Kom och demonstrera/protestera med oss:
“AVGÅ ALLA!
Category Archives: art
"Bu kez, belki hep birden yeniden atlamamız gereken uçurumlar var!"
Cihan Aktaş’la İsveç, hayat ve sanat üzerine bir ay yazıştık.
Hasbelkader aynı yerde ikinci kez yine benim gazete dağıttığımı görürse, ertesi ya da bir sonraki gün, sıraya giriyor, donanımlı “günaydın”ı ile karşılıyordu beni. Ödülünü elimden alıp gidiyordu. Gelen, bir önceki gün, olanca sevimsizliği ile yüzüme bile bakmaz, gazeteyi almaz, yanımdan geçerken, ona ve arkasından gelenlere yönelik “günaydın”ımı fark edip, garipseyerek geçen bir başkasıysa, bu kez beni izleyerek ama daha yavaş yaklaşıyordu kapıya.
O başkalarını genellikle hatırlıyordum. Bakıyor, gülümsüyor ama “saygım bir yana, gazete almayacağını biliyorum” dediğim bir beden diliyle diğerlerine dönüyordum elimdeki gazeteyi uzatmak ve “günaydın” demek için. Bu tanınma, hiç bekledikleri bir şey değildi. Aralarından bazıları hafif utanarak, bu kez “talep ediyordu” gazeteyi. “Sevindiğimi anladıkları” bir beden diliyle ve bu kez “günaydın”ımla uzatıyordum. Ödülleri gibi alıyorlardı.
Üç hafta boyunca aynı yerde, Stockholm’un uzak bir banliyösü olan ve adı Türkçeye “Yakup’un dağı” olarak çevrilebilecek Jakobsberg’de dağıttım gazete. Sonra bu videoyu yapmaya karar verdim: Üç haftanın ve bu yazlık geçici işim bittiği gün, gazete dağıtan kendimi ve yolcuları, yani müşterilerimi sabit kamerayla belgeledim. Yüzlerce “günaydın”ımla… Belki de birçoğu için o gün kendisine söylenmiş tek “günaydın”la.
1995’de katıldığı 4. İstanbul Bienali’nden bu yana dört kişisel, İstanbul ve Stockholm başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında çok sayıda karma sergide işleri sergilenen, 2005 yılından bu yana İsveç’te yaşayan ve üreten ressam, şair, video ve performans sanatçısı, tasarımcı.
"Ben bu haritayı yenilemeyeceğim. Aslında “Bitti!” demekten kaçıyorum."
Halil Emrah Macit, Mühim Hadiseler Enstitüsü
Hakan Akçura, Stockholm, İstanbul ve Ankara’daki birçok karşı-sanat çalışmalarında yer almış, bu çalışmaları takip eden ve politik olarak her mühim hadiseye karşı tepkisini koyan çok yönlü ve renkli biri. Kendisini ilk tanımaya başladığım yıllardan bu yana çalışmalarını ve etkinliklerini takip ettiğim ve özel bir bağ kurduğum biri. İsveç’te yaşıyor, ara sıra Türkiye’ye de geliyor. Hatırı sayılır bir çevresi var Ankara ve İstanbul’da. Kendisiyle geçmiş çalışmalarından günümüze uzanan güzel bir sohbet gerçekleştirdik.
Sizi ilk defa “Allah korkusu” sergisi ve bir çalışmanız tarafından savcılığa çağrılmanız ile tanıdık. Daha sonra bunu Ulus Baker ve arkadaşlarının kurduğu topluluk olan Körotonomedya’daki “Şahmeran: Ceylan’dan bize kalan” adlı çalışmanız takip etti.
“Allah korkusu” sergi süreci, bugünden baktığımda, Türkiye’de pek dokunulası olmayan bir tabuya istediğimce müdahale edebilmemi sağlayan süreçtir.Murat Belge’nin kullandığı “Kemalizm bir ibadet biçimidir” cümlesi ile İslam’ın peygamberin suretini silen geleneğini Mustafa Kemal’in en bilinen imgesine taşımaktı yaptığım. Belki de hızla yapıp Radikal’de yayınlatabildiğim savunmamla püskürttüğüm, sonuçlanmayan bir soruşturmanın açılmasına da neden oldu; savcılığa çağrılmadım yani… Ardından, yaşantımda hiç almadığım kadar nefret ve tehdit mektubu aldım, öte yandan. Hemen hepsi de kemalistlerden.Aynı işi daha sonra Stockholm’de sergiledim ve bu kez yanı sıra, adında, içeriğinde “Atatürk” kelimesi geçen tüm yasa, tüzük ve yönetmelikleri de İsveççe’ye çevirtip sergiledim. Sadece “varlığım Türk varlığına armağan olsun” cümlesinin yarattığı algılanma, anlaşılma, kavranma zorluğu bile belgelenmeye değerdi.
Şahmeran ile Ceylan arasındaki ilişkiyi biraz açabilir miyiz? Taraf’ta mı yayınlanmıştı?
Hayır, hiçbir gazetede yayınlanmadı. -Taraf, yazarları eliyle, başta “Gerçekler Bilinsin Yeter” olmak üzere benimle işlerim hakkında sıkça yazışan ama neredeyse “bana dair tek kelime yayınlamama yemini” olan bir gazete. Şeytanın bacağını sanırım yakında kıracağız.- Ama o işim Ceylan’ın katlini izleyen birçok gösteride döviz olarak kullanıldı. Basılıp duvarlara asıldı.
Başta şahmeran ile Ceylan Önkol bağlantısını anlamak zor oluyor. Nasıl bir bağlantı kurdunuz?
Şahmeran Efsanesi’nden. Çok versiyonu olmasına rağmen temelde bir güven ve şifa efsanesidir. Metaforik olarak Ceylan’ı Şahmeran kılmak, en önce gözleri sayesinde çok hızla karar verdiğim bir şey oldu. Kendi ölümünün -savaşın ve getirdiklerinin- takipçisi olduğu kadar, şifanın -barışın- da yolunu açan, yüzyılların güçlü imgesi olarak taşımak istedim yarına Ceylan’ı. “Bize güvenip güvenemeyeceğini hiç bilemeyeceği” bir Şahmeran’dı aslında ardından kalan.Efsanelerinde güven ve şifa sarmalı nasıl yolalır, onu merak eden öğrenecek tabii bu arada.
Aslında “militarizm” öncelikli olmak üzere her türlü mühim hadiseye karşı bir sanatçı olarak tepkinizi ortaya koyuyorsunuz takip ettiğimiz kadarıyla. Güncel sanat algısını da düşünerek soruyorum, maddi bir karşılığı olmayan bu karşı-sanat çalışmalarıyla da günümüz sanat algısının çok dışında işler yapmak çok az sayıda kişinin gündemini oluşturuyor. Bir ayağınız Stockholm’de, bir ayağınız İstanbul ve Ankara’da… Hem politik aktivizm hem bu karşı-sanat çalışmaları bir arada çok zor olmuyor mu?
Oluyor da olmazsa da olmuyor. (Gülücük)
Mesela bir haftadır dördüncü kez yenilemek için seçtiğim zamanlamayı kaçırmamak için koştura koştura kısa ismiyle “Türkiye linç haritası”nı üretir ve yaygınlaştırırken, yanı sıra yaptığım ve yapmak zorunda olduğum günlük işlerimi saysam bana inanamazsın.
Geçim derdi çoğumuzun derdi. Uzundur, bunun yolunu zaten sanat dışında aramak ve bulmaya alıştım. Ama özellikle İsveç’te geçen son sekiz yılım, ne kadar “oralı” ne kadar “buralı” olduğumu uzun süre ister istemez sorun kıldığım yıllardı. Gözlerimin Türkiye’ye, İsveç’ten çok daha açık olduğu uzun bir dönem geçirdim. Türkiye’de bir hafta içinde yaşanabilen sosyal, politik çalkalanma İsveç’in bir yılına yeter. Bu yoğunluk, hem çok müdahale edilesi, hem de müdahalenin olumlu bir sonucunu hiç kolay alamayacağın bir yoğunluk. Bu durum ise insanı, daha arı, net, güçlü, özgün işler üretmeye doğru zorluyor. Bu iç hesaplaşma ve nitelik derdi ile neredeyse ilk gençlik yıllarımın tezcanlılığının iç içe geçtiği sıkışmış zamanları seviyorum.
Ola ki yaptıklarımdan geri dönüş söz konusuysa, mesela birileri hakkında ya da bana yazarsa, birileri yaptığımı döviz olarak kullanır ve ben de bunun videosuna rastlarsam keyfim bayağı yerine geliyor.
Ben birkaç üretim sürecinde çok zehirlenmekten kurtulamadım. Kendimi koruyamadım. Sonuçsuz kalan “Nefret tünelinde aşk” çağrım, “Türk Irkçılığı ile Yüzleşme Yazıtı” ve “Türkiye linç yapılmış ya da linçe kalkışılmış mülki idare bölümleri haritası”, böylesi çalışmalar.
Evet, 2010’da BirGün Gazetesi için üretmiştiniz bu haritayı. Türkiye Linç Haritası… Medyada buna ilgi gösteren isimler oldu ve o zamanlar sosyal medyada da epey paylaşıldığını hatırlıyorum. Sanırım sürekli güncellediğiniz bir “utanç haritası” da aynı zamanda. Biraz ondan bahsedelim istiyorum. Nasıl başladı ve nasıl devam etti?
Birgün Gazetesi, Ali Şimşek aracılığıyla onlara üretmemi istediğinde, kabul edip ardı ardına dört iş ürettim. İlki bu haritaydı. Coşkuyla karşıladılar, haritayı merkeze, kapağa taşıdıkları bir “Linç özel sayısı” yapmalarının nedeni oldum.
Bu harita ve ikinci sanat işim “Hrant: Üç çift gözbebeği”nin ardından gelen iki işimi ise sansürleyip yayınlamadılar: “Albayrak” ve “Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”.
Hrant’ın katli öncesinde başlayan ırkçı, milliyetçi günlük nefret söylemindeki artış kadar bu haritayı üretmezden önceki aylarda sayısı, sıklığı hızla artan linç kalkışmaları da kaygıyla izlediğim, umurum olan konulardı. Araştırmaya başladım internet üzerinden, linçleri ve kalkışmaları… Ortaya çıkan resim çok ürkütücüydü. Bu kez benzeri taramaların, araştırmaların yapılıp yapılmadığına göz attım. Pek bir şey bulamadım. Elimdeki bütünü “bir şey”e dönüştürmek istediğimde, linç girişimleri sıklığında açık arayla önde olan İstanbul, Sakarya, Trabzon ve İzmir’in ardından gelen illeri sıralamaya, sınıflandırmaya başladım ve harita fikri doğdu. TSK Harita Genel Komutanlığı’nın’ın ürettiği “Mülki idare birimleri haritası”nı buldum, bayrağımız zaten akan, akıtılmak istenen kanın rengindeydi, başladım boyamaya…
Baştaki etkisi, bana geri dönüşü ummadığım kadar iyiydi. Sonraları, aslında bu kalkışmaların ardındaki Ergenekon ve diğer derin devlet yapılanmalarının rolü ortaya çıktıkça, hiç kanıksanmayası bir şeyler, azalsa da devam eden bu linç kalkışmaları sanki kanıksanıyor gibi geldi bana ve bunu hissettiğim her uğrakta yeniledim haritaları.
Peki, haritanın geldiği son durum nedir ve bize neyi gösteriyor? Mesela son Sinop ve Samsun olayları da dahil edildi mi?
Edildi tabii. O iki kalkışma aslında son yenilememin nedeniydi de…Her haritayı diğerinin üzerine ekleyip üretirken, hırsızlık, taciz zanlılarına yönelik saldırıların da hızla arttığını gördüm mesela. Irkçı, milliyetçi, etnik ve homofobik nefret kökenli girişimlere onları eklemek konusunda ikircimim olmadı. Linç psikolojisinin kaynağının çok birbirine dönüşür nitelikte olduğunu düşünüyorum. Kendi ahlaksal önyargılarıyla ya da suça yönelik kalkışmaları gerçekleştirenler, rahatlıkla sonraki gün etnik, ya da siyasi mesela Kürtlere ya da binalarına yönelik kalkışmaları da gerçekleştirebilecek insanlar… Masum ya da nedeni birbirine dönüşemeyecek bir linç kültürü olduğuna inanmıyorum bu ülkede. Ki zaten ırkçı, milliyetçi, etnik ve homofobik nefret kökenli girişimler sıklığını hiç bir zaman yitirmedi de…Sinop ve Samsun kalkışmaları yeni bir dalganın, üstelik korkulası bir nitelikte kabardığını gösteriyordu.Hiçbirimiz, eski günlerin karanlık linç kitle önderlerinin ne kadarının hala görevi başında olduğunu bilemiyoruz. Özel Harp Dairesi’nin kirli çarşafları -ne iyi ve şaşırtıcı ki Genelkurmay sayesinde- bugünlerde ortalığa dökülürken, korkutucu yaygınlıkta bir yapıdan bahsedebileceğimizi de öğrendik.Bence HDK vekillerinin bu yolculuğa çıkma zamanlaması yanlıştı. Herhalde iyi niyetlidirler. Herhalde olası gelişmelerle barış yolunda atılacak adımlarda daha çok söz ve karar sahibi olmak istemek gibi kendi canları pahasına istedikleri küçük hesapları yoktu. Ama Trabzon’a gitmediklerine çok sevindim.
Bu linç kültürünün en büyük örneği bir utanç lekesi olarak duruyor ortada, Sivas, Madımak olayları… Bu linç kültürünü din, kültür veya milliyetçilik gibi kalıplara sokmak mümkün olmadığı gibi nereden beslendiğini de belirlemek zor. Sosyolojik araştırma konusu da olan bu linç kültürü nereden besleniyor?
Kim?
“İnsan Hakları Hukuku Problemi olarak Hukuk-Dışı bir Yargılama: Linç ve Türkiye’de Etkileri” adlı hukuk-sosyoloji tezi sahibi bir akademisyen listemin taraflı ve eksik olduğunu yazarak ekledi: “Benim de tarafı olduğum “insan hakları aktivizmi” adına gerçekleri (aynı Murat Paker’in ve TİHV’in de yaptığı gibi) çarpıtmamanızı rica ediyorum. ”İsterseniz elimdeki grafikli istatistiki belgeleri (açık bir mail adresi verdiğiniz takdirde) gönderebilirim.”
Cevabım şu oldu: ”Ne diyeyim, eksikliklerimin tamamlanmasına çok sevinirim. Bunu haritanın altında da zaten diliyorum, okumuş olmalısınız. Ama “taraflı” derken, neyi kastettiğinizi hiç anlamadım. Açıklamanızı ve listeyi bekliyorum.” Ne açıklama geldi, ne liste… Hala bekliyorum. Bu bir açık çağrı olsun.
Ben bu haritayı yenilemeyeceğim. Aslında “Bitti!” demekten kaçıyorum. Her haritada ister istemez her haberi arar, bulur, okurken, her videoyu izlerken çok zehirleniyorum, yoruluyorum. Ama nedenim aynı zamanda, bu eylemimden bir tılsım çıkarma çabası. Tam da bu yeni ve çok önemsediğim barış süreci bizi nefret söyleminin hızla azalacağıi linç kalkışmalarının sönümleneceği bir yere taşısın istiyorum. Yok taşımazsa da “ben artık yokum!” diyorum. “Bitecekse” bir başkası bunu ilan etsin.
Mesela son haritayı hazırlarken 2009 tarihli bir habere çok takıldım. Bu çok yaygınlaşan haber, “Iğdır’da Demokratik Toplum Partisi DTP’nin kapatılmasıyla BDP’ye geçmek isteyen partililer için düzenlenen törende sivil polisler linç edilmek istendi,” diyordu. Iğdır şimdiye kadar “kızarmayan, kana bulanmayan” nadir kentlerden biri haritada. Ben linç teşebbüslerini tararken, az rastlasam da Kürdistan’da olan kalkışmaları da haritaya eklemekten hiç geri durmadım.
Sonuçta bir hafta boyunca döne döne bu Iğdır haberinin videosunu izledim. İçim yorgun düşesiye… Karar verdim ki, bu bir linç kalkışması değil, tam tersine saygın, etkili kitle önderlerinin, bir gösteriyi filme çeken iki sivil polise yönelik belki de haklı öfkenin, bir toplu öfkeye yol açmasını, linç girişimine dönüşmesini nasıl hızla, hemen, etkili bir biçimde engelleyebileceğini gösteren bir olay!
Son olarak, “Savaş karşıtları” olarak başlatılan kampanya ve barış yürüyüşü çerçevesinde Halil Savda’nın her platformda destekçisi oldunuz seslerini duyurmalarına yardımcı oldunuz. sanırım Halil Savda’nın mücadelesinde ilk zamanlarından beri yanındasınız. Neler deneyimlediniz?
Halil Savda’nın mücadelesi, hem nalına hem mıhına, arı, basit, haklı söylemiyle, ülkemizdeki savaştan beslenen kimseye prim vermeyen duruşu ile çok özel bir yere sahip bende… Barış Yürüyüşü’nün ardından, tümüyle tesadüfle Beyoğlu’nda karşılaştık, bir akşamı paylaştık. Son İstanbul yolculuğumun hediyesi oldu bana.
Anti-militarist pasifist, sivil itaatsizlik eylemleri, adı şaşaayla anılan, şiddet, silahla ya çok içten, ya tapınarak ilişki kuran birçok eylemden çok daha derin, güçlü, anlamlı iz bıraktı bu yerkürede… Kuramsal olarak anarşizmle, pasifist siyasal etkinliğin arasında düşünen, yolalan bir insanım.
Halil Savda, attığı her adımla, her eylem kararıyla ilgimi çekti ve en son “Barış Yürüyüşü” ile beni kendinden kıldı. Çok gitmek, katılmak istedim ona ama beceremedim bunu. Biliyorsunuzdur, ona yazdığım ve yaygınlaştırdım mektuplar (1, 2, 3) ve eylemin etki alanını genişletmek için yaptığım tasarımlarla, sanat ve kültür insanlarına imzalarına açtığım dayanışma kampanyasıyla destek olabildim sadece.
Bazı olaylar, durumlar, neyin ne olduğuna dair çok açık, net sorular sordurur insana. Onu sağlıyor Halil. Zihni berraklaştırıyor: Barış sürecini Karadeniz’e anlatmak için o kadar istekli olan HDK vekillerinden, BDP liderlerinden neden biri bile “Barış Yürüyüşü”nü destekleyen, ona dikkat çeken, binleri, on binleri, isterse yüz binleri desteğe çağıran tek bir cümle bile kurmadı?
Bağımsızlığın, yalınkatlığın, temizliğin, haklılığın bedeli ya da kazancı da bu.
Bence geleceğin barışı, Kürt ulusal demokrasi ve özgürlüğünün yarını bu “Barış Yürüyüşü”nü, en az her köyde Halil’in ayağına kına yakan Kürt köylü kadınları kadar sıkça ve iyi hatırlamazsa eksik kalır, bunu bilir, bunu söylerim.
REVA: Är det en annan svensk flagga?
Det var väldigt fuktigt och mörkt. Jag var rädd. Jag skakade. Jag försökte vara lugn och det enda jag frågade pappa var ifall det var långt kvar tills vi var framme. Jag började förstå att mina föräldrar inte kände till något av sorgen jag bar på och inte ville veta något om mitt dolda förflutna. Jag började tro att mina känslor inte var viktiga för en enda människa.
En kloakarbetare kom med ägg till oss, han bar dem med tänderna. Han var tvungen att krypa för att nå oss.
Det sipprade vatten över väggarna.
16:30 biljettkontroll Gamla Stan.
Min lillebror var aldrig rädd.
Jag längtade efter att se min storebror eftersom jag trodde att han skulle kunna skydda mig. I hopp om att få syn på honom, tittade jag rutinmässigt ut genom ett nyckelhål när ingen såg mig.
Det senaste tipset vi har fått in kom kl 16.30. Kanske betyder det att Reva-poliserna fått ledigt idag (man kan ju hoppas!), men om inte: glöm inte bort oss i lördagsvimlet!
Vi sökte skydd i ett förråd, gömda i det allra innersta hörnet under en hög med cementsäckar. Jag lutade mig mot min lillasyster och kände hennes hjärta smattra.
Jag såg uppslagna dörrar, möbler i oordning, fjädrar rivna ur sängkläder, svävande i luften.
Hennes främsta bekymmer i livet var förutom hennes betyg hennes fräknar. Hon spenderade alla sina lunchpengar på exotiska krämer för att befria sitt ansikte från dem.
Nu var hon borta.
Polis vid T-bana Slussen Kl 19:00.
Till en början var jag mycket rädd, men senare vande jag mig vid det.
Vi blev förföljda till Boston av jägare från Georgia.
Min mor gav mig till en man från ”underjorden”. Det var för att jag var judisk, sa mannen.
Jag tog mina fyra små barn och flydde.
Jag hoppas på att få höra från dig igen.
Massor med poliser och några väktare i Rinkeby. Kl 23.00.
Folk tyckte synd om oss och en dam gav oss gåsbär.
Jag kommer aldrig glömma människorna – stönande, bortdomnade skuggor – de rörde sig sorgset, tvekande.
Det är en ohygglig känsla. Du vet, du är bland människor men du är som på en öde ö.
Total isolation, total ensamhet.
Varje gång jag försökte bryta tystnaden blev jag snabbt påmind av andra vilken tur jag hade, mer tur än de flesta.
Danuta och Maria skaffade falska ID-kort åt mig och min syster. Vi gömde oss nedsänka i vatten hela natten. När morgonen kom gömde sig också andra i vassen och jag hörde en vakt ropa: ”Jag ser er där; kom fram!”
De flesta lydde, men vi gömde oss i vattnet i ytterligare flera dagar.
Jag drog fram en resväska från under min säng och la henne i den och sa till henne: ”Du får inte gråta och inte prata. Du får inte säga ett enda ord eller ropa”. Hon hade rött hår, ett fräknigt ansikte och var alltid prydligt klädd i en svart skoluniform med en lysande vit krage. ”Om du gör ett enda ljud kommer de att ta dig och du kommer dö”.
Jag färdades på natten: låg lågt hela dagen… jag stannade inte en enda gång: så stor var min rädsla för att vara förföljd av slavägarnas jakthundar från Södern.
10 poliser söker igenom tåg på Medborgarplatsen. Kl 23.30.
Medan övervakaren åt kvällsmat tog jag av mig skon och slank ur kedjan och sprang. Jag sprang… jag hörde rop efter hundar att jaga mig med…
När jag tittade ut genom fönstret var bussar uppradade utanför porten.
Den natten stal jag en båt och lyckades ta mig ända till Ohiofloden… efter att ha tagit mig över den gömde jag mig på en bro som hade två våningar. Mina förföljare passerade rakt under mig och jag kunde höra varenda ord de sa.
24.00 Polis i Rinkeby, Gullmarsplan och Medborgarplatsen! De söker igenom tunnelbanetåg!
Cops in Rinkeby, Gullmarsplan and Medborgarplatsen! They are searching through subway trains!
Johannes Anyuru och Sara Westin
Together… Against Hate! "Not To Say It's Over!" / "Lynch Map of Turkey: A map of Turkey showing locations of lynch acts and attempts"
I have updated and published my artwork “Lynch Map of Turkey: A map of Turkey showing locations of lynch acts and attempts” the fourth time under the title “Not to say it’s over” (Bitti dememek için!) two days ago in Turkish.
I updated the map on 26th September 2010 with 29 more lynch attempts under a new title “Even less remains!” (Daha da az kaldı!) and published it in my blog:
The third update titled “Almost over!” (Bitmek üzere!) included 50 new lynch attempts and acts, including those that were not successful merely because there was nobody at the target venue.
I’ve published the fourth update titled “Not to say it’s over!” (Bitti dememek için!) adding 32 new attempts and acts of lynch since August 2012:
Sakarya / August 27 2012
İstanbul – Çatalca / August 28 2012
Bursa / September 6 2012 and September 24-29 2012
Çanakkale / September 2 2012
İstanbul -Maltepe / September 3 2012
Bitlis – Adilcevaz / September 6 2012
Istanbul / September 6 2012
Trabzon / September 17 2012
Mersin / September 20 2012
Gaziantep – Şahinbey / October 9 2012
Mardin – Mazıdağı / October 23 2012
İstanbul – Okmeydanı / October 30 2012
Van / October 30 2012
Tekirdağ – Şarköy / November 4 2012
Muğla – Bodrum / November 13 2012
İstanbul – Bakırköy / November 15 2012
Şanlıurfa / November 22 2012
İstanbul / November 23 2012
Uşak / November 23 2012
Rize / November 23 2012
Erzurum – Yakutiye / December 6 2012
İstanbul / December 28 2012
Afyonkarahisar – Sultandağlı / December 29 2012
İstanbul – Tuzla / January 4 2013
Diyarbakır / January 9 2013
Adıyaman / January 30 2013
Bingöl – Genç / February 3 2013
Uşak – Sivaslı / February 4 2013
Antalya / February 18 2013
Sinop / February 18 2013
Samsun / February 19 2013
Trabzon / February 20 2013
In the last six months, as different from the past, there were people who have given me a helping hand to ease my burden: Some informed me about past lynch attempts that took place in their towns, which were not included in my maps, while some of my followers told me about the lynch attempts which they’ve found out as a result of personal searches and which were not included in the previous three maps. I have now added 17 more lynch attempts that took place between 2006 and 2012:
Kırıkkale – Vize / July 20 2006
Batman / June 25 2007
Gümüşhane – Torul / June 27 2007
Siirt / June 23 2008
Kastamonu / June 25 2008
Mersin / April 23 2009
Siirt / June 12 2009
Ankara / October 25 2009
Giresun – Doğankent / April 17 2010
Gümüşhane -Kürtün / April 19 2010
Hakkari – Yüksekova / March 2 2011
Malatya – Doğanşehir / April 6 2011
Batman / August 15 2011
Konya / December 19 2011
İstanbul – Zeytinburnu / March 18 2012
İstanbul – Kağıthane / June 19 2012
İstanbul – Esenler / July 11 2012










