İsveç'teki ilk kişisel sergim açılıyor: "Dikkat! Sıkışma riski…"

“Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz… Bu yerkürede, anayurdumda ve bu ülkede önyargılarımızı imal eden ve zevkimize sunan imalathaneler elbette ki yok. Bir yaşı geçtikten sonra anamıza ya da babamıza neden bu kadar benzemeye başladığımızı düşünen şaşkınlarız biz. Belki tek bir hayır ya da evet’i ile ne kadar çok şeyi ve zincirleme bir süreci değiştirebileceğini de bilmeyen… Çok mu severiz o maskelerimizi? Çok mu özel o gözlerimizi kanırta kanırta birbirimize yolladığımız bildik, onlarca, yüzlerce yıllık mesajlarımız? Ne kokuyor böyle serin parfümlerimizin ardında? Hangi göçmen mahallesine en son ne zaman gittik? Ne kadar çok benziyor birçoğumuz birçoğumuza… Saçlarının asimetrik kesim modelleriyle ve o sanki bu dünyayı “becermiş” rahatlıklarıyla ne de farklı o kültür insanlarımız! Var ya, kokan şey en çok yalnızlığımız, çürük mü çürük… Üstelik bu kadar yaralı ama sıcak el, bu kadar acılı ama cesur gülümseme varken bizi bekleyen. Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz…”
Hakan Akçura, 21.02.09

İsveç’te hemen her asansörde olması gereken bir uyarı etiketi vardır, çok kanıksadığımız: “Varning för klämrisk!” Yani: Dikkat! Sıkışma riski…

Aslında bu sergiyi kurgulamamın, bu uyarı etiketini yeniden kaleme almakla başladığını yazsam yalan olmaz. Sözkonusu ana uyarının ardından gelen iki satır der ki: “Farligt att transportera gods i hissar som saknar innerdörr eller fotocell.” Yani: İç kapısı ya da fotoseli olmayan asansörlerde eşya taşımak tehlikelidir. Bu uyarının görseli olan çizim de bu tehlikenin istenmeyen sonucunu gösterir: Taşıdığı büyük çöp arabasının kenarı asansörün kat çıkıntısına sıkışan bir adamın kimi zaman boynu, kimi zaman göğsü, asansör aşağı inerken arabayla asansör tavanı arasına sıkışır (ve kırılır? ölür?) Etkileyici ve acımasız bir imgedir.

Ben bu iki satırı şöyle değiştirdim ve etiketi yeniden kurguladım: “Farligt att transportera själ som saknar uppriktighet eller mod”. Yani: Ruhu açık yüreklilik ya da cesaret olmadan taşımak tehlikelidir.
Her şey bu cümle ile başladı ve ben adı bu olan Stockholm’deki ilk kişisel sergimi, bundan önce iki grup sergisine katıldığım Tegen 2 galerisinde açmak üzereyim. (27 Şubat 2009) Sergi 15 Mart’a kadar açık kalacak.
Sergide, şu videolarım sergilenecek: Bak, ne güzel denizkabukları! (2008), İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma (2009), Catharsis (2008), Paydos vakti (2008), Hesa Fredrik (2009), Neden olmasın? (2009). Sergide ayrıca 2007 tarihli fotoğraf temelli “Asansörler asansörler – ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının portresi” isimli iki düzenlemem yeralacak.
Aslında bu sergiye ” Yeni İsveç” isimli yeni resim serimin en azından bir resmini de yetiştirmek istiyordum ama beceremedim. Yine de hala atölyedeyim ve bir sürpriz yapabilirim.
“Asansörler asansörler – ya da gazete dağıtıcısı olarak bir sanatçının portresi” isimli iki düzenlemem, Stockholm’de gece gazete dağıtıcısı olarak çalışırken bindiğim yüzlerce asansörde aynadan çektiğim kendi portrelerimden oluşuyor.
“Bak, ne güzel denizkabukları!”nda, bir çocuk ve akan yolun görüntüsü, oynayan çocukların sesleri eşliğinde iki yetişkin, bu dünyanın karanlık yüzü hakkında sohbet ediyor.
Yeni videolarımdan “İşyeri isveççesi sınıfında İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışma”da, benim de katıldığım, İş Bulma Kurumu’nun dili yetersiz göçmenlere sunduğu bir kurs ama aynı zamanda staj adı altında birçok işyeri için aylarca sürebilen bir ücretsiz emek haznesi de olabilen “İşyeri isveççesi” sınıfındaki arkadaşlarımla isveççe yaptığımız İsveç kültürü ve işsizlik üzerine bir tartışmanın kaydını değişik zamanlarda çektiğim sıradan ve sıradışı Stockholm kent görüntüleri eşliğinde sunuyorum.

“Catharsis” -ki bu hafta Avustralya, Melbourne’da da “Human Emotion Project 2009” kapsamında sergilenmeye başlayacak- geçen yıl kamerama karşı rap yapan birkaç kafası kıyak coşkulu yeni göçmen gencin kaydını içeriyor. Bence bir tür tersten arınma ayininin kaydı… (Gelen bir izleyici -Gamze Hakverdi- yorumu şöyleydi: “Başka bir ülkeye gitmiş, dilsiz kalmış, kimliksiz kalmış kişilerin, o ülkeye götürdükleri dillerini ‘duyulur’ kılma çabaları ve bunu yaparken de kendi tınıları yerine ‘rap’i kullanarak entegre olmaya çalışmaları.”)

“Paydos vakti”, bir başka ‘kayıt” videom ve buranın en bilinir, merkezi, diğer adı “alışveriş” olan caddesi Drotninggatan’daki (Kraliçe Sokağı) sokak çalgıcılarını biraz farklı bir açıdan görüntülüyor.

Yine yeni videolarımdan “Hesa Fredrik”, çok kısa (1.48 dak.) Buraların en tuhaf adeti olan, her ayın ilk pazartesi günü, saat 15:00’de çalan, herkesi olası bir hava saldırısı karşısında hazır mı tuttuğu yoksa giderek daha kayıtsız mı kıldığı tartışılır olan güçlü uyarı sirenlerinin sesini, birbiri üzerine binen iki olguya dair kaydımla birleştiriyor: Sahte brezilyalı dansözlerin sokak gösterileri ve afgan mültecilerin açlık grevi. (Bu sirenlerin argodaki adı Hesa Fredrik, yani “sesi -bağırmaktan- kısık Fredrik”. Hasbelkader İsveç’in şimdiki Başbakanı ile adaş… )
Diğer yeni videom “Neden olmasın?” ise, sayısının bayağı kabarık olduğunu -yüz binleri bulduğunu- düşündüğüm gizli ve tabii ki diğer az sayıdaki bilinir, gürünür isveç ırkçısının kabusu olabilecek çok basit bir öneriyi, olasılığı kurguluyor: Metroların kaydedilmiş, yol yordam, durak belirtir mükemmel isveççe konuşan kadın sesinin, 25 yıldır buralarda yaşayan bir göçmenin sesiyle yer değiştirmesi. Küçük bir aksan sorunu yani sadece!
Yukardaki görseller:
1. Alışıldık “Dikkat! Sıkışma riski…” etiketi
2. Benim sergi afişi için yeniden kurgum…
3. Asansörler asansörler -ya da bir sanatçının göçmen gazete dağıtıcısı olarak otoportresi- 1
4. Hesa Fredrik’ten bir kare.

VARNING för klämrisk! / DİKKAT! Sıkışma riski…

Vernissage
fredag 27 febr. kl 17 – 20


Vi har sett den många gånger skylten med varningstexten på hissen: Varning för klämrisk. Och vi blir påminda om faran. Men också om att någon vill skydda oss. ”Från en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar”, som en definition på risk lyder.


Hakan Akcura, konstnär verksam i Sverige, med bakgrund från Turkiet, uppmärksammar denna så typiska svenska, beskyddande företeelse med förundrade ögon. Och tycks fråga hur vi ska klara av alla de vardagliga händelser och situationer där det inte finns någon varningsskylt. Att bli klämd är ett faktum tycks Hakan Akcura mena och tar oss med på en riskabel resa i Sverige och ut i världen.

TEGEN 2
Projektplats, scen och utställningsyta

Bjurholmsg. 9b
T-bana Skanstull
070-7161923
070-2855777
info@tegen2.se
Utställningen pågår t.o.m 15/3
Öppettider: fred-sönd 12-17

Begreppet risk

an unwanted event which may or may not occur.
en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar.


the cause of an unwanted event which may or may not occur.
orsakar en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar.

the probability of an unwanted event which may or may not occur
sannolikheten för en oönskad händelse som kanske eller kanske inte inträffar.

the statistical expectation value of unwanted events which may or may not occur.
Statistiska förväntade värdet av oönskade händelser som eventuellt kan ske eller inte.

the fact that a decision is made under conditions of known probabilities (“decision under risk”)
det faktum att ett beslut fattas under förhållanden med kända sannolikheter ( “beslut under risk”)

Sven Ove Hansson
(is professor in philosophy andHead of the Department of Philosophy and the History of Technology, Royal Institute of Technology, Stockholm. He is editor-in-chief of Theoria and member of the editorial board of the Journal of Philosphical Logic.)

Översättare: Leyla Ferngren

Du är välkommen att utforska begreppet risk, olika risksituationer och konsekvenser samt vad det har för betydelse för dig.

Vi lever i ett samhälle som är byggd (för trygghetsnarkomaner) på trygghet och att man försöker kartlägga alla situationer som kan innebära risk, varna för faror. Ett samhälle som kräver mer och mer av var och en att göra egna riskbedömningar av vardagliga händelser där det inte finns varningsskyltar, texter eller dylikt som kan förvarna oss om ev. risksituationer eller faror. När vi själva eller andra kommer i situationer som innebär risker:klämrisker ställs vi inför det faktum att vi måste rannsaka oss själva, våra värderingar, åsikter, fördomar likväl vi ifrågasätter andra och kräver att de ska rannsaka sig själva. Är vi verkligen lika kritiska mot oss själva som vi kan vara mot de andra? Är det något vi missar eller uppfattar felaktig? Konstnären försöker rannsaka sig vilket ger honom många sömnlösa nätter, hans tankar snurrar runt och han försöker se klart genom allt grums.

Det är en klämrisk som var och en lämnas att klara på egen hand…utan varningstexter eller manualer..

Leyla Ferngren

“Att bli klämd är ett faktum… Jag tror inte att någon väljer det avsiktligt. Vi drabbas av det helt enkelt… Eller något som vi i början själva orsakar eller är ansvariga för, genom våra val och beslut som kanske tas på vägen pga våra vanor… Det finns så klart inte verkstäder som skapar och servar oss med fördomar varken här, i mitt hemland eller på hela planeten. Vi är en grupp förvirrade individer som blir överraskade med att vi börjar likna våra föräldrar när vi passerar en viss ålder. Eller kanske är vi sådana som inte vet att vi kan förändra en hel kedjeprocess och så många saker genom ett enkelt nej eller ja. Älskar vi våra masker mycket? Tror vi att de välkända kanske tio-hundraåriga meddelanden som vi skickar till varandra med uppslitande blickar är så speciella och unika? Vad är det för doft som döljer sig bakom våra fräscha parfymer? När har vi senast besökt en invandrarförort? Vad lika vi är varandra…Vad unika våra kulturpersonligheter är med sina asymmetriska frisyrer och utstrålning som säger att personen i fråga är bekväm i sitt världsvana jag-har-knullat-den-här-världen attityd. Vet ni vad, det som luktar mest är vår ensamhet, ruttet som bara den… Trots att det finns så många såriga men varma händer och så många sorgsna men modiga leenden som väntar på oss. Att bli klämd är ett faktum… Jag tror inte att någon väljer det avsiktligt. Vi drabbas av det helt enkelt… Eller något som vi i början själva orsakar eller är ansvariga för, genom våra val och beslut som kanske tas på vägen…” 


Hakan Akçura
090221
“Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz… Bu yerkürede, anayurdumda ve bu ülkede önyargılarımızı imal eden ve zevkimize sunan imalathaneler elbette ki yok. Bir yaşı geçtikten sonra anamıza ya da babamıza neden bu kadar benzemeye başladığımızı düşünen şaşkınlarız biz. Belki tek bir hayır ya da evet’i ile ne kadar çok şeyi ve zincirleme bir süreci değiştirebileceğini de bilmeyen… Çok mu severiz o maskelerimizi? Çok mu özel o gözlerimizi kanırta kanırta birbirimize yolladığımız bildik, onlarca, yüzlerce yıllık mesajlarımız? Ne kokuyor böyle serin parfümlerimizin ardında? Hangi göçmen mahallesine en son ne zaman gittik? Ne kadar çok benziyor birçoğumuz birçoğumuza… Saçlarının asimetrik kesim modelleriyle ve o sanki bu dünyayı “becermiş” rahatlıklarıyla ne de farklı o kültür insanlarımız! Var ya, kokan şey en çok yalnızlığımız, çürük mü çürük… Üstelik bu kadar yaralı ama sıcak el, bu kadar acılı ama cesur gülümseme varken bizi bekleyen. Sıkışmak bir olgu… Kimsenin özellikle seçtiğini düşünmediğim durum. Maruz bırakıldığımız… Ya da yolun başında, yol boyunca alışkanlıkla seçtiklerimiz yüzünden sonuçta nedeni olduğumuz, sorumlusu olduğumuz…”


Hakan Akçura210209
Bilder/Resimler:
1- Hissar, hissar! – Eller invandrar konstnärens självporträtt som tidningsbud (Digital konstverkt med 16 bilder, 2007)
2- “Kolla, vilka fina snäckor!” (Video, 12:29 min, 2008)

"İyiliğin" varlığından şüphe…

Bugün bir başka blogg yazarını konuk etmek istiyorum Open Flux’a. Benbukalemun‘u:

Gerçekler Bilinsin Yeter

İsveç’te yaşayan video sanatçısı Hakan Akçura, Abdülkadir Aygan’ın yaşamını konu alan bir belgesel çekmiş. Üç buçuk saatlik belgeseli Hakan Akçura’nın blogundan izleyebilirsiniz.

Belgesel izlediğiniz herşeyden daha gerçek. Abdülkadir Aygan röportaj şeklinde gerçekleşen belgeselde hayatını 3 dönemde anlatıyor. PKK militanı, PKK itirafçısı – JİTEM elemanı ve İsveç gizli polisinin korumasında ailesi ile yaşayan Abdülkadir Aygan.

Anlatılanlar, biliyoruz diyemeyeceğimiz fakat korkunç oldukları kadar da inanılası şeyler. Basite indirgersek, Türkiye’deki gerilla – kontgerilla çatışmasının iki tarafında yer alan bir insanın günlüğü. Türkiye hakkındaki bu çarpıcı gerçekleri görmek ilginç olabilir. Bence hepimizin bilmesi gerekiyor.

Bilmemiz gereken başka birşey de dünyanın bu ve benzer şekillerde birbirini öldürdüğüdür. Kavganın amaçsızlığı ve anlamsızlığı ne kadar ayan beyan meydanda ise de, ceset yığınlarının arkasında görünmez hale geliyor. Lütfen izlerken “Türkiye’nin sorunları” penceresinden bakmayın. “Tüm insanlığın silahlanıp birbirini katletmesi çılgınlığı” penceresinden bakın.

Ben konunun başka bir tarafına girmek istiyorum. Abdülkadir Aygan tüm açıklığıyla, isimler ve tarihler ile olayları anlatıyor. Belgelenebilecek, çok dürüst itiraftlarda bulunuyor. İsimler öldürdüğü insanlara ait, onlarca can aldığından bahsediyor. Hikayesinin hiçbir yerinde, “haklılığından” bahsetmiyor.” Ağlanıp, sızlanmıyor. Pişmanlık, utanç veya üzüntü duyduğunu ne söylüyor ne de hissediyorsunuz. Hatta Aygan tüm hikayesini duraksamadan ve hiçbir duygusal yoğunluk yaşamadan anlatıyor. Hikayenin genelinde taraf tutmasa da, konuşurken hangi tarafa “biz” hangi tarafa “onlar” diyeceğini şaşırdığı yerler çok ilginç. İtirafları, korunmak, öç almak, para kazanmak veya bir çeşit ün kazanmak için yaptığını sanmıyorum.

İtiraflarının nedenini, hikayenin sonunda, “arınmak” olarak özetliyor ve “gerçekler bilinsin yeter” diyor. Burayı kafamda kurcaladım. Gerçek iç dünyasını bilemem ama Aygan’ın hissettikleri ile ilgili bir tahminde bulunmaya çalışabilirim.

Bir katilin itiraf ederek arınmak istemesi için arınarak ulaşmak istediği temizlik halini bilmesi gerekir. Bu hikayenin en ilginç yanı da bu. Aygan sadece öldürerek ve savaşarak yaşamış, bunu bir yaşam şekline dönüştürmüş. Öldürmek istemediği zaman geldiğinde de, örgüt izin vermemiş ve “öldürmezsen, ölürsün” demiş. Tek saklanacağı yer olan “düşman”a sığınmış ve onlardan da “öldür” emrini almış. 22 sene bu şekilde yaşadıktan sonra ve cephenin her iki tarafında da insan öldürmüş birinin arınması veya arınmak istemesi bana imkansız geliyor. Çünkü, en azından bir tarafın sosyal coğrafyasının bu kişiye sempati duyması gerekir ki, toplumun “temiz” diye adlandırdığı yaşama kabul edilebilsin. Bu sempatiyi kazanamayacağı kesin.

Aygan cinayetlerini kişisel zevki için işlemiyor, ya vatan millet adına, daha iyi yarınlar için, yani “temiz” amaçlarla. Ya da kötülerden korunmak için işliyor. Ancak ne yaparsa yapsın hiç “temiz” tarafta yer alamıyor. Bu noktada insanın aklı karışır. Kötünün tersinin iyi olması gerektiği önermesi yıkılıyor.

Aklıma gelen soru şu; tarihin klasik iyi-kötü dualitesinde iyi tarafa geçmeyi başaramayan birisi acaba “iyiliğin” varlığından süphe eder mi?

Aygan’ın tüm biz iyilere, “duygusuz” gelen itiraflarının bu tonda olmasının nedeni, acaba, toplumun çoğunluğunun algıladığı iyi-kötü kavramları ile Aygan’ın yaşam tarzı nedeni ile ulaşabildiği iyi-kötü kavramlarının algılanması arasındaki fark mı? Hiç öldürmedim dolayısı ile öldürmenin haklı olabileceğini de duyumsamadım. Bu deneyimi yaşamadan Aygan’ın nasıl ve neden “duygusuz” olduğunu bilebilir miyim. Veya yargılayabilir miyim?

Toplumların en büyük kavgaları, zaten hiç deneyimlemediğimiz için anlamamızın teknik olarak imkansız olduğu fikirleri; doğal olarak anlayamayışımızdan çıkmış.

Özellikle dinler ve milletler arasındaki kavgalar bu tek taraflı bakış açısı ile körüklenmiş. Müslümanlığı hiç bilmeyen hristiyanlara, müslümanları öldürmek anlamlı gelmiş. Zenginler ve fakirler, medeniler ve barbarlar, siyahlar ve beyazlar, kadınlar ve erkekler, normaller ve anormaller. Herkes kendi gerçekliğinden yola çıkmış ve nefret etmekte haklı olduğuna karar vermiş. Öldürmek de görev olmuş.

Abdülkadir Aygan şimdi herkese hikayesini anlatıyor. Bence, ne özür dilemek için ne de arınmak için. Bunların ne demek olduğunu zaten bilmiyor. Öldürürken kirlendiğini düşünmedi ki şimdi arınsın. Bence iyi miyim kötü müyüm sorusunun cevabını bilmiyor ve toplumun bu taraflardan birini seçmek için getirdiği zorunluluğa boyun eğiyor. Şimdi cevabı arıyor! Bunun için seçtiği yol ise kendini anlatmak. En duygusuz, en çıplak, en gerçek hali ile yaptıklarını herkese anlatmak. Ne kadar çok kişi duyar ve bilirse örneklem büyüyecek ve alacağı cevabın güvenilirliği artacak. Bu yüzden bir kitap yazmış, röportajlar vermiş ve şimdi de herşeyi bir filme anlatmış.

Bu belgesel sinema adına, bir şaheser veya siyasi arenayı sarsacak bir belge olmayacak. Sadece hayatı anlamak için dürüstlüğün kılavuzluğuna ne kadar ihtiyacımız olduğunu hatırlatacak.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Ahmet İnsel & Sezgin Tanrıkulu: Yargı her şeyi biliyordu

Radikal 2 – 01/02/2009

Devlet uzun yıllar JİTEM’in varlığını yalanladı. Ama itiraflar art arda gelince, birkaç JİTEM elemanı hakkında dava açmak zorunda kaldı. Şimdi ise, Genelkurmay’ın son basın açıklamalarından birinde icat edilen bir kelime revaçta: ‘Sözde itirafçı’!

document.write(); AHMET İNSEL & SEZGİN TANRIKULU

Abdülkadir Aygan, önce PKK’lı, sonra PKK itirafçısı ve dokuz yıl JİTEM’in kadrolu memuru olarak çalışan, 1999’dan beri İsveç’te yaşayan bir JİTEM itirafçısı. Aygan’ın itirafları ilk kez yayımlanmıyor. İsveç’e gittikten sonra anlattıklarının bir kısmı, PKK ile ilgili olan bölümler ayıklanıp Özgür Gündem gazetesinde yayımlanmıştı. Daha sonra, anlattıklarının bütünü Almanya’da kitap olarak basıldı. Ardından Hürriyet gazetesi Musa Anter’in kızını Aygan’la buluşturup Ocak 2006’da haber yaptı. Aygan’ın maktullerin adını vererek işaret ettiği yerden çıkartılan kemikler, faili meçhul kalmış cinayette ölmüş bir kişiye aitti.

İsveç’te yaşayan Hakan Akçura, Aygan’la 25 Mayıs 2008’de yaptığı 3,5 saat süren söyleşinin video kaydını, kendi blogunda yayımlamıştı (http://open-flux.blogspot.com/). Akçura, Gerçekler Bilinsin Yeter başlıklı bu video filminde, Abuzer kod adlı PKK militanına, Şerif kod adlı ve Aziz Turan sahte resmi kimliğiyle kayıtlı JİTEM elemanına ve ailesinin seslendiği biçimiyle Kadir’e sorular yöneltiyor. Aygan da neden ve nasıl PKK militanı olduğundan başlayarak anlatıyor. Neşe Düzel’in geçen hafta Taraf gazetesinde üç gün yayımlanan çarpıcı söyleşisi, bütün bu bilgileri tamamlıyor.

Hepimizin bildiği gibi, devlet uzun yıllar JİTEM’in varlığını yalanladı. Ama itiraflar art arda gelince, birkaç JİTEM elemanı hakkında dava açmak zorunda kaldı. Şimdi ise, Genelkurmay’ın son basın açıklamalarından birinde icat edilen bir kelime revaçta: “Sözde itirafçı”!

Hakkında çok ağır suçlamalarda bulunulan ve dava açılması devletin bazı kademelerinin cansiperane direnişiyle yıllardır engellenen emekli bir subayın, davanın açılması kaçınılmaz olduğu zaman intihar etmesine bazı güçler bir linç girişimi görüntüsü vermeye çalışıyor. Cenazesi bir milli kahraman cenazesine dönüştürülüyor. İntihar etmiş bir kişinin yaşadığı o büyük insani dramı anlayarak, intihar etme kararı almaya insanı götüren o derin acıyı paylaşmak arzusu, bu duruşu bütünüyle izah etmiyor.

O zaman ne var diye sorarsınız, 10 yıl öncesine gitmemiz gerekecek. 8.1.1999’da, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, 1989 yılında üç kişinin öldürülmesiyle ilgili, sanıkların işledikleri iddia edilen suçların niteliği nedeniyle soruşturma evrağını Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderme kararı verdi.

Yedinci sanık

Savcı İlhan Cihaner’in kararında sanıklar, Ahmet Cem Ersever (o tarihte ölmüştü), emekli Jandarma Albay Arif Doğan, Jandarma Yüzbaşı Sinan Yaşar, Jandarma Başçavuş Şaban Bayram, Suriye uyruklu PKK militanı ve sonradan itirafçı olan ve o tarihte Kırklareli cezaevinde hükümlü tutuklu olan İbrahim Babat, korucu Faysal Şanlı idi. Savcı bu altı sanığın yanına, yedinci bir sanık daha ilave etmek ihtiyacı hissetmişti: “Açık kimlik ve sayıları tespit edilemeyen itirafçı, korucu ve kamu görevlileri”.

“Suç işlemek amacıyla silahlı çete oluşturmak, birden fazla kimseyi taammüden öldürmek” olarak, suç tanımlanmıştı.

Kararda ismi zikredilmeden ama açık biçimde tarif edilen bir örgüt vardı: “Kapsamı ve işledikleri suçlar tüm ülke geneline yayılan ve kamu görevlileri, itirafçılar ve koruculardan oluşan bir çetenin soruşturma konusu suçu işlediği, bu çetenin önceleri terörle/teröristlerle mücadele amacı ile kurulduğu, teröre destek veren şahısların yasal yöntemler kullanılmadan cezalandırılmasını yöntem olarak benimsedikleri, daha sonraları başka saiklerle adam öldürme/kaçırma, çek senet tahsilatı, bombalama, tehdit, vs gibi suçları işledikleri iddialarının olduğu” vurgulanıyordu.

Kararın sonuç paragrafı durumu tüm çıplaklığıyla özetliyordu: “Sonuç olarak açık kimlikleri yukarıda yazılı olan şahısların suç işlemek amacı ile çete oluşturdukları, sanık Arif Doğan’ın daha sonra farklı bölgelerde de birçok suç işleyen çetenin D. Bakır grubunun başında olduğu, bu şahısa bağlı Silopi grubunun başında ise Ahmet Cem Ersever’in olduğu” ve Ersever, Babat, Bayram ve Şanlı’nın “maktülleri önce sorgulayıp sonra Cizre-Nusaybin karayolunda öldürdükleri(nin) tüm evrak kapsamından anlaşıldığı” belirtiliyordu.

Savcı, “söz konusu çete mensubu olarak bu çetenin faaliyetlerini bildikleri halde gerekli işlemleri yapmayarak suç işleyen şahısların” hakkında başka yerde soruşturma yapıldığı için bu kararda sanık olarak gösterilmediklerinin altını ayrıca çizmek ihtiyacı duymuştu. Savcı, yargının başka suçluların var olduğunu bildiğini ima ediyordu. Çünkü daha önce “10.6.1998 tarihinde Radikal gazetesinde çıkan haber üzerine soruşturmayı genişlettiğini”, bu nedenle İbrahim Babat’ın kendisi tarafından sorgulanması için Midyat Cezaevi’ne sevk edilmesini Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nden talep etmiş, red yanıtı almıştı. Bunun üzerine kendisinin Kırklareli’ne gitmesine izin verilmesini talep etmiş, bu da reddedilmişti. Savcı, haklı olarak, Babat’ın “talimatla ifadesinin alınmasının birçok noktada delillerin, ayrıntıların kaybolmasına yol açacağına” dikkat çekiyordu. Suç dosyasını en iyi bilen kişi olarak ifadeyi kendisinin alınmasını ısrarla talep ediyor, bakanlık reddediyordu. Sonunda savcı, Babat’ın talimatla ifadesinin alınması için Kırklareli savcılığına 60 soru yolladı. Bu soruların bütünü, savcının amacının sadece üçlü cinayetin faillerini tespit etmek değil, bu eylemin etrafındaki örgütlenmeyi ortaya çıkarmak olduğunu gösteriyor. Örneğin bir Asayiş Komutanı ve Kurmay Başkanı’nı soruyor.

Savcı İlhan Cihaner, Diyarbakır DGM’ye dosyayı havale etme kararı aldığı gün, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne bir genel değerlendirme yazısı da yazdı. Savcıların pek ender başvurdukları bir yöntemdir bu. Beş sayfalık yazıda, önce ölü bulunan şahıslarla ilgili soruşturmayı nasıl yürüttüğünü anlattı. Kaçırma-kaybolma olaylarının arasında birçok ortak nokta olduğunu savcı tespit etmişti. Kaybolan/öldürülen kişiler, “ağırlıklı olarak terör suçundan soruşturulmuş kişiler olmakla birlikte, herhangi bir suça bulaşmamış” kişiler de vardı ve “bazılarının ailelerinden fidye isten”mişti. Savcı, “suça katıldıkları yolunda iddialar olan bazı görevlilerin hâlâ etkin olarak görevlerine devam ettikleri”nden, sanıkların açığa çıkarılması ve yargılanmalarının sağlanamamasından şikayet ediyordu.

Savcı şikayet etmekle kalmıyor, yazıda bir dizi somut önlem de öneriyordu. Bütün bunların üzerinden on yıl geçti. 1989’da işlenmiş üçlü yargısız infazla ilgili dava hâlâ 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam ediyor. Ama asker kökenli sanıklar buna dahil edilmeden. Çünkü Diyarbakır DGM Başsavcılığı’nın, Arif Doğan, Hikmet Köksal ve diğer jandarma görevlilerinin ifadelerine başvurulmak üzere adres ve kimlik bilgilerini talep eden yazısına Genelkurmay Başkanlığı’nın yanıtı netti: Konunun askeri nitelikli olmasından dolayı adli makamlarca bu konuda soruşturma yapılmasına gerek yoktur! O günden beri Genelkurmay Savcılığı’nın bu konuda bir soruşturma yapıp yapmadığını bile bilmiyoruz. Genelkurmay’a iletilmiş bir dizi suç duyurusunun akıbeti de aynı.

10 yıl geçti

1989’da işlenmiş cinayetin üzerinden 20 yıl geçince, yani Eylül 2009’da dava zaman aşımına uğrayacak. Cansiperane direniş amacına ulaşacak. Bütün bu davalarda olduğu gibi, yargıçlar ayak sürüyecekler, başlarına iş almamak için davaları sonuçlandırmayacaklar ve Türkiye zamanaşımı nedeniyle düşmüş dava sayısında dünya şampiyonluğuna oynayacak.

İşin bir de öbür yanı var. Savcı, bakanlığa yazdığı yazıda, “Olağanüstü hal bölgesinde kanunsuz işlere katılan kişilerin diğer bölgelerde de kanunsuz ilişkilerini sürdürdükleri, bu haliyle ülke genelindeki birçok suçun altyapısının olağanüstü hal bölgesinde oluştuğu”nu ifade ediyordu. “Tüm ülke geneline yayılan çetenin suç işlediğini” vurguluyordu. Kendisine soruşturma izni verilmiyor, üşenmiyor bakanlığa genel değerlendirme yazısı yazıyor ve “adalete olan güveni pekiştirme” gereğinin altını çiziyordu. Bu tür faaliyetlerin, “güvenlik güçlerimizin meşru mücadelelerini uluslararası camiada karaladığını, özelikle AİHM’e başvuruların artma eğiliminde olduğunu” belirtiyordu.

Ve savcı İlhan Cihaner’in bu çabalarının üzerinden on yıl geçmesine rağmen, devletin bazı sorumlu makamları “sözde itirafçı” lafını icat ederek, “JİTEM yoktu” demeye hâlâ cüret ederek, direniyorlar. Türk yargı kurumunun medarı iftiharı olarak anılması gereken savcı İlhan Cihaner’in 1999’dan sonra meslekte nasıl ilerlediğini bilmiyoruz.

Bugün Ergenekon davasında “her şeyden önce hukuka önem vermeli” diyen devlet sorumlularının, emekli devlet büyüklerinin, siyasetçilerinin çoğu, İlhan Cihaner adaletin yerini bulması için çabalarken, en yüksek makamlardaydı. Adaletin yerini bulmasına karşı cansiperane direndiler, bazıları direnmeye devam ediyor. O zaman insanın aklına şu soru geliyor: Acaba hukukun bazı yurttaşlarımıza karşı uygulanmayacağına dair bir gizli hukukumuz mu var?

Abdülkadir Aygan İsveç'te dün gözaltına alındı ve bugün serbest bırakıldı

7 ay önce yayınladığım “Gerçekler bilinsin yeter” isimli filmimde yaptığı 3,5 saatlik itiraflarını geçen hafta Taraf gazetesinde yayınlanan Neşe Düzel imzalı seri röportajda yineleyen eski PKK’lı, PKK itirafçısı, eski JİTEM elemanı ve JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan dün İsveç polisi tarafından gözaltına alındı ve bugün çıkarıldığı mahkemede serbest bırakıldı.

Nasname News‘un iddiasına göre gözaltının nedeni TC’nin, Rahşan Anter ve Orhan Miroğlu’nun eski kişisel başvuruları üzerinden temellendirdiği “iade talebi”. Mahkeme bugün durumu değerlendirdi, gözaltının uzatılmamasına karar verdi. İade talebinin ayrıca karara bağlanacağını sanıyorum. Aygan’ı avukatı Gunnar Iarsson savunuyor.

Ek:
Nasname, Aygan serbest bırakıldıktan sonra onunla kısa bir tele-röportaj yapmış, onu da yayınlamak istedim.
Aygan:
“Bu cinayetlerde akrabalarını yitirenler biraraya gelmeli. Davacı olmalılar.

Nasname-Sayın Aygan geçmiş olsun.
Aygan- Sağolun.

Nasname-Neydi son durum? Biz anlatır mısınız? Sizi neden İsveç polisi çağırdı?
Aygan-Türkiye Cumhuriyeti devletinin iadem için resmi başvurusu varmış.

Nasname- Devletin kendisinin mi yoksa bu konuda Anter ailesinden de şikayetçi ve talepkar olan var mı?
Aygan-Rahşan Anter’in de bu konuda müracaatı varmış. Ama bizi şu nedenle aldılar. Beni adam öldürmekten, bir Partizancı/TİKKO’cuyu da banka soymaktan…

Nasname-İsmi ne? Kaç yıldan beri İsveç’te kalıyor bu kişi?
Aygan- İsmini bilmiyorum. Ama öğrenebilirim. Üç yıldan beri burda ilticacı. Ve banka soygunu iddiasıyla getirilmişti.

Nasname-Sizi neden Türkiye Devleti istemiş olabilir. İfade ise; bize daha önce verdiğiniz beyenatlarda uluslararası bir mahkemede tanıklık yapacağınızı belirtmiştiniz zaten.
Aygan- Beni Türkiye’ye konuşturmak için değil susturmak için istiyorlar. Yoksa tanıklıksa, tanıklığa varım. Ama Türkiye’ye gitmem. Türkiye bana dünyanın teminatını verse gitmem. Bu işleri bir tek ben mi yaptım! Benim üstüm olan onlarca binbaşı, yarbay, general var. Onları alsınlar. Onlar konuşsun. Diğer bir yandan adını söylediğim yüzlerce itirafçı var. Abdulhakim Güven, Adil Timurtaş, Recep Tiril, Hayrettin Toga, Hüseyin Tilki… Ben burdayım. Ve konuşuyorum. Sorun konuşmam mı? Konuşunca neden suçlu oluyorum. Ben bunu anlamıyorum. Ama kim beni suçlarsa suçlasın konuşacağım. Ben PKK’nin de, Jitem’in de itirafçısıyım….

Nasname- Musa Anter ile ilgil, daha önce çeşitli girişimler vardı. Ve bunların bir kısmı neticelenmişti. Bu konuda ne söyleyeceksiniz? Neden bu Rahşan Anter sizinle uğraşıyor?
Aygan- Rahşan hanımın acısını anlıyorum. Buraya geldi. Bazılarını devreye soktu. Onlara güvendim. Ersin Kalkan adındaki polis muhabiriyle benim hakkımda kitap yazdılar. Onlardan ve benimle ilgili kitap yazan diier Timur Şahan ve Uğur Balık’dan da şikayetçiyim. Onlar hakkında da dava açtım. Benim üzerimden hem para kazanıyorlar hem de beni katil ilan ediyorlar. Bunlar gazeteci mi? Savcı mı? Vurguncu mu? Onu da siz karar verin.

Nasname- Bu kısa tele-röportajla belirtmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Aygan- Bence bir şey daha yapılmalı. O da bu cinayetlerde akrabalarını yitirenler bir araya gelmeli. Davacı olmalılar. Ayrıca Türk halkı ve Kürd halkı da şunu bilmeli. Bizi bu suça iten Öcalan ve onun PKK’sı, bir o kadar devlet ve ordunun içinde kurulan JİTEM’dir. Esas suçlu olan bunlar. Bizim de suçumuz var. Fakat bizi vurmak ve bize katil demekle bu iş sonuca ulaşmaz ki.
Ve dün olduğu gibi bugün de eski Jitem içinde benim gibi faaliyet içinde bulunmuş olanlara sesleniyorum: Sizde çıkın o gizlendiğiniz yerden. Elllerinizdeki silahları bırakın. Tetikçi olmayın. Bakın benim durumum şu anda sizin en kralınızdan iyi. İsveç hükümeti en insani yardımını yapıyor. Keşke benim böyle bir devletim olsaydı. Onun için canımı verirdim. Ne örgüt, ne devlet, bana bu güveni vermedi. Eğer ben Türkiye’de en küçük bir şey için gözaltına alınmış olsaydım, öldürülmeseydim bile en az altı ay benden haber alınmazdı. Hiç bir şey olmasaydı eşim çıldırır, çocuklarım sokaklara düşerdi. İşte devlet olmak budur. Türk devleti bari bunu gözönüne alsın.

Ek 2:
Orhan Miroğlu’nun bugün (31.01.2009) Taraf’ta yayınlanan açıklaması:
“Abdülkadir Aygan’ın Türkiye’ye iadesi konusunda kendilerinin bir talebi olmadığını belirten Orhan Miroğlu şunları söyledi: “İçişleri Bakanı Beşir Atalay, DTP Van milletvekili Özdal Uçar’ın soru önergesine verdiği yanıtta Aygan’ın İsveç’ten iadesinin istendiğini açıklamıştı. Özellikle Ergenekon ile ilgili hassas süreçte can güvenliği temel bir sorun. Ergenekon ve JİTEM bağlantısının ortaya çıktığı bu ortamda samimi itiraflarda bulunanların can güvenliği sorunu var” dedi. Aygan’ın bu koşullarda Türkiye’ye iadesinin tehlikeli olabileceğine dikkat çeken Miroğlu, Aygan’ın yaşam hakkının korunması açısından İsveç’te yargılanması gerektiğini söyledi.”