karşılık geldiğimizi yeniden ölçüp biçmemiz gerekiyor. Belki buradan, kimilerinin ısrarla yaptığı gibi, alıntı üzerine alıntı yaparak sanatçıyı teröristten ayırt edecek gerekçeler üretme geleneği dışında, nicedir eksikliğini duyduğumuz, yeni bir kuramsal konumlanma bile çıkabilir. Kendi gerçekliğimizi sahiplenme zamanı gelmedi mi?
‘Sanat üzerindeki baskılar arttı’
‘Sansür’ çağdaş sanatçıların örgütlenmesine sebep oldu
Fisun Yalçınkaya
Sabah – 07.01.2012
Dün Bubi’nin eserinin İstanbul Modern’e kabul edilmemesi üzerine Depo Sanat Merkezi’nde düzenlenen söyleşide yaklaşık 100 çağdaş sanatçı bir araya geldi, sansüre karşı yeni bir örgütlenmede karar kıldı
Çağdaş sanatçı Bubi’nin Oturak eserinin İstanbul Modern’de 10 Aralık’ta düzenlenen Gala Modern’e alınmamasının yarattığı ‘sansür tartışması’ genç çağdaş sanatçıların örgütlenmesinin yolunu açtı. Dün akşam Depo Sanat Merkezi’nde sansür karşıtı Siyah Bant adlı oluşum, İstanbul Modern’in başküratörü Levent Çalıkoğlu ve sanatçı Bubi’nin de katılacağı bir söyleşi planladı. Ancak ne Levent Çalıkoğlu ne de Bubi söyleşiye katılmadı. Buna karşın aralarında Leyla Gediz, Güçlü Öztekin, Bashir Borlakov, Volkan Aslan, Alper T. İnce, Rafet Arslan, Nalan Yırtmaç, Kamusal Sanat Laboratuvarı gibi sanatçı ve sanat gruplarının bulunduğu yaklaşık 100 kadar genç çağdaş sanatçı sansürü tartıştı. Tartışma sonucunda sansür karşısındaki hukuki uygulamaların ne olacağının bilinmediği ortaya çıktı. Bunun sonucunda ise sanatçılar internet üzerinden yeni bir oluşumla bir araya gelmeye ve bu gibi benzer konular için yeniden buluşarak örgütlenmeye karar kıldılar. Eylül ayında kurulan ve görsel sanatlar, müzik ve sinema dallarındaki sansür olaylarını arşivleyen Siyah Bant adlı platform ise şimdilik bu kararın öncülüğünü üstleniyor. İstanbul Modern’in Gala Modern gecesine çağdaş sanatçı Bubi’nin eserini kabul etmemesi üzerine çıkan tartışma sonrası müzedeki Hayal ve Hakikat sergisinden bazı sanatçılar eserlerini çektiklerini açıklamışlardı. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ise konunun sansür değil küratörün kararı olduğunu savununca, kurucu üyelerinden olan Bubi dernekten istifa etmişti.
Kurumlar Arasında: Sanat, Sansür ve Güçler Dengesi
(Arzu Yayıntaş’ın, daha önce bloguma da taşıdığım ve nesnel, özenli karakterini önemli bulduğum, 7 Ocak 2011’de Bianet’te “Sanat, Sansür ve Güçler Dengesi” başlığıyla yayınlanan yazısının kısaltılmamış hali… Açık Masa’dan alınmıştır.)
Sanat Dünyası 2011’i sansür ve İstanbul Modern tartışmaları ile kapattı. Sermayenin sanat üzerindeki baskısının gittikçe arttığını ortaya koyan bu olay, bugüne kadar konuşulmayan birçok konunun tartışılmasına vesile olurken sanat dünyasında ortak demokratik bir eleştiri platformunun gerekliliğini ortaya koydu. Bunun için de öncelikle sürecin ve bu olayda taraf olan kişilerin ve kurumların durumu ele alışlarının analiz edilmesi gerekir.
Sürecin Özeti
Süreç, İstanbul Modern’in eğitim programına finansal destek oluşturmak için yapacağı “Gala Modern” isimli müzayede gecesinde satmak üzere sanatçılardan bağış istemesi ile başlıyor. Müze sanırım sanatçılara, sanat eseri olmasını şart koşmayıp, sanatçılardan imzalarını taşıyan satılabilir bir katkı istemiş çünkü basında yayınlanan bilgilere göre satışa sunulan eserler çeşitlilik gösteriyor. Müzayedeye, resimleri ve rekor kıran satış rakamları ile tanınan Taner Ceylan “1881” isimli çalışmasına göndermesi olan bir fes ile Kutluğ Ataman ise imzasını taşıyan sınırlı sayıda üretilen bir çanta ile katılmış. Müzayedeye ve eserlerin özgünlüğüne gölge düşüren olay ise, Bubi Hayon’un eserinin “Gala Modern” gecesinden müze tarafından çekilmesi oldu. Bubi Hayon küratörlerle karşılıklı görüşmeler üzerine, müzayede için bir koltuk üretmeye karar vermiş ama son dakikaya kadar küratörlerden küçük bir detayı saklamış: Koltuğa yerleştireceği oturağı. Küratörler bunu görünce konsepte uygun değil diyerek (Bubi’nin açıklamasına göre ise “bu satmaz” diyerek) işi müzayedeye almamışlar.
Buraya kadar ki süreci herkes detayları ile öğrendi (Gerçi müzayedeye katılan diğer sanatçıların hiçbir açıklama yapmaması nedeniyle hikâyede hala eksik kısımlar var), ama aslında sanat dünyasının tepkisinden oluşan bundan sonraki süreç çok daha önemli çünkü birçok tartışmaya ışık tutma, değişime kapı açma ihtimali var. Bubi’nin açıklamasına sanat dünyasından ilk anda bir tepki gelmedi ama sanatçılar ve küratörler arasında sosyal medyada bir tepki verilmesinin gerekliliği tartışılmaya başlandı. Bunu takiben AICA yönetimin müzayededen 12 gün sonra yaptığı basın açıklamasında durumu, “sanatçı ile müze arasında üretilen iş hakkında anlaşmazlık çıkmış” şeklinde tanımlayarak durumun sansür olmadığını açıkladı ve “kurumlar ile sanatçılar arasında sağlıklı bir iletişimin sağlanmasının, projenin çerçevesinin detaylandırılmasının, bu detaylar üzerinde taraflarca yazılı mutabakata varılmasının ve tarafların karşılıklı haklarını koruyacak yazılı anlaşmaların gerekliliği açıktır” diyerek gelecekteki ilişkiler için her iki tarafa da nasıl bir tutum izlenmesi gerektiği konusunda yol göstermeyi tercih etti. Aynı gün UPSD yaptığı basın bildirisinde sansürü ““sanatçı ve onun eserini topluma taşıyacak mecranın, yani müze, galeri, yayın, görsel “sunum anlaşması” yürürlüğe girip, yapıt halkla doğal akışında buluşacakken yapılan dış müdahalenin adıdır” diyerek tanımlayıp, “Yani bir hükümet, bir içişleri bakanlığı, bir kültür bakanlığı, bir belediye bir esere müdahale edip ‘sakıncalı’ yargısı ile toplumda buluşmasını engellediği zaman bir sansürden söz edilebilir” açıklamasını yaparak müzeyi akladı. Sosyal medyada tartışmalarını sürdüren sanatçı ve kültür sanat çalışanlarının, UPSD ve AICA’nın sanatçının özerkliğini yok sayan, sermayeye teslimiyetini onaylayan ve kurumu koruyan açıklamalarından rahatsız olmasıyla, ortak imzaya açılacak bir metin aciliyet haline geldi. Bunun üzerine İsveç’te yaşayan bir sanatçı Hakan Akçura, “Sansürün Koşullu’suna da ‘doğası ticari yaşama uyanı’na da hayır!” başlıklı bir metin hazırlayarak imzaya açtı. Akçura yaptığı bu öncülükle bir tıkanmışlığı çözerek, oldukça önemli bir adım atmış oldu. Metnin dilinde eleştirdikleri birçok şey olsa da sanat dünyasından ortak bir tepkiyi desteklemek adına yaklaşık 100 kişi bu metnin altına imzalarını attı ve metin 26 Aralıkta basınla paylaşıldı. Daha sonra metin change.org sitesinde daha kapsamlı bir imza kampanyasına dönüştü ve 200’den fazla kişinin daha imzası buna eklendi.
Hemen ertesinde İstanbul Modern’de programda yer alan sanatçı konuşması, Mürüvvet Türkyılmaz’ın ve Seda Hepsev’in müdahalesiyle sansürün tartışılacağı bir platforma dönüştürüldü. Evrim Altuğ’un moderatör olduğu bu konuşmada, izleyicilere de söz verilerek kamusal–özel ayrımından, çağdaş sanat dünyasındaki güç ilişkilerine, sansürün tanımına, AICA ve UPSD’nin konumlarına ve sermaye güç ilişkilerine kadar birçok konunun tartışılmasında ilk adımlar atıldı ve bu tartışmaların, fikir paylaşımlarının sürekliliğinin sağlanılmasının gerekliliğine vurgu yapıldı. Oturumun sonunda “Hayal ve Hakikat” sergisi sanatçılarından Selda Asal, Atılkunst, İnci Furni, Leyla Gediz, Gözde İlkin, Ceren Oykut, Neriman Polat, Ekin Saçlıoğlu, Güneş Terkol ve Mürüvvet Türkyılmaz her türlü sansüre karşı olduklarını belirterek sergiden çekildiklerini açıkladılar. UPSD, imzacıların metnine cevap vermede bu sefer daha hızlı davranarak hemen ertesinde ortak metni imzalayanları çıkarcılıkla suçlayan ve bu ekip ruhunu, İçişleri Bakanının demecine de aynı tepkiyi verebilecek misiniz diyerek eleştiren bir metin yayınladı. Metinde UPSD başkanı Bedri Baykam, imzacılardan biri olan küratör Vasıf Kortun ile kendi arasında geçen bir diyaloğu örnek göstererek, imzacı küratörleri neyi imzaladıklarını bilmedikleri ile itham edip tartışmanın aksını kaydırmaya çalıştı. Tüm bu tartışmalar süresince sessiz kalan İstanbul Modern, sonunda sessizliğini bozarak tartışmaları “şaşkınlıkla” izlediklerini belirterek üstten bakan bir açıklama yaptı ve olayı tartışmaya açmaktansa “seçim hakkı küratörlerimize, dolayısıyla da kuruma aittir” diyerek düzenin bu şekilde devam edeceğini belirtti. Tepkileri ne yazık ki bununla kalmadı, Levent Çalıkoğlu ve Leyla Gediz arasındaki özel yazışmalar basın ile paylaşılarak, sanatçıların üzerindeki baskının kişisel düzeyde de devam edeceği sinyali verildi. Bu süreçte birçok sanatçı ve sanat çalışanı sessiz kalmayı tercih etti.
Bunların birçoğu Levent Çalıkoğlu’nun son müdahalesindeki gibi kişisel düzeyde ilerleyen tacizlerden ağzı yanmış olduğu ve tartışmanın sağlıklı ve yapıcı bir şekilde ilerleyemeceğini düşündüğü ya da daha önce sermaye ve müze ile bu tip ilişkilere girmiş olduğu için sessiz kaldı. Ama müzayedeye katılmış olan diğer sanatçıların sessizliği bu süreçte en çok sorgulanan sessizlik oldu.
Bubi ve İstanbul Modern arasındaki bu tartışmanın son noktada özel mesajların basınla paylaşılmasına gelinmesi, sanat dünyasının tartışma ortamı yaratmada, Bedri Baykam’ın tabiri ile ekip ruhu kurmada pratik eksikliği olduğunu gösteriyor. Buradan hareketle İstanbul Modern’deki oturumdan çıkan temenninin, yani bugünün sanat dünyasının bir eleştirisinin ve analizinin yapılacağı, tartışmaların sürdürüleceği ortak bir platformu kurmanın ve sürdürmenin ne kadar önemli olduğunun bir kere daha altının çizilmesi gerekiyor. Bu olay, sansür tartışmasının yanı sıra birçok farklı konunun da gündeme gelmesine vesile oldu. Bu konuların üzerini örtmek yerine tartışmayı farklı başlıklar üzerinden sürdürmek, İstanbul Modern ve Bubi tartışmalarında taraf olmuş kurumların masaya yatırılması, sanat-sermaye ilişkilerinin düzlemlerinin tanımlanması bir gerekliliktir. Bu tartışmaların ilk adımı Açık Masanın girişimi ve sansür vakalarını araştıran SiyahBant platformunun katılımıyla, “Sanatta ifade özgürlüğü, sanatçı hakları ve sansürle başa çıkma stratejileri” başlığı altında yapılan toplantı ile atılmış oldu. Bu oturumlar sürdürülebilirse önemli açılımlar sağlanabilir.
İstanbul Modern’in uyguladığı sansürde taraf olmuş kişilerin ve kurumların tepkilerinin bir analizi, bu tartışmalara bir zemin hazırlayabilir.
1- Sanatçılar, Sanat Çalışanları ve Tepkisizlik
Bubi olayına tepki vermekte sanat dünyasının yavaş kalmasının sebebi nedir? İlk olarak aslında belirtmek gerekir ki, yavaş gelen tepki, ani gelen tepkiden çok daha iyidir çünkü düşünülerek, tartışılarak verilmiştir. Ama İstanbul Modern’in sansürüne toplu bir tepki vermemiz on günden fazla sürdü ve bu geçen sürede herkes bunu sorguladı. Bunun sebebi duruma tepkisizlik değil, aslında pratik eksikliğimizdi yani daha önceki olaylara genel bir tepkisiz olma halimizden kaynaklandı. Yakın zamanda gerçekleşen birçok sansür olayına, hatta bir heykelin ucube damgası ile kafasının uçuruluşuna bile ortak bir tepki vermede zorlanan sanat dünyasının bu olayda bir araya gelmesi oldukça önemli çünkü ortak hareket etmenin gücünü kavramak aslında başkasının tepki vermesini beklemenin gereksizliğini ve işlevsizliğini ortaya koydu. Kişisel ilişkilerdeki gerginliklerin, özerkliğin geri kazanılması ve sermayenin baskısına karşı mücadelede, geri plana atılması gerekliliği gündeme geldi. (Kişisel görüşüm bu gücün keşfinde %99 hareketinin de ilham verici olduğudur.)
Sanat dünyasının haklarını arama mücadelesinde aslında aktivistlerden, sürecin demokratik bir yapıda ortak bir şekilde sürdürülmesi konusunda öğreneceği çok şey var çünkü sanat dünyası egoların oldukça baskın olduğu bir ortam ve bu anlamda da kendi kendine de baskı uygulayan bir ortam.
Baskılara ve uygunsuzluklara karşı, ortak bir bildiri hazırlayarak yada eylem ile hızlı bir tepki verme ancak ortak bir platform oluşturma ve sürekli iletişim ile mümkün kılınabilir. Sanatın finansallaşması, sermayenin kontrolü ele geçirmesi, sanatla uğraşmanın bir kariyere dönüşmesi, sanatçıların ve küratörlerin rekabetçi bir ortama ve küresel dünyanın üretim hızına yetişmek için sürekli üretmeye zorlanması ve sanatın markalaşması bizi bugünkü geldiğimiz konuma getirdi. Aşırı üretimden, yüzeysel ve rekabetçi ortamlardan yorulan, yıpratılan sanat dünyası, bu yaşanan olay ile bir durum analizi yapma şansını yakalamıştır. Bugüne kadar sanat ile uğraşan kesimin birçoğu, ben de dâhil olmak üzere sermaye ile işbirliği içinde projeler yaptı. Bugün geldiğimiz bu düzende bunu ret etmek neredeyse imkânsız ama gücümüzü yadsıyarak bu ilişkiyi tamamen bir teslimiyete çevirmek büyük bir hata olur. Türkiye’de çağdaş sanatta özellikle son beş yılda hızlı, dolayısıyla sağlıksız bir sıçrama, diğer bir deyişle patlama oldu. Bu kadar hızlı bir büyümenin sağlıklı bir yapı oluşturması tabi ki imkansiz, bu sebeple kolektif bir bilinç ile içinde bulunduğumuz sanat sisteminin eleştiriye, tartışmaya açılması bir gerekliliktir.
Şu anki geldiğimiz konumda çağdaş sanat büyük ölçekli, sterilleşmiş kurumlara ve galerilere kalmış durumda. Orta ve küçük ölçekli alternatif oluşumlar yok olmaya yüz tutmuş ve inisiyatifler yada bağımsızlar ise görünürlük kazanmada zorlulanıyorlar. Burada ihtiyaç olunan aslında sanatçılar, eleştirmenler ve küratörler arasında ortak bir eleştirel platform kurulmasıdır böylece eleştiriler kişisel ilişkilerin baskısı ile buharlaşmayacaktır.
2- Güç Dengeleri
Bu eleştirel platformun kurulabilmesi için sistem içindeki güç dengelerinin, kapı tutucuların, kurumların kapsamlı bir analizinin yapılması ve ilişkilerin deşifre edilmesi gerekmektedir. Baskı uygulayıcı, kimi zaman sermaye sahibi, kimi zaman küratör, kimi zaman da sanatçının kendisi oluyor ve bu baskı yöntemleri, psikolojik, finansal, duygusal ve toplumsal olarak çok farklı düzeylerde ve şekillerde gerçekleşebiliyor. Güç sevicilik ve gücünü kullanma her alanda olduğu gibi sanat alanında da var. Kurumların başındaki kişiler, sanatçılar ya da bağımsız sanat çalışanları belirli ilişkilerini kullanarak ya da en basitinden dedikodu çıkarma yoluna başvurarak birçok kişinin önünü kapatma ya da projeleri baltalama şansına sahip. Objektif bir bakış imkansız bir şey ama hem kurumsal hem de kişisel ilişkiler de şeffaflaşma talebi ile daha sağlıklı bir duruş sergileme şansımız var. Bu bağlamda Bubi olayında rol alan kurumların tutumlarının bir analizinin yapılması güç dengelerinin çözümlenmesinde faydalı olabilir.
A -İstanbul Modern Müzesi
Türkiye’nin ilk ve tek çağdaş sanat müzesi. Istanbul Modern, kuruluşu bakımından kurumsal protokolleri takip etmemesi ve müze küratörlerinin seri istifaları nedeniyle bugüne kadar birçok tartışmaya konu olmuştu ama bunlardan hiçbiri bu kadar ciddi bir boyuta taşınamamıştı. Bu son sansür olayı aslında İstanbul Modern’i bir yol ayrımına getirdi: Sanat dünyasının ve sanatçıların taleplerine dinleyip onların meşruiyetini kazanmaya mı çalışacak yoksa onları yok sayıp sadece bir sermaye kurumu olarak mı kalmayı tercih edecek ? Aslında müzenin yönetim kurulu başkanı Oya Eczacıbaşı yaklaşımını “Sanat işletmesinin herhangi bir işletmeden farkı yok aslında. Sadece ürün olarak sanat yapıtları var” açıklamasında açıkça ortaya koymuş durumda. Art+Auction Dergisinin sanat dünyasında gücü elinde tutan kişiler arasında seçtiği Oya Hanım’ın bu duruşu çok da şaşırtıcı değil. Burada asıl önemli olan müzenin küratörlerinin sanatı nasıl konumlandırdığı ve sanat dünyasının meşruiyetine ne kadar önem verdiğidir. Müze tepkiler üzerine yaptığı açıklamada, tartışmaları “şaşkınlıkla” izlendiğini belirten kibirli ve üstten bakan bir yaklaşım takınmıştır ve tartışmalara cevap vermektense “seçim hakkı küratörlerimize, dolayısıyla da kuruma aittir” diyerek düzenin bu şekilde devam edeceğini belirtmiştir. Burada sorulması gereken sorulardan biri müzenin neden müzayedecilik görevini üstlendiğidir ve bu müzayedelerin ne zaman başladığı ve devam edip etmeyeceğidir. Müzayede düzenleyen, eser satan bir kurumun galeriden ne kadar bir farkı vardır ve nasıl ilişkiler ağı içerisinde müzede sergilenecek eserler seçilmektedir? Müzenin açıklamasını müzayedelerin süreceğinin ve sanatçılara baskı ve sanat eserlerinde ısmarlama yapısını sürdüreceğinin bir ifadesi olarak alırsak, bu aslında artık bir çağdaş sanat müzemizin kalmadığının ya da aslında hiç olmadığının bir açıklamasıdır.
Müze – müzayede ilişkilerini bir kenara bırakıp müzayedenin yapılışını ele alırsak, sanatçılardan Garanti sponsorluğunda gerçekleşen eğitim departmanı için neden bağış yapması istendiği ve sanatçıların böyle bir teklifi neden kabul ettiği anlaşılır bir durum değildir (güç ve market ilişkileri düşününce aslında kısmen anlaşılabiliyor). Ayrıca bir küratörün, bir eseri bu satmaz diyerek müzayededen çekmesi, sanatçının fikrine, özerkliğine değer vermeyip kendini sanat pazarında otorite ilan etmesi kabul edilemez bir tutum. Sanırım bu güç, İstanbul Modern’in düzenlediği ‘Sanat Koleksiyonerliği’ seminerlerinden ortaya çıkan bir otoriteden, güvenden geliyor. İşin ironik tarafı sanatçılardan bağış toplanan bu eğitim departmanının koleksiyonerlik seminerlerinin de vermesi. Belki de müzayedenin potansiyel alıcıları bu seminerlere katılmış olan kesim olarak kurgulanmıştı.
Bu süreçte kurumun küratörü süreci iyi idare edemedi. Müzenin sessiz kalmak yerine, bir müzeden beklenen şekilde demokratik bir tavır takınıp, durumu tartışmaya açması ve süreçte bazı yanlışlıkların yapıldığını kabul edip özür dilemesi birçok şeyi değiştirirdi ve kuruma meşruiyetini geri kazandırabilirdi. Ama ne yazık ki bu ülkede yetkililerin hatasını kabul etmesi, özür dilemesi neredeyse imkânsız. Levent Çalıkoğlu bu tartışma sürecini, Leyla Gediz ile olan özel bir yazışmasını medya ile paylaşarak dolayısıyla küratör- sanatçı ilişkisinde güç politikalarına farklı bir katman ekleyerek bitirdi.
B – UPSD (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği)
Sanatçıların haklarını korumak için kurulmuş olan bir dernek olan UPSD’nin kurumu koruyan, imzacılara üstten bakan ve sermaye-küratör-müze ilişkilerinde kendini otorite ilan eden bu tutumu, derneğin gücünü nereden aldığı ve kimi temsil ettiğinin tartışılması gerektiğini ortaya koydu. Derneğin web sitesine baktığımda 1913 sayılı, bu bir sansür değildir, küratörün kararıdır diyen ilk açıklamalarını bulamadım, sitede sadece derneğin imzacılara bir tepki olarak yayınladığı 1918 sayılı bildiri yer alıyor. Bu metinde yaşanan süreci “İstanbul Modern nezdinde bir “Levent Çalıkoğlu’nun kellesini” talep etme yarışı” olarak tanımlayarak, “bir kurumla olan kişisel hesaplaşmalarını bu vesileyle ortalığa dökmek isteyenler, kimi kurumlarda sıfat ve söz sahibi olmak isteyip de olamayanlar, o kurumlara kabul edilmeyenler, medyatik ortamda bu şekilde ‘günün yıldızı’ olabilirler” deyip eleştirel sesleri çıkarcılıkla suçlayıp tartışmayı bastırmaya çalışıyor. UPSD’nin eleştirileri, tartışmaya açmak ve bunu bir ortak platforma dönüştürmek yerine saldırganlığa varacak (Vasıf Kortun özelinde bu kişisel boyuta da taşınmış) bir şekilde kestirip atması akıl alacak ve de demokratik bir yapıda kabul edilebilecek bir durum değil. Bu durumda bu derneğin meşruluğunun ve kimi temsil ettiğinin de tartışılması gerekiyor. UPSD’ye üye olan sanatçılar, bu şekilde otoriter bir yönetim tarafından temsil edilmeyi kabul edibiliyorlar mı? Sanatçıların hakları için kurulmuş bir derneğin, sanatçıların itirazlarına, yorumlarına kulak kabartmayıp, sansür tanımında ve sermaye-küratör-müze ilişkilerinde nasıl kendini otorite ilan edebilir ? UPSD tartışmaları, Bubi’nin dernekten istifasına ve basına verdiği röportaja “Artık rahatlayabilirsiniz, istifanız yürürlüğe konmuştur.” şeklindeki oldukça profesyonel bir dilde olan yanıtı ile sonlandırmıştır.
C- AICA
AICA’nın aslında süreci en demokratik yürüten kurum olduğunu söyleyebiliriz. Yani kötünün iyisi. Her ne kadar bu sansür değildir şeklinde kesin bir açıklama yapıp bu yaklaşımlarını şiddetle savunsalar da, İstanbul Modern’deki oturuma gelip, diğer katılımcılar ile birlikte konuyu tartıştılar. Duruma daha yapıcı bir yaklaşımla yaklaşıp, sanat kurumlarının yapısının ve sanat-sermaye ilişkilerinin tartışılmasını desteklediklerini söylediler. Yaptıkları açıklamanın tüm AICA üyelerinin kararı olmadığını, yönetim kurulunun kararı olduğunu ve diğer üyeleri bağlamadığını söylediler. Bu aslında açık bir yapısı olduğunu gösterse de yönetim kurulu üyelerinin AICA adına açıklama yapma meşruiyetinin olup olmadığını tartışılır kılıyor. Yönetim kurulu üyelerinden birinin, toplantıda sosyal medyada sanatçılar arasında dönen tartışmaları uygunsuz olarak nitelendirip, diyaloğun gücünü ret etmesi ise AICA’nın nasıl bir platform olduğunun sorgulanmasını bir gereklilik kılıyor.
Her üç kurumda, şiddetle imzacıların sansür saptamasına karşı çıkıyor ve kendisini sanatın ve sanatçının üzerinde bir otorite olarak görüyor. Oysaki bu kurumlar güçlerini sanatçılardan, onların güveninden alıyor. Kurumlar bunu hak etmedikleri zaman bir geçerlilikleri kalmıyor. Bu yaşananlar nezdinde İstanbul Modern, UPSD ve AICA’nın duruşlarını, kimi temsil ettiklerini, neye hizmet ettiklerini gözden geçirmeleri ve sanatçılar ve sanat çalışanları ile olan ilişkilerini yeniden konumlandırmaları bir aciliyet içermektedir.
D- Koleksiyonerler
Tartışmalara taraf olmuş kurumları takiben, müzayedeye katılan koleksiyonerlerin durumunun da bir gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum çünkü burada aslında onlar da muğlak bir pozisyona sokulmuş durumda. Bubi’nin eserine kurumun bu kadar müdahale etmeye çalışması, müzayedede yer alan diğer eserlerin özgünlüğü, ne kadar sanatçının ne kadar kurumun imzasını taşıdığı tartışılır hale getirdi. Bu eserlerin, sanat piyasasındaki fiyatlarında bu durum belirleyici bir rol oynayacaktır. Zaten baktığımızda da, sanatçıların bir kısmının kendi çizgilerinden uzak yada bir eserdense, bir tasarım objesi bağışladığını görüyoruz. Müzayedeye düşen bu gölge ile koleksiyonerlerin bundan sonra daha dikkatli adım atmaları gerektiği ortaya çıkmış oldu. Aslında ironik bir şekilde, belki de bu müzayededen fiyatı artacak olan tek eser, Bubi’nin koltuğu olacak. Bunun yorumunu piyasanın uzmanlarına bırakmak daha doğru olur.
Sonuç ve Kazanımlar: Ortak bir Platform
İstanbul Modern’in uyguladığı sansürüne verilen tepkiler, sanatçılar ve sanat çalışanlarının uzun zamandır ortak bir tartışma ortamının, bilincin oluşmasının ihtiyacını duyduklarını ortaya çıkardı. Önemli olan “bugüne kadar neredeydin, niye diğerlerini eleştirmedin” diyerek kişisel saldırılar ile uyanan bu gücü yıpratmak yerine, çağdaş sanat sistemindeki güç dengelerini sorgulamak, sanat eserinin metalaştırılmasına karşı neler yapılabilineceğini ve ortak bir bilinç kurmanın olanaklarını araştırmaktır. Bunun için de Açık Masa’nın, SiyahBant Platformu’nun katılımı ile organize ettiği, İstanbul Modern’de yapılan oturumun bir devamı niteliğinde olan tartışma toplantılarına katkıda bulunmak ve devamını sağlamak önemli. Yeni bir platform kurulmaktansa, Siyah Bant’ın kurduğu platform kapsamında bu örgütlenmeyi gerçékleştirmek, hem var olan bir oluşumu desteklemek hem de egoların devreye girmesini engellemek açısından işlevsel olabilir.
Bu olayda, zaman içinde unutulup giderse, ne yazık ki artık sermayeden bağımsız bir sanattan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Baskılar ile başa çıkmanın tek yolu içinde bulunduğumuz sanat sisteminin ve sistem içindeki güç dengelerinin, kurumların kapsamlı bir analizinin yapılması, eleştiriye ve tartışmaya açılması ve daha fazla şeffaflık talep ederek birlikte hareket etmektir.









