İki yeni resim / Two new paintings

“Magni Turcarum Dominatoris Imperium” / tuval üzerine akrilik / acrylic on canvas, 185 x 116 cm, 2018, özel koleksiyon / private collection



Detay / Detail



Detay / Detail




Detay / Detail

“Europae, Descriptio” / tuval üzerine akrilik / acrylic on canvas, 188 x 120 cm



Detay / Detail






Detay / Detail





Detay / Detail


"Departure"

“Departure”- Tuval üzerine akrilik, 85 x 85 cm., Aralık 2017



Yazmaya epey ara verdim. Yapıp ettiklerimi anlatma isteğimin azaldığı, giderek yittiği bir zaman dilimiydi geride kalan. Bahardan mı desek ne desek, nereden geldiyse bugünlerde, bir şevk geldi. Boş geçmeyeyim birkaç şey ekleyeyim dedim bloga. İlki bu resim…
“Departure”, 2017 Aralık ayında oğlum Gordon’un, internet üzerinden yayınladığı ikinci albümüne kapak olsun diye yaptığım, tüm albümü baştan sona dinlerken, başlayan ve biten bir resim.

"Duhân-ı Mübîn”



“Duhân-ı Mübîn”, Hakan Akçura / tuval üzerine akrilik, sprey boya ve sabitlenmiş ham boya pigmentleri / 183,5 x 111,5 cm. / Ekim 2016 / Halil Savda’nın sanatçının isteği üzerine çektiği fotograf eşliğinde sergilenmek üzere.

12 – 20 Kasım tarihleri arasında TÜYAP’ta düzenlenen İstanbul Sanat Fuarı 2016 (Umulmadık topraklar) etkinliği kapsamında açılan “Kıyamet / Kıyam et!” başlıklı sergiye yukarda gördüğünüz resmimle katıldım. Adı “Duhân-ı Mübîn” (Apaçık, görünen duman). 


Mahmut Wenda Koyuncu’nun küratörlüğünde düzenlenen sergide yeralan diğer sanatçılar, Özgür Demirci, Akif Selçukoğlu, Mehmet Fahracı, Beste Erdener, Kaan Kurtuluş, Fatoş İrwen, Mehmet Ali Boran, Peruze Peruz, Vahap Ayhan, Mehmet Çeper, İlgen Arzık, Pınar Derin Gencer, Sacra Mimarlık, Müge Yıldız, İsmet Doğan ve Yeşim Şahin.




2016 TÜYAP Sanat Fuarı / Umulmadık Topraklar’da “Duhân-ı Mübîn”


Türkiye’de neredeyse kırk yıldır süren kirli savaş, bana göre geçen yıl ortasından bu yana, hiç olmadığı kadar acımasız, yokedici, acı dolu bir kavşaktan geçiyor. Bu kavşakta önümüze düşen ve halkın çoğunun yükselen savaş propagandasıyla asla farketmediği ya da ona sunulan hakikatten uzak tanımlarıyla neredeyse gönülden desteklediği insan hakları ihlallerinin o benzeri görülmedik örneklerinden yükselen ve hepimizin genzini yakması gereken apaçık duman, resmimin konusu.


Cizre’de 14 Aralık 2015 ile 2 Mart 2016 tarihleri arasında 79 gün süren sokağa çıkma yasağı boyunca olup bitenler arasında bende en fazla iz bırakan  1. Bodrum diye adlandırılan Cudi Mahallesi Bostancı Caddesi 23. numarada yer alan ev ve bodrum katına dair yaşananlardı.


Aşağıda ayrıntılı sürecini okuyacağınız ve içindeki yaralılarla, o yaralılara ulaşma kaygısıyla, daha sonra da üzerinde yükselen dumanla ve HDP’li vekillerle yapılan telefon görüşmesi sırasında 2016 Şubat ayının başında düzenlenen operasyonla gündeme taşınan, içinde kaç kişinin öldüğü, nasıl öldürüldüğü meçhul kalan, “1 . Bodrum” diye anılan Cudi Mahallesi Bostancı Caddesi 23. numarada yeralan bodrum, resmimin konusu.


Resmi, sokağa çıkma yasağı kalkar kalkmaz bodruma ulaşan ailelerin, sınırlı sayıda gazetecinin çektiği videoların kimi karelerini ve aşağıda ayrıntılı gözlem raporlarını okuyacağınız insan hakları örgütlerinin temsilcilerinin çektiği fotografları karşıma alarak yaptım.

Hayatımın en zor resmiydi. Sadece sürekli bakmayı hiç istemediğim foto ve video karelerine sürekli olarak bakmaya zorladığı için değil, aynı zamanda, resmin nasıl olmaması gerektiğiyle ilgili iç tartışmam ve seçimlerim yüzünden de…


Resmin adı kıyamet öncesinde gözle görülür bir dumanın yükseleceğini aktaran Duhân suresinden..




Resmi yaparken, atelyemde….


Resimsel olarak tutarlı ya da “güzel bir resim” yapmamak hedefim oldu. Tüm tarazıyla, yakıldığı, karartıldığı haliyle, “içine” yine videolarda yeralan bir horozu ve bir ayağı parçalanmış buzağıyı da alarak, belgelenen yanmış kemik parçalarının serpiştirildiği bir resmi yapmak, her an o mekanın zehrini solumak demekti. Olması gerektiğince, herhangi cumhuriyet savcısının ya da olay yeri inceleme ekiplerinin girmediği, içindeki cesetler çıkarıldıktan sonra yapılan resmi açıklamaların birbirleriyle çeliştiği ve daha sonra da dozerlerle yerle bir edilen, hiçbir iz bırakılmayan bu mekanın bir belge resmini yapmayı ve sergiye, yarına taşımayı görevim, sorumluluk bildim.


Resmim “Duhân-ı Mübîn”, sergide, 2012’de barış için Roboski’den Ankara’ya yürüyen savaş karşıtı, vicdani redçi Halil Savda’nın benim isteğim üzerine Kasım ayının başında çektiği aşağıdaki fotograf eşliğinde sergileniyor.





Serginin açılış günü Halil Savda, Mahut Wenda Koyuncu’ya, fotografı eliyle o günlerin Cizre’sini anlatıyor.

Fotografın ortasında yeralan binanın size göre sağındaki boşluk 1. Bodrum’un, solunda yeralan boşluk ise 2. Bodrum’un yeraldığı binalar yıkılıp, “ortalık temizlendikten sonra kalan” boşluklar. Fotografta görülen tepeler ise Halil Savda’nın belirttiğine göre, yasak boyunca tank, top ve keskin nişancıların yerleştiği yerler.



Cizre, Bostancı ve Narin sokakları genel görünümü.
Foto: Halil Savda, Kasım 2016




Neler olmuştu?


“Sokağa çıkma yasağının 41. gününe girdiğinde Şırnak’ın Cizre ilçesinde bir eve top mermisi isabet etmesiyle bir evin duvarları yıkıldı. Bodrum katta bulunan 28 kişiden 3’ünün 24 Ocak günü hayatını kaybettiği öğrenildi. HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın, bölgeden ulaşabildiği haberlere göre yaralılar ambulans beklerken 27 Ocak günü ölü sayısı 5’e çıktı. 30 Ocak günü Sultan Irmak’ın da yaşamını kaybetmesiyle ‘vahşet bodrumu’ olarak nitelendirilen bodrumda hayatını kaybedenlerin sayısı 7’ye yükseldi. 


Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cizre’de bodrum katta yaralanan kişilere ambulans gönderilmediği iddiasını yalanlarken, Başbakan Ahmet Davutoğlu 7 kişinin hayatını kaybettiği belirtilen bodrumda ‘hiç yaralı olmayabileceğini’ söyledi. Başbakan Davutoğlu’nun açıklamalarından bir gün sonra konuşan AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik, Cizre’de bulunduğunu belirttiği yaralılar için ambulans gönderildiğini söyledi ve ‘Ne ambulansın olduğu yere yaralılar getiriliyor, ne de ambulansların girmesine izin veriliyor. Sürekli ateş açılıyor’ ifadelerini kullandı.


TRT Haber, Şırnak’ın Cizre ilçesinde bir bodrum katına düzenlenen operasyonda 60 PKK mensubunun öldürüldüğü iddiasını duyurdu. Devlet kurumu TRT tarafından duyurulan iddiadan sonra ilgili habere ilişkin herhangi bir açıklama yapılmazken, internet portalında yer alan haber, site üzerinden kaldırıldı. 


Cumhuriyet gazetesi, Sertaç Eş’in haberini askeri kaynaklara dayandırırken ‘Bodrumda baskın: Onlarca ölü’ başlığıyla manşetine taşıdı. 


Başbakan Davutoğlu, TRT Haber’in ‘son dakika’ olarak duyurduğu ‘Cizre’deki bodrum kata düzenlendiği ve 60 PKK’lının öldürüldüğü’ yolundaki haberi yalanladı. “Resmi olarak bizim tarafımızdan yayımlanmamış hiçbir habere teyit edilmesin” diyen Davutoğlu, Şırnak Valiliği tarafından sabah saatlerinde ’10 PKK’lının öldürüldüğüne’ dair yapılan açıklamanın dikkate alınmasını istedi. 


Sağlık Bakanlığı, günlerdir gönüllü hekimlerin ulaşmaya çalıştığı bodrum için ‘112 çağrı merkezimize ulaşan herhangi bir yardım talebi ve ihbar yardımı olmamıştır’ dedi.”

Yukardaki satırlar ve 23 Ocak’tan 8 Şubat’a kadar yayınlanan tüm haberlerin dökümü Mehmet Efe Altay’ın T24 haber portalında yayınlanan yazısında yeralıyor.


1 Şubat günü Cizre’deki yaralılar için açlık grevinde olan HDP’li milletvekilleri, onlarla son kurulan iletişime dair ses kayıtlarını kamuoyu ile paylaştı:





9 Şubat günü yayınlanan BBC türkçe yayınları haberinde HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Şırnak’ın Cizre ilçesinde toplu katliam yapıldığını ve bunun açıklanamadığını öne sürdü.


79 günlük sokağa çıkma yasağı kalktığı gün yani 2 Mart gününe kadar ne olduğu hep muğlak kaldı. Bodrumda yeralan ve kaç kişiye ait olduğu belirsiz kalan cesetlerin ordu tarafından alınmasının ardından, sokağa çıkma yasağının kalktığı gün, 2 Mart’ta, Cizreli ailelerin bodrumu ziyaretini Fatih Pınar video röportajında yayınladı:


İnsan hakları örgütleri temsilcilerinin gözlem raporları


Daha sonra 3 Mart 2016 tarihinde İHD ve TİHV başkanları tarafından Cizre’ye yapılan ziyaret sonucu TİHV Başkanı Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. R. Şebnem Korur Fincancı tarafından sınırlı gözleme dayalı olarak hazırlanmış olan ön inceleme raporu yayınlandı. Bu raporda Fincancı, 1. Bodrum diye adlandırılan Cudi Mahallesi Bostancı Caddesi 23. numarada yer alan ev ve bodrum katına dair şu satırları yazdı: 

“İlk bodruma ulaşıldığında pencere pervazı içinde bir adet tank mermisi olması kuvvetle muhtemel cisim gözlendi. Eşlik eden mv. Faysal Sarıyıldız ve diğer halktan kişiler bodrumun olduğu binaya C. Savcısının geldiğini, can güvenliği olmadığı gerekçesi ile bodruma inmediğini ve polislerin inmesine de izin vermediğini aktardılar. İçerisi karanlık olmakla birlikte cep telefonu fenerleri yardımıyla içeri girildi.

İçeride girişe göre sol tarafta bulunan duvarın dibinde tüm tabanı kaplayan çok sayıda yanmış halde kemik parçasının olduğu gözlendi. Kemik parçaları arasında özellikle üst kolları bulunmayan bir alt çene kemiği boyutları itibarıyla değerlendirildi. İlk gözlem amacıyla gelindiği için beraberimizde ölçek, yüksek çözünürlüklü kamera olmamakla birlikte cep telefonu kamerası ile fotoğrafları çekildi.

Fotoğraflarda alt çene kemiğinin hemen yanında bulunan yanmış haldeki gözlük çerçevesi ile birlikte yerleri değiştirilmeden fotoğraflandı. Fotoğrafta da görüldüğü üzere bir erişkine ait olduğu boyutlarından anlaşılan gözlük çerçevesi yatay eksendeki uzunluğu ile alt çenenin yere paralel eksen uzunluğu karşılaştırıldığında, gözlük uzunluğunun alt çene uzunluğunun yaklaşık iki katı boyutunda olduğu görülmektedir. Gözlük yatay eksen uzunluğu yaklaşık yüz genişliği ve alt çene genişliği ile eşit olacağı düşünüldüğünde, eldeki sınırlı olanaklar ile yapılan değerlendirmede dahi bulunan alt çene kemiğinin yanmaya bağlı bir miktar boyut değişikliği olduğu öngörülse de, erişkin bir kişiye ait olamayacağı, yanma düzeyi itibarıyla yanığa bağlı kemik doku kaybı da gözetilerek 10-12 yaşlarında bir çocuğa ait olduğunun kabulü gerekmektedir. Diş çukurlarındaki yanmaya bağlı tahribat nedeniyle daha tanımlayıcı olabilecek bir şekilde diş gelişimine bakılarak bir değerlendirme yapmak mümkün olamamıştır.

Bodrumun bu bölümünde görüldüğü üzere çok sayıda kafatası ve diğer kemiklere ait yanmış halde kemik kalıntıları bulunduğu gözlenmiştir. Dikkat çeken bir husus bodrumun ilk giriş kısmı ortada bu yanık kemiklere birkaç metre mesafede yanmamış halde yünlerin bulunmasıdır. Kemiklerde yer yer kömürleşme düzeyinde yanık meydana getirecek bir yangın ortamında yünlerin yanmamış olması beklenemeyeceğinden, bomba benzeri genel ve yaygın bir yangına da yol açacak bir patlayıcıdan çok, bodrumun bir bölümünde yanmış halde bulunan kemiklerin yüksek ısı oluşturacak bir sınırlı yangın ortamında kalmış oldukları kuşkusu oluşmuştur. Bu kuşkuların aydınlatılabilmesi için bodrum içinde kapsamlı bir olay yeri incelemesi ve yanık alanlarının değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir.

Girilebilen ilk bodrumda, açık olması nedeniyle kesin olarak bilinememekle birlikte, heyetimiz girdiğinde herhangi bir silaha rastlamamıştır.”
İnsan Hakları İnceleme Heyeti, İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Diyarbakır Barosu ve Gündem Çocuk Derneği’nin üye ve yöneticilerinden oluşan heyet, 31 Mart 2016 tarihli “79 Günlük (14/12/2015 – 02/03/2016) Sokağa Çıkma Yasağı Cizre Gözlem Raporu”nda, 1. Bodrum diye adlandırılan Cudi Mahallesi Bostancı Caddesi 23. numarada yer alan ev ve bodrum katında incelemelerini şöyle kaleme aldı:

“Heyetimizin ziyareti sırasında da; “binanın ve bodrum katının insanların girişine kapatılmadığı, olay yerinde bulunması muhtemel delillerin muhafazası için herhangi bir tedbir alınmadığı” tespit edilmiştir. Binanın çevresi dolaşıldığında arka bölümünde bir çıkış olduğu ve bodrum katına buradan da girilebildiği gözlenmiştir.

Bina içine giriş çıkış çevrede bulunan kişilerden rica edilerek sınırlandırılmış ve 06.03.2016 tarihinde saat 13.30 sularında binanın ön cephesinden içeri girilerek incelemelere başlanmıştır.

Binada yanık kokusu alındığı ve bodrum olarak nitelendirilen bölümün tuvalet, banyo, mutfak, hol ve odalardan oluşmuş bir mekan olduğu görülmüştür.

Bina içinde yanık kokusunun devam ettiği, tavanın ve hol duvarına ait olduğu düşünülen blokların ve molozların odalarda yer aldığı, zeminin molozlarla kaplı, duvarların ve tavanın yanık olduğu görülmüştür.

Girişte sol da yer alan ilk geniş odada kareleme yöntemiyle holden başlayarak “Bostanlı sokak yönüne doğru ileri ve sağa gidilerek” incelemelerde bulunulmuştur.

Odada ışık kaynakları (fener) kullanarak, “ateşli silah/patlayıcı ve insan bedenine ait olduğu düşünülen” deliller, ölçek kullanılarak numaralandırılmış ve fotoğraflanarak kayıt altına alınmıştır.

Odada insan bedenine ait olduğu düşünülen ve önemli ölçüde kömürleşme derecesinde yanmış ve parçalanmış oldukları için özellikleri morfolojik olarak ayırt edilemeyen

– Sağ bilekten kopmuş ve parmakların yer aldığı yanık bir el;
– Femur (uyluk) kemiğine ait boyun bölgesinden kopmuş bir kemik parçası, humerus başı (omuz) olduğu düşünülen kemik parçası
– Yanmış dokusuyla birlikte 4 kosta’nın (göğüs kemiği) olduğu kemik parçası;
– Küçük kemik parçaları;
– İkinci odada; kahverengi-sarı renkte, yaklaşık 7-8 cm uzunluğunda, bir yönde ısı etkisine bağlı etkiler gözlenen ve saç olduğu düşünülen materyal görülmüştür.

Diğer deliller kapsamında;

– Çok sayıda (0,9 cm çaplı, 4 cm uzunluğunda MKE yazılı) ile (üzerinde marka yer almayan çapı 1 cm üzerinde olan 4 cm uzunluğunda) mermi kovanları;Fotoğraflarda yer alan ve özellikleri ayrıştırılamayan dış bölümleri metal olan iki adet materyal;

– Odada molozların altında yer döşemesi için kullanılan malzemenin kimi bölümlerinde yanık bulguları saptanırken bu malzemenin altında yer alan döşemede yanık gözlenmemiştir.

Odalarda duvar köşelerinde yanıklara ait kül öbekleri görülmüştür. Belirlenerek kayıt altına alınmıştır. Bina girişinin hemen karşısında yer alan ve merdiven altına denk gelen bölümün ve banyoda yığılan moloz kütlesinin yoğunluğu nedeniyle inceleme yapılamamıştır. Burada bulunan eşyaların ve malzemelerin bir kısmının “yanmış ve isle bulaşık olmasına karşın kimi plastik malzemelerde bu tür etkiler görülmemiştir.

Banyonun yanında yer alan mutfak bölümünde de yine benzer etkilerin olduğu, burada yer alan eşyalarda da yanma ve fiziksel müdahalelere bağlı hasarlar gözlenmiştir.

Cizre Belediyesi cenaze aracı görevlisi, tarihini hatırlamamakla birlikte bina önünde 26 ceset torbasının bulunduğunu, her ceset torbasının fermuarının açılarak içindeki cesedin erkek veya kadın olup olmadığının güvenlik personeli tarafından kontrol edildiğini, bütün cesetlerin çıplak olduğunu ve üzerlerinde hiçbir giysi olmadığını, sadece 2 cesedin vücut bütünlüğünün tam olduğunu, bu cesetlerde de yanık izleri olduğunu, geri kalan 24 cesedin vücut bütünlüğünün olmadığını, ciddi derecede yanıklar olduğunu, bazı ceset torbalarının 5 veya 10 kilo civarında ve yanmış vücut uzuvları bulunduğunu aktarmıştır. Sokaklardan alınan cenazelerin hepsinin çıplak olarak ceset torbalarına konmuş şekilde hazır bekletildiğini ve görevlerinin sadece bu ceset torbalarını alıp hastaneye veya belirtilen yerlere teslim etmek olduğunu ifade etmiştir.

Cenaze aracı görevlisi 6 Mart günü gördüğü binanın fiziki yapısı ile cenazeleri aldığı günkü binanın fiziki yapısının aynı olmadığını ifade etmiştir. Cenazeleri aldığı gün binanın yıkılmamış olduğunu sadece top mermileri ile zarar görmüş olduğunu, arada geçen zaman içerisinde ağır silahlarla yapılan atışlar ve top atışları sonucu binanın ağır hasarlı hale getirildiğini ifade etmiştir.

Binadaki çıplak gözle yapılan ; çok sayıda ağır silahlarla (roketataar, havan topu mermi vb.) oluştuğu düşünülen hasarlar ve izler gözlenmiştir.”

Fincancı: Cizre Türkiye’nin Srebrenitsa’sıdır

15 Temmuz 2016’da, İMÇ ve Birgün sitelerinde yayınlanan Dicle Haber Ajansı (DİHA) haberine göre TİHV Genel Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Cizre’de de Srebrenitsa’daki gibi bir toplum kıyım yaşandığını ve etnik kimliği yok etmeye yönelik şiddet uygulandığı söyledi:

“Bosna’da çok ciddi biçimde toplu ölümlerle karşı karşıya kalınmıştı. Toplu mezarlarda özellikle de erkeklere yönelik ve erkek çocuklar da dâhil olmak üzere tam bir soykırım sürecinin işlediğini gözledik. Çünkü çocuğundan yaşlısına kadar bölgenin erkekleri alınmış, gözleri bağlanmış ve ateşli silahlarla taranarak toplu mezarlara gömülmüştü.

Bizim çalıştığımız bölge özel bir bölgeydi ve üzerinden zaman geçmesine rağmen cenazeler toprağın özelliğinden dolayı korunmuştu. Onun için katliamı tam olarak tanımladık.

Cizre’nin bodrumlarında yaşananlar da toplu kıyımı gösterdi. Çocuk kemikleri bulduk. Zamanında olay yeri incelemesi yapılmadığı için hala kaç kişi olduğunu bilemiyoruz. Bodrumun zemininde bir bölgede parçalanmış ve yanmış kemikler vardı. Çok sayıda ölüm olduğunu düşünüyoruz.

“Bir adli tıp uzmanı arkadaşımız da bodrumlardaki incelemesinde kadın eline ait kemik buldu. Bosna’da erkeklerin öldürüp, kadınlara tecavüz edilmesi gibi görüntüler vardı. Cizre de ise kadınlar da öldürülmüştü.

Bosna’da da, Cizre’de de bir etnik kimliğe dönük yok edici şiddet uygulaması yaşandı.

O andaki çıkarları neyi gerektiriyorsa uluslararası hukuku öyle işletiyorlar. Bosna’nın petrolü olsaydı belki daha korucuyu bir yaklaşım olurdu. Devletler ve uluslararası yapıların ekonomik bir çıkar söz konusu olurdu. Ancak Bosna böyle bir koruyucu özelliğe sahip değildi ve yalnız kaldı.

Türkiye’de hem Cizre hem de diğer Kürt illerinde yaşanan tabloya uluslararası alanda ses çıkmaması da mülteci sorunuyla ilgili. Türkiye’nin mülteciler üzerinden yaptığı kirli pazarlıktan dolayı hak ihlalleri görmezden geliniyor.

Kürt illerinin tamamında etkili bir soruşturma yürütülmüyor. Devlet sorumluluklarını yerine getirmiyor. Bizim yargı mekanizmamızda en fazla bir kovuşturma süreci ama bu tür suçların cezasız kaldığını biliyoruz.

Türkiye’de bir yargılama olmayacak ama uluslararası alana taşınmalı. Ne kadar ikiyüzlü olsalar da bu güne kadar insan hak savunucularının kazandığı hak, ilke ve belgeler var. Bunların kapsamında bir yargılama süreci başlamalı.”

Serginin ana metni






Serginin sanatçıları, dostkları açılış gününde toplu halde…

KIYAMET- KIYAM ET!

Hepimiz rehineyiz…

Dinler, özellikle ortadoğu dinlerİ (Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet), yeryüzü yaşamını Kıyamet günü veya süreci ile nihayetlendiren öykülere sahiptir. Kıyamet, dinlerin tasavvurunda nüanslar oluştursa da, temel dinamikleri ve figürleri birbiri ile örtüşen bir vakıa olarak kaydedilmektedir. Kötülüğün ortalığı sarması, insanın ilahi öğretiden, ana kaynaktan ya da tanrı kelamından sapması ile başlayan kıyamet süreci, savaşlarla, katliamlarla, hem doğadan(Tanrıdan) gelen, hem de insan eliyle yaratılan felaketlerle sürüp giden, şeytanın insan ruhunu bütünüyle ele geçirdiği, sadece bir avuç inananın kaldığı bir yeryüzüne tanrının, elçileri( Mesih, Mehdi gibi) aracılığıyla müdahele ettiği bir son bulma anlatısıdır. Ancak Kıyamet’ten sonra canlılar kıyam edecektir. Yani yeniden dirilip, ayağa kalkacaktır.

Peki günümüzün seküler kafasıyla, dünyanın veya canlının şu anki durumu bir tür kıyamet metaforu üzerinden okunabilir mi? Yani, kıyım, savaş, soykırım, talan sınırına dayanmış sömürü ve eşitsizlik, rayından çıkmış adalet mekanizması, acımasızlık, gaddarlık, ekolojik felaketlerle anmaya başladığımız doğanın durumu, kontrol edilemez boyutlara varan erkek/iktidar şiddeti gibi onlarca iri sorun yeteri derecede kötülüğün eseri olarak bize ilham verebilir mi?

Hayat ve İktidar/Leviathan

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, kırılgan hayatların, kırılmaz cam fanusların içinde yaşayanlarla beraber sıkışık, havasız ve her an patlamaya hazır bir balonun içinde, soluklanmanın imkansız olduğu bir evrende, savrulup durduğu bir yerdeyiz. Yaşam denilen mefhum, korku ve endişe duvarları ile kaskatı örülürken, canlı hayatı bir tür temerküz kampına çevrilmiş yerkürede siyasal alanın nesnesi haline gelerek çıkış yollarının imkansızlığını üretmeye devam etmektedir.

Erkek/Kaptalist İktidar Leviathan misali canlı yaşamının bugün’ü ve yarın’ını esaret altına almış gibi görünürken, canlıyı korku ve endişe içine hapsederek disiplin ve güvenliği geri çağırarak, kültürler arasında hayali canavarlar yaratarak, hem ezenleri hem de ezilenleri mağdur pozisyonunda tutma yoluyla İktidar’ın yeni bir türünü bize göstermektedir.

Bu iktidar türü Foucault’cu deyimle üretken değil de, post- üretken, ya da hiper-üretken bir kategoride değerlendirilmelidir. Yasakçı ve disiplin edici iktidar modelinden kontrol mekanizmalarını hayatın kılcal damarlarına yayan ve bunu doğallaştıran bir iktidar modeline geçişten ziyade, bu iki modeli birlikte işleten bir iktidar düzenlemesiyle karşı karşıyayız. Hem bio-politik bir düzenleme hem de ceberrut bir iktidarın işlediği bir zaman dilimi içindeyiz sanki. Hobbes’yen ve Foucault’çu dinamikleri içinde barındıran melez iktidar modeli var karşımızda kısaca.

Hukusuz veya yasasız bırakılan insan gruplarının her gün Batı’nın kara sularına gömdürülmesi, içeri’ye (Avrupa veya Amerika) alınanlarınsa kaderine terk edildiği; dinsel ve etnik şiddetin yerkürenin tamamına dağılması, bölgesel rant savaşlarının kadim uygarlıkları, şehirleri ve doğa yaşamını yerle bir etmeleri, ulusaşırı adalet mekanizmalarının, eli kolu bağlı, egemenlerin birer onay merci olmaktan öteye geçmediği, ekolojik felaketlerin erkek/iktidar eliyle peşi sıra vuku bulması gibi bir tablo söz konusu. Dünya üzerinde canlı hayatı için güvenli tek bir alanın bırakılmadığı bu durum, daha önce yaşanmadık bir şekilde insan ve diğer canlı türleri için endişe ve korku kaynağı olmaya devam etmektedir.

Egemenlik sistemi, alışık olduğumuz haliyle, teröristler-masumlar, entegre olanlar-entegre olmayanlar, beyazlar-siyahlar (bu siyahlık meselesi bütün coğrafyalar için geçerli bir genel tanımlama olup sadece Batı dünyasının kullandığı mananın ötesindedir. Her ülkenin siyahları vardır manasında) gibi hukuk ve akıl normları açısından grift manalar taşıyan dikotomiler yaratarak, boş bir gösteren olarak devletin ve güvenliğin ruhani birer sermaye olarak pazarlanmasını zihinlerde perçinlemek adına, yaşamı kendine bağlı tek varoluş biçimi olarak dayatmaktadır. Bu durum akla bir dönem dinlerin hayat üzerindeki egemenliğini anıştırmaktadır. Dinler, yaşam sonrası hayatın, yani ölüm sonrası bilinemezliği kendi iktidarının ana gövdesi olarak inşa ederken, insana veya tebaalarına kendi yolundan sapıldığı andan itibaren kötünün pençesine düşeceğini ve bu kötülüklerin birikerek bir kıyamete yol açacağını sıkça dillendirmiştir. Dolayısıyla inanç bellediği bilginin dışına çıkan bireyler için dinler çeşitli korkutma yöntemleri uygulamıştır. Bu korkutma yöntemleri bugün modern iktidar biçimleri için de geçerli olmaya başlamıştır. Kitlesel kıyımlarla işleyen şiddettin dünyanın her coğrafyasına sıçraması; Malezya, Türkiye, Nijerya veya Fransa, İngiltere, Kuzey Amerika gibi farklı alanları hedeflemesi, endişe ve korkunun küresel boyutlarda yaşanmasına sebep olmaktadır.

Neoliberal ekonominin dizginlenemez saldırısı sonucu parçalanmaya başlanan coğrafyalarda klasik ulus-devletlerin, ulusunu yitiren devletlere dönüşmesi olarak değerlendirilebilir bu durum. Devletler çıplak silahlı örgütler şeklinde kendini yeniden üretirken, ulus denilen mefhumsa bir şekilde müphemliğini korumakta veya tanımı zor bir ontolojiye dayanmaktadır. Bugün Mısır’daki, Suriye’deki, Türkiye’deki veya Fransa ve Almanya’daki durum bize bunu söylemektedir.

Bu belirsizlik hali ve kimin hangi hukuk aracılığı ile tanımlanacağı durumu teritoryal olarak tekrar sınırları ve güvenliği siyasetin başat unsurlarına dönüştürmektedir. Özgürlükten ve refahtan kimse bahseder durumda değil. Özgürlük ve güvenlik arasındaki sınır çizgileri hiç bu kadar geçirgen bir hal almamıştır. Durum aklın(ideolojilerin, yaşam merkezli bir politikanın, mana’nın) geriye çekilmesi, duyunun veya inancın öne çıkması olarak nitelendirilebilir. İnsanlar anxiyete içinde düşüncelerine değil kendisine sunulan korku politikaları ile terbiye edilmeye çalışılmaktadır. Batı’nın özgürlükçü politik felsefeleri ve hümanizması tamamen çökerken, Doğu’nun “altın çağ’nı arayan melankolik restorasyon arzusu aynı şiddet dilini üretmekten başka bir politik manevra alanı bırakmamaktadır.

Erkek-İktidar-Devlet küresel boyutlarda bu korku siyasetini yöneterek, klasik manada benden sonrası tufan siyasetini izlemektedir. Suriye’de insan kafası kesenin duygusu ile İtalyan kıyılarında göçmenlerin deniz dibini boylamasını seyreden görevli arasında sadece nüanslar olabilir. İkisi de kötülüğü kendinden uzaklaştırmak için kendisine verilen görevi inançla gerçekleştirmiştir. Hedef öteki’nin imhasıdır.

Kıyam Et!

Akla Hannah Arent’in Naziler için yaptığı saptama geliyor. Hem Kötülüğün Sıradanlığı hem İnsanlık Durumu’nda hem de Totalitarizmin Kaynakları adlı eserlerinde Arendt, Nazi rejimi gibi totaliter bir düzen, terör ve ideolojiyi birbirlerinden ayıramaz. Terörün devamlı ve istikrarlı bir yapıya kavuşması için de çokluğun, hatta çoğunluğun taraftarlığını kazanmış olması gerekir. (1) der, akabinde Eichmann davasını izlerken; “Eichmann bir canavar değildi, sadece ne yaptığını hiç fark etmemişti. Onun dönemin baş suçlularından biri haline gelmesine neden olan, fikirsizlikten başka bir şey değildi. Gerçeklikten bu kadar uzak ve bu kadar fikirsiz olmak insanın yol açabileceği en büyük yıkımlara neden olabilir. Arendt’in bu saptaması esasında onun felsefesinin önemli noktalarından birisi olan şu sözleriyle de yakından ilişkili görünmektedir: ‘‘Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir’’.(2)

Arendt’in bu tespitlerini Kant’ın pratik aklına tecrüme ettiğimizde; insan dile getirdiği pratik aklını kullanarak hukukun ilkeleri olabilecek ve olması gereken bir takım ilkeleri bulabilir. İnsan, yasalara uymaktan daha fazlasını yapabilir, itaat çağrısının ötesine geçebilir, kendi özgür iradesini hukukun ortaya çıktığı kaynakla özdeşleştirebilir. Kant’a göre bu kaynak ‘‘pratik akıl’’dır. Eichmann’ın gündelik kullanımında ise bu kaynak Führer’in iradesidir. Sanık kendi eğilimlerine göre hareket etmemiş, her zaman görevini yapmıştır. Arendt’in itaat olarak tanımladığı kavramı, Adorno da ‘‘teslimiyet’’ olarak dile getirir. Adorno’ya göre ‘‘birey için, kendini özdeşleştirdiği bir kolektife teslim olmak hayatı daha kolay kılar. Güçsüzlüğünün farkına varmaktan kurtulur; kendi çevreleri içindeyken, bir avuç insan birçok kişi oluverir. İşte bu edimdir teslimiyet –açık ve ne yaptığını bilen bir düşünce değil. (…) Kolektifin kaderini paylaşmak istiyorsa ben’in kendi kendisini feshetmesi gerekir.’’(3)

Bunun adına çokluğun ruhunu ele geçirmiş terör diyebiliriz. Bilgi, analiz ve muhakeme yerini inanç, bağlılık ve korkuya terk etmiştir. Bu durum Kant’ın evrensel, ideal bireyinin sonu anlamına gelmektedir. Çünkü akıl, fenomenler arasında bağlantı ve benzerliklerden yola çıkarak sonuçlara varan bir olgu olarak tanımlanmaktadır Kant’ta.

Netice olarak Descartes’tan bu yana insan aklı hiç bu kadar tutulmaya uğramamıştır. Kartezyen aklın açtığı gedikten ilerleyen epistemoloji ve felsefenin inşa ettiği modern dünya algısı bütün nosyonlarından feragat etmek adına dipsiz bir akıl’sızlık kuyusuna düşmektedir. Bilginin ve yargı gücünün evrensel bir payda olarak toplum ve birey açısından işgal etmesi gereken yer, yine inşa edilmiş kökler veya kimliklere yüklenmiş romantizmin melankolik reflexlerine terk etmiş gibi görünüyor. Bu durum akla hemen S.Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezlerini getirse de aslında entelekt bilgi ve aklın inşa etmesi gereken evrensel hukukun bertaraf edilmesi gibi durum söz konusudur. Burada Spinoza’nın diliyle söylersek insan aklı epistemolojik olarak birinci bilgi katmanına geri dönüş yoluyla olaylara yaklaşmaktadır. Sadece duyulara endeksli bir bilgi ile hareket eden insan/varlık söz konusu. İnsanlar eski anlatılardan, köklerden. mitlerden beslenen nostaljik ve melankolik bilgi ve aidiyet formları içinde akla değil, mite ve kökene yaslanarak kendini güvenceye almaya ve yaşadığı korkuları aşmaya çalışmaktadır. Soyut aklın ve muhakemenin bu decere güç yitirdiği bir dönem yaşamış mı dünya, tartışılmayı hak eden bir konu olarak ortada durmaktadır.

Bu ruh hali, geleceğin kaybı endişesi ile patolojik bir hal almakta; gelecek tasavvuru üzerinde oluşturulan tahribat ve umutsuzluk, şimdi’nin reaksiyonunu da kadük bırakmaktadır. John Keane’nin ‘‘gözlerimi kaldırıyor ve ufka bakıyorum. Ateşi ve alevleri görüyorum; harap olmuş tarlaları, talan edilmiş şehirleri görüyorum. Canavarlar! Dehşet verici bir gürültü duyuyorum. Nasıl bir kargaşa bu! Ne çok haykırış var! Yaklaşıyorum; bir katliam sahnesiyle karşılaşıyorum: Katledilmiş on binler, üst üste yığılmış cesetler; atların nalları altında can çekişenler ölümün imgesini ve ızdırabını çağrıştırıyor. İşte sizin barışçıl kurumlarınızın meyveleri! Yüreğim derinliklerinden merhamet ve hiddet yükseliyor. Evet, kalpsiz filozof! Gel ve bize, bir muhabere meydanı üstüne yazdığın kitabını oku bari şimdi’ (5) sözleri aynı zamanda bir kavram yaratıcısı olarak sanatçının varoluşun bu vehçesine dair tutumunu işgal etmelidir. Sanatsal üretimin zihin yoluyla elde edilen formlar veya önermeler olduğunu unutmamak gerek.

Dolayısıyla, feyz alınan kavram olarak kıyamet, sadece bir son değil aynı zamanda yeniden diriliş anlamını da barındırdırır. Bir son değil, bir başlangıç. Kıyamet-Kıyam Et! Sergisi’nde geliştirilmek istenen tavır kavramın daha çok bu yönüyle ilişkili olacaktır. Dünyada yaşanan trajedi ve felaketlere karşı sanatın veya sanatçının yeniden düşünme ve tavır geliştirme önerilerinden yola çıkılacaktır. Sanatçılar terkedilmiş ve paramparça edilmiş doğayı, sınırına gelmiş “insanlık durumu’nu, tutsak edilmiş geleceğe karşı reaksiyoner bir tutum sergilemenin yolllarını araştıracaklardır. Kıyamet sergisine davet edilen sanatçılar, farklı medya ve malzemelerden kuracakları temsili bir evren ile “kıyam etme’nin, yani yokoluş’tan sonra yeniden varolmanın imkanlarını tartışacaktır.

Mahmut Wenda Koyuncu

1.Hannah Arendt (1996), Totalitarizmin Kaynakları. Antisemitizm, (Çev: Bahadır Sina Şener), İletişim Yayınları, İstanbul, s. 20-21. 5 Hannah Arendt, a.g.e., s. 26. 6 Hannah Arendt, a.g.e., s. 27.

2.Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, (Çev: Bahadır Sina Şener), İletişim Yayınları, İstanbul, s. 33.

3.Theodor W. Adorno, ‘‘Boyun Eğme’’, (Çev: Kaya Şahin), Defter, sayı: 37, Metis Yayınları, İstanbul, s. 138.

4.Hannah Arendt, (2001), ‘‘Diktatörlük Dönemlerinde Kişisel Sorumluluk’’, Kamu Vicdanına Çağrı. Sivil İtaatsizlik, (Çev: Yakup Coşar), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, s. 176.

5. John Keane (1998), Şiddetin Uzun Yüzyılı, (Çev: Bülent Peker), Dost Yayınevi: Ankara, s. 9.

Serginin Facebook etkinlik sayfası



Sergide, serginin küratörü Mahmut Wenda Koyuncu ile resmimin önünde…

Guerilla artworks / Gerilla sanat-işleri


Pınar Selek’in 17 Mayıs 2006 tarihli 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği Savunması:

Hukuki dilde adı “savunma” olan bu metni çeşitli suçlamalara karşı kendimi savunmak için değil, uzun süredir yaşadığım kuşatılmaya karşı onurumu, kişiliğimi, hayatla kurduğum ilişkiyi ve özgürlük arayışımı nasıl savunduğumu anlatmak için size sunuyorum.

Evet, Mısır Çarşısı komplosu beni kuşattığından beri ben bir savunma halindeyim. Şimdi size kısaca neyi nasıl savunduğumu anlatmaya çalışacağım.

Özgür, ahlaklı, mutlu bir yaşam nasıl mümkün olabilir sorusu, çocukluğumdan beri beni meşgul ediyordu. Bu sorulara yanıt bulmak, toplumu, kendimi anlamak ve özgürlük alanımı genişletmek için sosyoloji okudum. Bu arayışla, okul yılları boyunca, bilgi-iktidar ilişkisini, bilimin kurumsallaşma biçimini, dokunulmayan kutsallıkları, dil ve davramış kalıplarını sorgulayarak kendimce bir patika çizmeye çalıştım. Sorularıma yanıt bulmak için yoğun emek sarf edip öğrendiğim her kelimeyle boğuşunca, üniversiteyi birincilikle bitirdim.
14 Nisan 1999’da, mahkemenizde yaptığım savunmada, Flaubert’in “Sosyolog, elbette birçok hayatın içine girip çıkacak, hiç hissetmediği duyguları ve deneyleri taşıyan insanları anlamaya çalışacak” sözünden hareketle, “Birçok hayatın içine girmek istiyorum. Yani o hayatı yaşayanlarla söyleşmek, konuşmak ve öznellikler arasında ilişki kurmak” diyen Baurdieu’ye gönderme yapmıştım. İşte bu motivasyonla başlayan öğrencilik yıllarım, okul koridorlarında ya da kantinde değil, hayatın içinde geçti; hep dokunulmayanlara dokunarak, kendimce, karanlıkları aydınlatmaya çalıştım.

Doktorlar gibi, sosyologların da toplumsal yaralara el sürme kabiliyetinde olması gerektiğine inanıyordum. Travestilerin Ülker Sokak’tan dışlanmasına ilişkin araştırmamı tamamlayıp bunu Yüksek lisans tezi haline getirdikten sonra, “alacağımı aldım” deyip sorunlarını paylaştığım insanları öylece bırakamazdım. Bırakmadım da. Çeşitli araştırmalar aracılığıyla tanıştığım ve her biri, farklı dışlama ve kapatma mekanizmasından etkilenen insanlarla birlikte, ortak bir atölye çalışmasında yer aldım: Sokak Sanatçıları Atölyesi.

Böyle bir atölyenin cephanelik olarak tanıtılması korkunç bir şey. Hayır, asla atölyemize bomba giremezdi. Tersine, o küçücük mekanda her türlü şiddeti aşmaya, şiddetin yarattığı yaraları sarmaya çalışıyorduk. Bu değerli çalışmayı, sadece benim ya da atölyedeki insanlar için değil, toplum için temize çıkarmak zorundayız. Korkunç suçlamalarla lekelenen atölyemiz bir sevgi bahçesiydi.

Toplumun çöpe attığı insanlar, çöp kutularındaki işe yarar malzemeleri toplayıp bunları, o atölyede, sanat eseri haline getiriyorlardı. İlk başta birlikte nasıl duracaklarını, kuşatma ve dışlamayla nasıl başa çıkılacağını bilmeyen insanlar olarak, sanatla birlikte dirildik, çiçek açtık, hatta kök salmaya başladık. Maskelerin, çamurdan vazoların, alçıdan heykellerin, resimlerin üretildiği bu küçücük mekânda kurulan sokak tiyatromuz, kısa zamanda her yere çağırılır oldu. Atölyedeki eserlerimiz, sokaklarda sergilenmeye başlandı. Bir de dergi çıkarttık. Yazarları ve dağıtımcıları çok olan bu derginin adını Misafir koyduk. Herkes, “Misafirlik öldü… Televizyon, şehir hayatı misafirliği öldürdü…” diyordu. Biz de, sesini duyuramayan insanların, başkalarının evlerine misafir olmasını sağladık. 3000 bastığımız dergimizi, sokaklardaki güçlü ilişkilerimiz sayesinde kısa zamanda tükettik.

Atölyemiz küçücüktü ama üretkenliğiyle etkisini büyütüyordu. Günde onlarca kişinin girip çıktığı, kapısı hep açık, gece bazen evsiz kalan travestilerin ve sokak çocuklarının yattığı bu atölye, aynı zamanda bir başvuru, bir kaynaşma mekânıydı. Kim olursa olsun, dara düşen bize uğruyordu. Önceden dışlanma nedeniyle saldırganlaşan insanlar, kendilerine ve başkalarına güvenmeyi, atölyemizde öğrendiler. Sanatın ve paylaşımın gücü sayesinde, tineri ve fuhuşu bırakanlar oldu.

Ve olan oldu. Tam kök salmaya başladığımız sıralarda şu meşhur komplonun içine düştüm ve baş artisti oldum. Mısır Çarşısı komplosu, öncelikle bizim çamurdaki gönül bahçemize, çöldeki kaynağımıza bir saldırıydı. Kapısı hep açık olan, giren çıkanın belli olmadığı Beyoğlu’nun orta yerindeki mekânımız bombalarla damgalanınca ve oradaki en etkin kadın, bombacı olarak sergilenince, hep tehlikelerle boğuşan insanların umutları da tuz buz oldu. Zaten sürekli şiddete uğrayan ama birlikte şiddetsiz bir var oluş deneyimini geliştiren bu insanlar, atölyemize yönelik böyle bir terör saldırısında dağılmak zorunda kaldılar. Ben cezaevindeyken görüşüme gelen bir travesti şöyle demişti : “Bir düş ancak bu kadar sürer. Bizimki uzun sürdü. Hep bir şeyler olacak diyordum. Hayat bu kadar iyi gidemez, diyordum. Ama böylesini tahmin etmedim. Ben çok şey yaşadım, herşeye alıştım sanıyordum ama bu olay kadar beni etkileyen başka bir şey hatırlamıyorum. En temiz şeyimizi kirlettiler. Sanki bebeğimizi öldürdüler. Ne korkunç bir hayat! Sen iyi bir şey de yapsan, kirletiyorlar. Kaçamıyorsun, kurtulamıyorsun. Çok korktum.”

Evet, bana bunları söyleyen travesti arkadaşımın çalışma ve yaşam koşulları ölümün kıyısındaydı. Bir gece yarısı E5’te, ya da başka bir yerde, bıçak darbesiyle ölebilirdi ve oracıkta kalırdı. Buna rağmen, travesti arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmadı. Sadece onlar mı? Sokak Sanatçıları Atölyesinin en aktif çalışanları olan sokak çocukları ilk duruşmadan itibaren mahkemeye hep geldiler. Bu, onlar için hiç de kolay değildi. Sürekli kimvurduya giden çocuklar, tıpkı travestiler gibi en çok polisten kaçıyorlar. Buna rağmen, emniyetin suçladığı bir olayda benim tanığım oldular, “Pınar abla oraya tiner bile sokmazdı” dediler. Ben onlara “mahkemeye gelmesinler” diye haber yolluyordum. Çünkü bu nedenle cezalandırılacaklarından korkuyordum. Ama beni dinlemediler. Aslında sadece beni değil, atölyelerini savundular. Orada yarattığımız sevginin kirletilmemesi için ellerinden geleni yaptılar.

Sevgimiz kirlenmedi ama atöylemiz dağıldı.

Mısır Çarşısı komplosu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mal oldu. İkincisi Sokak Sanatçıları Atölyesini öyle bir tuz buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız…

Peki ya benim açımdan, neler oldu?

Oyunun kuralıymış, öğrendim. Eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. Üstelik suçun şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mal edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslami değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna, içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir anti militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tekrarlanır, tekrarlanır… Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü, seni terörize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır.

Ben de bu oyunun kurallarına takıldım. Açıkçası, yaptığım araştırma nedeniyle başıma çeşitli sıkıntılar gelebileceğini, belki bu nedenle huzurunuza çıkabileceğimi tahmin ediyor ve bunu göze alıyordum. Ama böyle korkunç, insanlık dışı bir komplonun içine düşeceğimi tahmin bile edemezdim.

Gözaltına alındığımda ilk önce benden, araştırmamda konuştuğum insanların ismini istediler. Yıllardır suça itilen insanlarla ilgili araştırmalar yaptığımı ve hiçbirine ait bilgileri polise vermediğimi söyleyerek istediklerini yerine getirmedim. Bu arada araştırmamı inceliyorlardı. Sonra birdenbire araştırmam yok edilerek bombaya dönüştürüldü. Araştırma yaparken militanlara yardım ettiğim, bombalarını sakladığımı iddia ettiler. Yani anti militarist bir araştırmayı bombaya dönüştürdüler. İşyerim sandıkları atölyede ve benim üzerimde patlayıcı bulunduğunu söyleyerek işkenceyi yoğunlaştılar. İnsanın kendisine yapılan işkenceyi anlatması zordur. Ama sanırım, burada söylemek zorundayım: Eliniz kesilince ya da ayağınız burkulunca bile neler hissettiğinizi düşünürseniz işkence altındaki bir insanın neler yaşadığını tahmin edersiniz. Ben, çok yoğun ve dayanılmaz bir işkence gördüm. Filistin askısından kolum çıktı, çok kötü biçimde yeniden taktılar. Hemen hemen hiç uyutulmadım. “Sünger gibi olacak” çığlıkları arasında beynime yapılan işkence, akıl hastanelerinde delilere yapılan “şok tedaviden” farksızdı. Akıllılık-delilik meselesinde bu kadar yoğunlaşan bir kadının “şok” a uğratılması çok romansı gibi durabilir ama yaşaması güç. İşkencenin en büyüğü ise, istediklerini yapmazsam, sokak çocuklarını ve travestileri alıp işkence yapacakları ve onları medyada teşhir edecekleri tehdidi oldu. Ben de bir an önce ellerinden kurtulup sağlıklı koşullarda mücadelemi vermek için, özellikle benim çevremde olan hiç kimsenin zarar görmemesi için, sadece benim aleyhime olan, araştırma yaptığım insanlara yardım ettiğimi iddia eden ama saçmalığı aşikâr olduğu için açığa çıkacağını çok iyi bildiğim bir ifadeyi imzaladım. Cezaevine getirilişimi, savcılığa çıkarılışımı hayal meyal hatırlıyorum. Ama “şunların elinden kurtulayım…” duygusu hala hatırımda. Çünkü bana yüklenen suçlamaların saçmalığı ortadaydı. Her şeyin ortaya çıkacağından emindim. Atölye benim işyerim değildi. Orada bomba bulunması imkânsızdı. Zaten kısa bir süre sonra, atölyede bulunduğu iddia edilen patlayıcıların, daha önce polisin elinde olduğu ortaya çıktı. Ama komplocular inatçıydı. Cezaevine girdikten bir ay sonra, “yakında çıkarım” diye düşünürken, televizyonda kendi görüntülerimi gördüm. Senaryo büyüyordu, ben de baş oyuncusu olmuştum. Mısır Çarşısı patlaması bombaymış, bombalayan da Pınar’mış. Ekranda kendimi izlerken, boşlukta yüzer gibi olduğumu hatırlıyorum. Sonra arka arkaya birçok suçlama geldi. Değişik insanlardan alınan ifadeler sonucu, ben cezaevindeyken gerçekleşen mafyatik bir öldürme olayından başka patlamalara kadar, birçok suç bana yıkılmaya çalışıldı. İşkence sonucu zorla ifade imzalayan insanlar, mahkemede, nasıl bir baskıya uğradıklarını anlattılar. Ama bu, karmakarışık suçlamalar dizisiyle karşı karşıya kalmamı engellemedi. Senaryonun en acıklı kısmı ise, itirafçılık trajedisi oldu. Bu insanların, dava süresince ne hale geldiğini hepimiz izledik. Bence bu sürecin en büyük mağduru onlar.

Araştırmamın yok edilmesi, bana acı verdi. Ama en kötüsü yaraya el sürmeye çalışan bir tutumun bu şekilde cezalandırılması daha sonraki teşhis ve tedavi çabalarına yönelik de bir gözdağı oldu. Benim şahsımda, bağımsız bir duruş arayışında olan kadınlara ve erkeklere bir işaret çakıldı. Sosyologlara, sosyal bilimcilere, aktivistlere parmak sallandı. Ben, bir sembol olarak seçildim.

Pekiyi nasıl direndim? Nasıl savundum kendimi?

Beni cezaevine götüren memurlar, ısrarla, yakında intihar edeceğimi, annemin de öleceğini söylüyorlardı. Dört duvarın arasına girince, bunun ne demek olduğunu çok düşündüm. Sonra arka arkaya gelişen olaylar, bu sözün arkasındaki niyeti ortaya çıkardı. Ama o sıralar ben de, annem de yaşama sarıldık. O kadar çok suçlama, o kadar çok kriminal vaka içine sürüklenmiştim ki, bunların içine dalarsam boğulacaktım. Ben de dalmadım. İlk mahkemede “Mısır Çarşısı patlaması eğer bombadan kaynaklanıyorsa bu bir insanlık suçudur. Ama benim maruz kaldığım suçlamalar da bir insanlık suçudur” dedim, tüm suçlamaları reddettim ve çalışmalarımı, cezaevinde de olsa sürdürmeye çalıştım. Mahkeme ve ilgili konuların psikolojik etkisi altına girmeden yaşamayı başardım.

İki buçuk sene kadın koğuşunda kalmak, nasıl anlatılır bilmiyorum. Kendimle çok yüzleştiğimi, ihtiyaçlarımın, yapmak istediklerimin billurlaştığını; düşünsel ve duygusal bir karmaşa ve sadeleşmeyi birlikte yaşadığımı hatırlıyorum.

Cezaevinde geçen 2,5 seneyi bir kazanıma dönüştürdüm. Orada yazdıklarımın çoğunu dışarıya çıkaramasam da, hatta akıbetlerini bilmesem de, yazmak beni biriktirdi, güçlendirdi. Geçmişte birçok filozofun, fikir insanının yaşadığı acıları biliyorum. Bazen doğrular için lanetlenmek durumunda kalıyor insan. Ve hakikat aşkına, bunu göze alabiliyor. Sayın Mahkeme Heyeti, ilk duruşmalarda, kendimi Ortaçağ’da cadı diye yakılan kadınlarla özdeşleştirdiğimi hatırlar. Ama şiddet karşıtı olan, hayatını şiddete, militarizme ve tüm savaşlara karşı mücadeleye adamış bir insanın, katliam sanığı olarak topluma tanıtılması korkunç bir şey. En kötüsü de medyatik bir insan oldum çıktım. İnsanın, sürekli kendini anlatmak durumunda kalması, özgürlüğü, özgünlüğü, hakikatle kurulan ilişkiyi bozar. Benim açımdan da böyle bir bozulma oldu maalesef…
Cezaevinden çıktıktan sonra, suçluluk psikolojisiyle, “uslu kız” görüntüsü veren bir role bürünmedim. Bu davanın hayatımı etkilemesine izin vermedim. Tahliye edilir edilmez, cezaevi kapısında, barış için mücadele edeceğimi söyledim. Madem ki küçücük bir barış çabam böyle cezalandırılmıştı; o halde, bu çabayı büyütmem, her şeyden önce, kendime saygı açısından gerekliydi. Yaşamıma, başıma bu komplo gelmeden önceki arayışlarım yön verdi. Bu sefer, üzerime dolaylı ya da doğrudan tehditlerle geldiler. Şimdiye kadar hakkımda iddia ettikleri tüm suçlamaların saçmalığı, huzurunuzda ortaya çıkınca, beni bir şekilde mahkûm etme tutkusu devam etti. Milliyet gazetesindeki asparagas haberin, büyük bir acz içinde, dosyaya konması bunun son örneğidir. Oysa aynı gazetede, haberin geçersizliğini ortaya koyan ve gözden kaçtığı için, genel yayın yönetmenin dahi özür dilediği geniş bir yazı çıkmıştı. Bu tür haberlerin nasıl yapıldığını siz benden iyi biliyorsunuz. Gazete yönetiminin bile fark edip özür dilediği bu haberin hemen dosyaya girmesi, beceriksizlikle sürdürülmeye çalışılan bir komployu gözler önüne seriyor.

Ama ben, her şeye rağmen, Mısır Çarşısı komplosuna yenilmedim. Sırrım sevgiydi. Başta ailem, sonsuz bir güven ve emekle hep yanımda oldu. Babam, ilk günden itibaren, elinde piposuyla, dedektif gibi çalıştı. Kendi kızını ameliyat etmek zorunda olan cerrahların yaşadığı sıkıntının, onda da olduğunu tahmin ediyorum ama bunu hiç belli etmedi. Elini hep omuzumda hissettim. Annem, bir Cumhuriyet kadınıydı ve en çok da bu yüzden başıma gelenlerden çok fazla etkilendi. Daha önce telefon konuşmalarını dinledikleri için öleceğini söyledikleri annem, ağır kalp hastası olmasına rağmen, kızına yönelik bu korkunç saldırıya karşı kendini siper etti. Kapı kapı dolaştı ve toplumla cezaevindeki kızı arasında bir köprü oldu. Ama tahliyemden sonra kalbine yenik düştü. Fakat son mütalayı duymadığı için, acıyla değil, adalet duygusuyla aramızdan ayrıldı. Nitelikli bir işletmeci olan kardeşim ise benim için hayatını değiştirdi. Mısır Çarşısı suçlamasını duyar duymaz cezaevine geldi ve “Ben senin hukuk mücadelenin içinde olacağım. Avukatın olacağım” dedi. Gerçekten de başarılı olduğu işini bıraktı, üniversite sınavlarına girdi, kazandığı hukuk fakültesini bitirdi ve avukatım oldu. Sevginin gücü, en büyük zorluklar karşısında bile, insanı dirençli kılar. Ben bu direnci, özellikle ailem sayesinde korudum. Sadece ailem mi? Babam, verdiği hukuk mücadelesinde hiç yalnız kalmadı. 7 yıldır savunmamı yapan hukukçular, büyük bir fedakarlıkla bu komployla boğuştular ve benim hukuka olan inancımın canlı kalmasını sağladılar. Diğer yandan, başta kadın arkadaşlarım olmak üzere, çevremde bir kenetlenmeyi sürekli hissettim. Öyle bir dayanışmaya tanık oldum ki, insana dair umudum hep diri kaldı. Hocalarım, mahkemeye benimle ilgili görüşlerini yazdılar. Son duruşmadan sonra, başta Türkiye’nin en önemli sanatçı ve düşün insanları olmak üzere, binlerce kişi “Pınar Selek’in şiddet karşıtı olduğuna tanığız” diye açıklamalar yaptılar.
Sekiz yıl boyunca ayakta kalmamı sağlayan aileme, hukukçulara, dostlarıma, kadınlara ve tüm dürüst insanlara teşekkür ederim.

Ben kendimi korudum, kuşatmaya, lanetlenmeye karşı varlığımı savundum. Bu komplo beni zayıf düşürmedi ama ülkemiz açısından, tarihin tekerrürüne hizmet etti. Elimden alınan araştırma, tüm eksikleriyle birlikte, yaşadığımız sorunları, milli güvenlik siyasetinin dışında bir bakışla analiz etmenin yollarını arıyordu. Yanlışlık ya da doğruluk ayrı meseledir. Ama bir olgu eğer gerçekse, önemli olan bu gerçekliği derinlikli tanımlamaktır. “Herşey apaçık olsaydı, bilime gerek kalmazdı” sözü hiç unutulmamalıdır.. İlk bakışta gördüğümüz bir elmanın düşüşü, bilimsel açıdan baktığızda, bize ağacın kökünden, rüzgara, toprağa kadar bir çok gerçekliğe işaret eder. Son yirmi yıldır yaşadığımız şiddet ortamını da böyle ele almak zorundayız. Sorunları aşmak, onların anlaşılmasına bağlıdır, anlaşılması için ise araştırmak gerekir. Ben, iyi niyetli en küçük bir çabayla bile iyileşeceğimize inanıyorum. Ama bitiremiyoruz. Ve suyun kirlenmesini, havasız kalışımızı sadece izliyoruz.
6- 7 Eylül olayları hala aklımızda… Suç komünistlere atıldı, ülkenin her tarafında komünist tevkifatlar yapıldı. Aziz Nesin bile bu nedenle tutuklandı. Bu vahşetin o zamanki siyasal iktidar tarafından organize edildiği Yassıada mahkemelerinde anlaşıldı. Hatta bombayı atanın, Oktay Engin adında bir MİT mensubu olduğu açığa çıktı. Ama ne oldu? Solcular bir dönem susturuldular ve kendilerini savunmak durumunda bırakıldılar.
Hep öyle oldu. Muhalefet, hesap sormasın diye sürekli asılsız suçlamalarla damgalandı ve hesap vermek zorunda bırakıldı. Orhan Veli’nin dediği gibi:

Açlıktan bahsediyorsun
Demek bütün binaları yakan sensin
İstanbul’dakileri sen
Ankara’dakileri sen
Sen ne domuzsun sen…

Saygılarımla…

Pınar Selek

Just What Is It That Makes Today’s Anti-democratic Kemalist Homes So Different, So Appealing?, 
Digital Artwork, 2010

Birgün gazetesindeki serüvenimin son eksik halkası olan “Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”, Richard Hamilton’ın pop art’ı başlattığı kabul edilen efsane kolajının bir türevi…

Richard Hamilton, “Just What Is It That Makes Today’s Homes So Different, So Appealing?”i (Günümüz evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?) 1956 yılında Londra’da Whitechapel Sanat Galerisi’nde açılan “This is tomorrow” (Bugün yarındır) başlıklı serginin kataloğu için yarattı. Özgün boyutları 26 x 24,8 cm. olan kolaj, serginin posterinde de kullanıldı. O günden bu yana birçok sanatçı tarafından türevleri üretildi.

Birgün gazetesine Baykuş’un bu cumrtesi gününe tarihlenecek işi olarak yolladığım “Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”, geçen gün yayınladığım “Al bayrak” ile benzer gerekçelerle reddedildi ve yollarımız ayrıldı.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın imzasıyla bugün 28 Şubat tarihe gömüldü.

Üretimini 3 Şubat 2009 sabahı bitirdiğim “Günümüz anti-demokrat kemalist evlerini bu kadar farklı ve bu kadar baştan çıkarıcı yapan nedir?”i, EMASYA protokolünün kaldırılması nedeniyle, daha önce karar verdiğim gibi sözkonusu cumartesi değil, bugün yayınlıyorum.

Richard Hamilton’a saygı ve ülkem demokrasi mücadelesine selamımla…

Red Flag: After that time, all dying Turkish and Kurdish young will be the martyr of Turkey’s peace
Digital Artwork, 2020

Hrant bir gece bana, hala sona erdiremediğimiz kirli savaşa geçen yıl kurban verdiğimiz o iki masum ve genç insanla göründü. Ben de onlarla andım kardeşimi bu yıl:
Ceylan Önkol ve Serap Eser.


Almost finished (Turkey Lynch Map / A map of Turkey, showing locations of attempts and executions of lynch between 1992-2010) 
Digital Artwork, 2010 
22-23 Kasım 2009
Kürt Ulusuna, Kürt İnsanına Yönelik Gelişen Nefret Dolu
Türk Irkçılığı ile Yüzleşme Yazıtı


Yukarda ilk 40 santiminin resmini gördüğünüz bu işim aslında yaklaşık 44 (43.57) santim eninde ve yaklaşık 617 (616.73) santim boyunda.

2007 yılında “Nefret tünelinde Aşk” başlıklı çağrımı yaptığımda, internette, forumlar ve haber sitelerinde yazılan ırkçı mesajların ve ırkçı seslenişlerin karşısına türk ve kürt, türk ve arap, rum, ermeni ya da bu gibi çift ulusal kimlikli aşkların videolarını koymak istemiştim olası katılımcılar eliyle. Binlerce destek, onlarca katılım cevabının ardından “kimse videosunu bitirip de yollayamadığı için” iptal oldu sanat etkinliği…

Yani ırkçı nefret mesajlarının, yorumlarının evrilip de içinde yeralacağı bir şeyler yapmayı uzundur istiyordum.
O zamanlar kararım, bu nefret dolu satırları hiçbir zaman kendi başlarına yeniden dolaşıma sokmamak ve okutmamaktan yanaydı.

O günden bugüne çok şey oldu, çok şey değişti Türkiye’de.
Bugün 22 Kasım 2009 günü İzmir’de atılan taşlar, tekme, yumruk ve sloganlarla ırkçı saldırıya uğrayan DTP konvoyunun ardından önerdiğim “Dikilmesi mümkün ‘İzmirli ırkçılar’ heykel tasarımı”mın ardından, yaptığımla yetinemeyen bir noktaya geldim ve karar değiştirdim.

Ben birileri sorduğunda kendini İzmir Karşıyakalı diye tanıtan bir insanım.
Ankara’da doğmuş olmam, 23 yıl İstanbul’da yaşamış olmam bunu değiştiremedi.
Çünkü ben ilk kez o kentte aşık oldum, işkence gördüm, hapsedildim, aldatıldım, dolu dolu sevindim, deli gibi heyecanlandım, şiir yazdım.
Tam da 47. yaşımı doldurduğum bugün, bir “Türk ırkçılığı ile yüzleşme yazıtı”yla, yüzüm en çok yine İzmir’e dönük karşınıza çıkacağımı kim söylese inanmazdım.

Bu 6 metreyi aşan yazıt 1265 satır ve 33120 sözcükten oluşuyor.
Olayın olduğu 22 ve ertesi 23 Kasım günlerinde internette değişik haber sitelerinde ve her seferinde benim heykel tasarımıma da uğursuz bir ilham veren aynı fotografa bakılarak yazılan, olup bitenlere dair okuyucu yorumları…
Hepsi türkün, kürt ulusuna, insanına, özetle kürde kesif nefretini içeren zehirli ırkçılıkla malül.
Yaşadığım ülkede, İsveç’te ve dünyanın çok geniş bir bölümünde, bu yorumların her biri ayrı bir polis soruşturmasının konusu olabilecek, toplamı ise topluma yönelik, kültürel, siyasi ve yasal zeminde ırkçılık karşıtı kapsamlı bir programı devreye sokacak niteliğe sahip.

Bu kez karar değiştirdim ve böylesi bir uğrakta, böylesi bir yüzleşmeye, bu ülkenin ihtiyacı olduğunu düşündüğüm için, çok düşünüp, taşınıp, bu yorumları olduğu gibi işime taşıdım.
Umarım yaptığım şeyin gücü, bu zehirin ikna çabasından daha güçlüdür.

Yine de 48 saatte bunların yazılabildiği ve mesela dün Çanakkale Bayramiç’te üç kürt erkeğini linç etmek için karakol zorlanır, kürt evleri taşlanırken, belki de milyonların o saldırganlarla aynı ilkellikte düşünebildiği, buna benzer yeni binlerce yorumu daha, peşi sıra günlük yaşantısının her anına ve internete de ekleyebildiği bir Türkiye ise karşımızdaki, bence bunu yapmam gerekiyordu.

Bu metinlerdeki zehiri şerbet bilenlerle değil, bu gerçekliği en az ben kadar bilenlerle de değil işim, geri kalanlarla…
Durum ne kadar vahim hala anlayamayanlarla.
Onlar okusun.
Onlar tıklasın sadece aşağıya…
Varacakları nokta beni bu işi yapmaya getiren noktaya yakın olursa en başta “Irkçılığa ve milliyetçiliğe Dur De!” girişimi olmak üzere bu gidişe karşı bir şeyler yapabilecekleri yerler, oluşumlar, örgütler var Türkiye’de bilsinler.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da içinde yeraldığı -her ırkçı saldırıda bir kürt kışkırtması arayan- bir tür kör aymazlığa düşmesinler olan bitenin anlamına dair.

Uyarı: Aşağıdaki linkte yeralan imge, yazıt, hatta belki de onurunu yitirmekte olan bir kentin (ülkenin?) olası mezar yazıtı, 6 metre boyunca sürecek olan çok zehirli, ırkçı nefret ve küfür cümlelerinden oluşmuştur. Çocukların yanında açılmamalıdır. Okumanın, ruhunuza kalıcı zararlar verebileceğini bilmelisiniz.


Left behind to us from Ceylan: Shahmaran, Digital Artwork, 2009 
Report Denies That Ceylan Önkol was Killed By a Mortar Blast 
Ceylan Önkol died as a result of an explosion that many believe was caused by a mortar round hitting her as she tended the families sheep. The recently released official report denies this claim.
The Village of Şenlik in Diyarbakır province Turkey On September 28 Ceylan Önkol Went out to tend the family sheep as her mother prepared macaroni for her, according to villagers there was a sound in the air followed by an explosion, shortly thereafter Ceylan (whose ages been reported as 12 and 14) was found dead with her midsection shredded. Body parts were scattered over 150 m with some landing in the branches of nearby trees. Despite the massive damage to her midsection witnesses say her legs and feet as well as her arms hands and head were relatively uninjured. 
The authorities were contacted and the family waited at the scene for what they expected to be military security forces, a doctor, and the local prosecutor. Security forces did not arrive and after six hours of waiting the family was informed that the doctor and prosecutor would not be coming because they feared for their safety. 
The village Imam had been instructed to take photographs of the scene and the family was asked to gather the girls remains and bring them to the police station in Bingöl province where an autopsy could be performed. According to local protocol the prosecutors should have conducted the autopsy at the scene. 
Önkol’s brother, Rıfat Önkol said: 
“The village headman called; we wanted soldiers and the prosecutor. The prosecutor said he could not come because it was not safe. Soldiers did not come either. The prosecutor told the imam to take pictures.” 
According to the Human Rights Association, a local NGO, the prosecutor did arrive three days later to conduct an investigation, They went on to say that this may have only been in response to public pressure. 
Ceylan Önkol’s mother said: 
“My Ceylan was torn to pieces. Why was my child killed for no reason? Who is going to answer for this?” It has also been reported that not only did the prosecutor not properly conduct the autopsy but also the doctor who did allowed janitors to participate. The family, local media, and NGOs believe that Ceylan was hit by a mortar round possibly fired from a nearby military base. 
This is primarily based on the reports of the noise in the air before the explosion and the lack of injuries to her upper and lower body. as of October 11 it was being reported that this was being investigated as a terror crime however the final report found otherwise. 
The results of the official investigation were released this week and deny the claims that Ceylan was hit by a mortar round. The investigation has concluded that she detonated unexploded ordnance that had been left in the area at some previous time. The family and NGOs alike have questioned the results of this investigation due to the initial lack of response, unorthodox autopsy, and the pattern of injuries. 
the Human Rights Association has gone so far as to say that they believe she may have been targeted: “Due to the Forensic Examination Record Ceylan Önkol was not badly injured at her head, her arms and her legs. Whereas when stepping on a mine or another explosive, bad injuries of the legs would eminently occur. If a found explosive sets off because it was monkeyed with, serious injuries of the arms in particular would occur. 
However, according to the forensic examination record, serious injuries of Ceylan Önkols abdomen caused her death.” “It is possible that an explosive hits the abdominal region. That is to say, the explosive has to be fired from somewhere, targeting Ceylan Önkol”. 
As many as 40 NGOs and other organizations have joined in a campaign demanding that the details of the investigation be released. “
(Oct 24, 2009 By W.V. Fitzgerald – Digital Journal  / http://www.digitaljournal.com/article/280999

24 or 41 years… Two suspects of similar crimes from 2008

“Kemalizm bir ibadet biçimidir. (Murat Belge’den)”/Hakan Akçura/2007/Afiş, 70 x 100 cm./”Kemalism is a form of worship. (excerpt from Murat Belge)”/Hakan Akçura/2007/Poster, 70 x 100 cm.
 
“Kemalism is a way of worship” (Poster, 2007), Poster. 70×100 cm



Hakan Akçura has designed the poster “Kemalism is a way of worship” for one of their main free art collectives who had hitherto existed in Turkey, namely Hafriyat’s poster exhibition entitled “Fear of God ‘. 

The text that was sent out to the artists was that they would approach the phenomenon of “Fear of God” from four different perspectives: 

1st At the individual level, as their voice of conscience, in the very first importance, the real fear of God: man’s fear of the Creator. 

2nd In social terms, “fear of God” in Turkish society, which is changing at an accelerating pace, towards a more conservative, Islamic and nationalist increasingly tight corner. The popular “peer pressure” which appears increasingly that “the very tip of the iceberg”. 

3rd “Fear of Ataturkless”, a fear which lies on top of the fear of God. Kaaba in Mecca / Anitkabir (Ataturk mousoleum), Muslim / sekularitet, Muhammad / Ataturk. (These false opposites can establish a clearer picture of polarization in Turkish society. Given that the exhibition opened 2007, November 10 which is the date of death of Ataturk, became the further strengthening of the tragic fear held by some of the population. Namely, “Fear of Ataturkless” on top of the fear of God.) 

4th On the universal and global economic level. There is a very strong relationship between wisdom and wealth, poverty and fear. Those who create the future with the intellect, those who create it with fear. What do the rich countries on such a polarizing effect on the world? 

A radical Turkish Islamist newspaper, Vakit, pointing out the exhibition of his supporters before it opened, as “the shameless exhibition which was created by and for” they “who have not piety, and those who want to attack God”. 

On opening day the police came to the show and began investigations of three works including Hakan Akçuras poster. They announced that artists from Hafriyat community and the three artists whose works were part of the inquiry would be called for prosecutors to give testimony. 

The day after the news had Radikal on its front page with the main line “instead of a legal action against the exhibition, it was believed that it would be attacked by radical Islamists.” One of the artists who were involved in the investigation withdrew their works from the exhibition. 

Hakan Akçura wrote his testimony for a possible hearing on the prosecution and also chose to do so publicly. The day after it was therefore published in the Journal. 

“Esteemed Prosecutors, 

My works are created from the third point “Fear of Ataturkless” contained in the invitation to the show “Fear of God” from Karaköy Hafriyat, which also has been published in newspapers.

I have designed the poster, inspired by these lines from the interview as Berat Günçıkan (journalist) made by Prof. Murat Belge, which according to me is a very prominent and important thinkers, writers and personalities in Turkey: “The ideology that was born and took shape with the Republic is not a fully secular alternative. Kemalism is a way to worship. Although it is a short time in world history, this means having to enter a secularization process that simultaneously lose god … “ (Ref: Murat Belge / Historical roots of lynching culture: Nationalism, Talk: Berat Günçıkan, Agora Publishing, March 2006 , page 15) I agree with what is in these lines entirely. My poster concept is an abstraction and takes its name from that interview: “Kemalism is a way to worship.” 

We live in days where the reflection of socio-Murat Belge’s policy statements are crystal clear in the political arena. The formal ideology of the Turkish Republic is Kemalism, and paradoxically named Ataturk as a prophet in the military, government and social circles of those who are followers of this ideology in its formal opposition to radical Islamism.

My poster expresses precisely this conflict. For me, as the Islamists’ evidence of taboo and prohibition of images of the Prophet Muhammad an expression of worship, as an escalation of irony just as well could be true worship and the cult of Ataturk. (Although the reverse.) 

Those who apparently are opposed to radical Islamism thus anti-democratic Kemalists behave the same in their worship. This kemalistkult of worship have Mustafa Kemal transformed from a leader of the liberation war and a founder of the Turkish Republic, to a tool for a non-democratic development of ever more aggressive and war-friendly step, so that even a new military junta of “Ataturk” spirit become defensible. 

As an artist, I am very interested in the platforms for my country, its people, its social structures and institutions relations with religions, ideologies, ethnic, national and cultural prejudices and belief systems can be highlighted and discussed. By using my right to express myself freely, as creative artist, but above all the UN-decreed basic human right of freedom of opinion and expression. 

Respectfully, 

Hakan Akçura ” 

Karaköy Hafriyat’ta 10 kasım 2007 cuma günü açılan “Allah Korkusu” sergisinde yeralan ve “Kemalizm bir ibadet biçimidir. (Murat Belge’den)” ismini taşıyan afişim hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu öğrendim.

Hafriyat sanat grubunun avukatları eliyle bugün Cumhuriyet Savcılığı’na yolladığım ifadem aşağıdadır:

Sayın Savcı,

Hafriyat Karaköy’ün düzenlediği “Allah Korkusu” sergisinin basına da açıklanan çağrı metninin üçüncü maddesinde geçen “Atatürksüzlük korkusu,” yaptığım işi üzerinde temellendirdiğim korkudur.

Afiş tasarımımı, Türkiye’nin en önemli değerlerinden biri olduğunu düşündüğüm, düşünür, yazar, Prof. Murat Belge’nin gazeteci Berat Günçıkan’la yaptığı söyleşisinin şu cümlelerinden ilham alarak yaptım:

“Bizde de Cumhuriyet’le birlikte oluşan ideoloji tamamen seküler bir alternatif değildir. Kemalizm bir ibadet biçimidir. Dünya tarihinde kısa bir yer tutsa da, bu sekülarizasyon sürecine girmiş olmak, Allah’ı kaybetmiş olmak demektir…” (Murat Belge/Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik, Söyleşi: Berat Günçıkan, Agora Kitaplığı, Mart 2006, sayfa 15)

Bu cümleler tümüyle katıldığım cümlelerdir.

Afiş tasarımım bir soyutlamadır ve adı bu söyleşiden alıntılanmıştır: “Kemalizm bir ibadet biçimidir.”

Murat Belge’nin bu sosyo-politik saptamasının gündelik siyasi yaşantıda bire bir yansımalarını gördüğümüz günler yaşamaktayız.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi Kemalizm’dir ve paradoksal olarak devletin, ordunun ve bu resmi ideolojinin takipçisi olan insanların siyasal islama karşı çıkışlarında Atatürk bir peygamber gibi anılmaktadır.

Afişim, tam da bu çelişkinin dışavurumudur. İslamın tabu kıldığı, kendi peygamberinin suretini çizdirmeme inancı, bana göre, artık tüm bu Atatürk takipçilerinin de sahip olabileceği bir inançtır. Birbirine çok karşı gibi görünen radikal islamcılar ve anti-demokratik kemalistler aynı tapınma biçimiyle davranmaktadır.

Bu inançla, bu ibadet biçimiyle, Mustafa Kemal, ulusal kurtuluş savaşının başkomutanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmaktan çok farklı bir kimliğe bürünebilmiş, saldırgan, savaş yanlısı adımlar, anti-demokratik yaptırımlar, hatta yeni bir askeri darbe ihtimali “Atatürkçülük” adına savunulabilir hale getirilmiştir.

Bir sanatçı olarak, ülkemin tek tek tüm bireylerinin, toplumsal katmanlarının ve kurumlarının dinle, ideolojilerle, etnik, ulusal, kültürel önyargı ve inanç sistemleriyle ilişkisi, ilgilendiğim, tartıştığım, kendi bakış açılarımı sunduğum, benle birlikte, yarattıklarımla birlikte yeniden tartışılmasını istediğim bir zemindir.

Bunu yapabileceğim ve sergileyebileceğimi düşünmem, düşünme ve düşündüklerimi iletme özgürlüğümün, bir sanatçı olarak yaratma özgürlüğümün, ötesi insanlık hakkımın doğal sonucudur.

Saygılarımla…

Hakan Akçura








HGR Z DM LOS FMP 131 and 132

2008 yılında, !f İstanbul’un tüm partileri, konuşmaları, atölye çalışmaları için bir festival merkezi vardı: The Hall. Festival süresince 14-24 Şubat arası her gün 15.00-04.00 arası açık olan bu mekada her türlü bağımsız sinema ve film üretimine bağlı etkinlik, atölye ve partiye ev sahipliği yaptı.

The Hall’da gerçekleşen en heyecan verici çalışmalardan biri “Henüz Yapılmamış Filmleri Hayal Ediyorum” afiş sergisiydi. Tasarımcılar henüz yapılmamış ama hep yapılmalarını hayal ettikleri filmlerin afişini bu sergiye yolladılar.

Bu sergiye aşağıdaki afiş tasarımım ve başvuru metni ile ben de katıldım:

9 Kasım 2005 tarihinde saat 12.15’te, Umut Kitabevi’ne, Şemdinli’de bomba atanların arabalarının bagajlarından çıkan ve patlayanlarla aynı özellikte olan alman yapısı el bombalarının seri numaraları HGR Z DM LOS FMP 133 ve 134’tü. (TC. Van Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma no: 2005/750, esas no: 2006/32, karar no: 2006/31 olan “Şemdinli Davası” İddianamesi, sayfa 10)

Filmin ismi, patlayan iki bombanın seri numaralarının da HGR Z DM LOS FMP 131 ve 132 olduğu “hayali” varsayımını içerir.

Afiş, sözkonusu filmin 2015 yılının 9 Kasım tarihinde yapılacak dünya prömiyeri için tasarlanmıştır.

Prömiyer 6 ayrı yerde birden, sözkonusu bombaların atıldığı saatte yapılacaktır.

Tasarımın içerdiği “10 yıl öncesinde gerçekte nelerin olduğunu” aktaran ve seyirciyi filme hazırlayan metin, Bianet’te 30 Kasım 2005 tarihinde Tolga Korkut imzasıyla yayınlanan haber-yorumdan alınmıştır.

Sanatçı tasarımda yeralan gerçek isimler olan Ezel Akay, Haluk Bilginer, Serra Yılmaz ve yazısından bir bölüm aktarılan Tolga Korkut’tan, aynı zamanda gerçek bir yapım şirketi olan İFR’den isimlerini kullanmak için izin almamıştır. Seçici Kurul gerek görürse bu izinleri kendi almalıdır.

Oyuncu listesinde yeralan diğer üç isim tümüyle hayalidir. Sanatçı gerçek kişilerle kurulabilecek her türlü bağlantı karşısında hiçbir sorumluluk kabul etmez. Üç ön isim de kürtçedir.

Afişin güçlü ve yalın görselini oluşturan figürler el bombasıdır. El bombalarının biçimi ve afişte yeralan teknik özellikleri, GlobalSecurity.org sitesinden alınmıştır ve Şemdinli’de kullanılan el bombalarının gerçek biçim ve nitelik bilgileridir.

Sanatçı, kitap kapakları ve film afişlerine dair grafik tasarımlarında, kitap okunup, film bittikten sonra tasarımın yeniden ve farklı algılandığı bir dili kullanmayı seçmiş ve düşlemiştir. Grafik tasarım dili genel nitelikleri ile tadını, 1960’lı yıllarda Saul Bass ile doruğunu yaşayan bir dönemden almıştır.

Tasarım aslında kendi boyutlarını da “düşlemektedir”: Eski ve ingilizce deyimle “Six sheet”. Yani 300 x 140 cm. Seçici kurul, tasarımın sergilenmesine karar verirse, sanatçının bu boyuta dair “düşünü” de gerçekleştirebilir.

Tasarım aslında kendi baskı tekniğini de “düşlemektedir”: İki renk serigrafi baskı. Seçici kurul, tasarımın sergilenmesine karar verirse, sanatçının bu baskı tekniğine dair “düşünü” de gerçekleştirebilir.

Ek:
Şemdinli Davası Hakkındaki Savcılık İddianamesi / Ferhat Sarıkaya