"Nefret tünelinde Aşk" Birgün'de…


Birgün Gazetesi bugün, “Nefret tünelinde Aşk” sanat etkinliğime dair benle yaptığı söyleşiyi yayınladı. Aşağıdaki linkten söyleşinin internet linkine ulaşabilirsiniz:

Söyleşinin internet linki

Gazete, yapılan söyleşiyi sayfaya sığdırmak için kısaltmak zorunda kalmış. Kesintisiz halini aşağıdan okuyabilirsiniz:

“Bir türkü seven kürtler, bir kürdü seven türkler… Çağrım size!”
Nefret tünelinde Aşk

“Yeni yeni büyüyen bir şey” var. Bu şey, tam da sokaklarda Dink’in katilinin beyaz beresiyle rahatlıkla dolaşabilenlerin temsil ettiği, yeni bir saldırgan klu-klux-klan ırkçı alt-kültürünün yaygınlaşması.

Söyleşi: Sinan Kurtuluş Bilgenoğlu

S.K.B: Çağrısını yayınladığınız “Nefret tünelinde Aşk” isimli çok katılımlı sanat etkinliğinizin içeriği nedir? Nasıl bir karar ve hazırlık süreci yaşadınız?

H. Akçura: Türk ırkçılığının kökleri çok derin, gücü ise resmi ideolojiden. Türkiye’de türklerden gayrı bir ulusun, azınlığın varolmadığının açık açık savunulduğu, tersine düşünenlerin hapislerde çürütüldüğü, olmadık acılara uğratıldığı, öldürüldüğü günler geçeli çok olmadı. Bugün ise, herkesin “bir milliyetçi ve türk olduğunu”, her diyalogda ilk söz olarak söyleme ve söyletme çabasıyla kendini gösteren, yaygın kalabalıkların hakim söylemi haline gelen bir yeni milliyetçi dalganın, teklifsizce “yeni soykırımlar” çağrısı yapabilen bir ırkçılığa kapı açıyor olmasını tartışmalıyız.

Geçen yıl Türkiye’de ve İsveç’te aynı anda başlattığım, sonuçlanmayan ve hâlâ katılıma açık olan “Gerçek Diyalog” isimli sanat etkinliğimde, Türkiyeli katılımcılara sorduğum üç sorudan biri, “gelişen yeni milliyetçilik ve ülkenin geleceği hakkında düşündüklerine” dairdi. Birçok kişi ve kurumun dikkat çektiği bu kara dalga, zamanla kendine kurbanlar arayarak ve ne yazık ki bularak palazlandı ve Hrant Dink’in katlinin ardından daha da tehlikeli bir düzeye ulaştı.

Yıllardır takipçisi olduğum “internet yazışma kültürü” içinde, hiçbir zaman son dört-beş ayda olduğu kadar yaygın, “meşru” ve tehlikeli keskinlikte ırkçılığın varolmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu anlamda “yeni yeni büyüyen bir şey” var. Bu şey, tam da sokaklarda Dink’in katilinin beyaz beresiyle rahatlıkla dolaşabilenlerin temsil ettiği, yeni bir saldırgan klu-klux-klan ırkçı alt-kültürünün yaygınlaşması.

Bu keskin türk ırkçılığı, kimi kürtlerde de karşılığını buluyor. Gücü ve sahip çıkılırlığı elbette ki egemen ulusun ırkçılığı kadar olmasa da, hızla yaygınlaşarak, – ne yazık ki nedenleri kimilerince haklı da görülse- bence niteliği farksız olan, karşı çıkılası bir saldırgan kürt ırkçılığını beraberinde getiriyor.

İnternette binlerce kürt ve türk arasında akan diyaloglarda yeralan ırkçı mesajları biriktirdim. Sohbet forumlarında akan aynı içerik ve nitelikteki sesleri kaydetmeye başladım. Bunları “nefret metinleri ve sesleri” olarak tanımladım ve çağrı metnimde de dediğim gibi, okurken ve dinlerken kendimi hep kirlenmiş hissettim.

Herkesin gelişen ırkçılığa karşı elini taşın altına sokması gereken bu günlerde, bu çok katılımlı etkinliği tasarladım ve “Nefret tünelinde Aşk”ın çağrısını yayınladım. Yayınladığım çağrı, bir yanı kürt, bir yanı türk olan çiftlere… Bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftlere yönelik.

Çağrımın tam metnine okurlarınız internetteki blog sitemden ulaşabilirler: http://open-flux.blogspot.com

Projeye katılmak isteyen çiftlerin ne yapması gerekiyor?

Onlardan, ellerindeki ya da ödünç alacakları video kameralarla birbirlerini ve/veya ilişkilerini çekmelerini istiyorum. İçeriği ve biçimi tümüyle katılımcılara bağlı kayıtlarla, bana ve olası serginin ziyaretçilerine, bir kürdü ya da bir türkü sevmenin nedenini, nasılını, öyküsünü, varsa zorluklarını, dışavurumunu, içeriğini aktarmalarını, belgelemelerini istiyorum. Özetle katılımcılardan, kurgulanmamış ya da kabaca kurgulanmış “home-video” kayıtlarını istiyorum.

En ağdalı, ayrıntılı biçim ve içeriklerden, en yalın biçim ve içeriklere kadar her şey kabulüm. Çünkü, cevaplayacakları asal soru, okuyacakları o zehirli nefretin belgelerinin kapladığı tünel-mekanda nasıl varolmak istedikleri ile ilgili olacak.

Sanat etkinliğine katılacak çiftler, bu küfür ve saldırıların dört duvarını ve tavanını kapladığı, seslerin de aralıklı olarak “boşaldığı” bir mekanda, kendilerine ayrılmış ekranlarda akan videolarda hayat bulacaklar. Ziyaretçiler bu fazlasıyla “kirli” nefret tüneli-mekanında o videoları izleyecek. Sergiyi, İstanbul ve Diyarbakır’da aynı anda açmayı istiyorum.

Projenize katılacak çiftler bulabildiniz mi? Yardım ve destek çağrınız karşılık buluyor mu?

Sadece iki hafta oldu etkinliğin çağrısını yayınlayalı ve yaygınlaşmadı yeterince… Ama yine de katılmaya karar veren ve bu sürecin ilk adımlarını, varsa merak ve sorularını benle paylaşan çiftler var. Elime ulaşan video henüz yok. Yine de, böylesi açık katılımlı çağrılarımın en fazla yankı, karşılık ve destek bulanı oldu “Nefret tünelinde Aşk”. Sürecin her aşamasında şu ya da bu şekilde katkı verebileceğini söyleyen bir dizi insan var ve her gün sayıları artıyor.

Peki nefret metinlerinin içeriğini tam olarak öğrendikten sonra vazgeçen çiftler oldu mu? Sonuçta o kadar küfrü okumak herkesin yapabileceği bir şey değilmiş gibi geliyor.

Katılım isteklerini bana iletenlere “nefretin metinleri”ni yolluyorum. Yolladığım örneklerin sayısını çok tutuyorum. Çünkü çağrımda da belirttiğim gibi, “görmeli, okumalı, bilmeliler, katılmayı düşündükleri etkinliğin hangi zehirli tünelde-mekanda soluk almaya çalışacağını…”

Onları okuyunca katılmaktan vazgeçen çift olmadı. Ben, çok fazla sayıda insanın kendi ırklar-milliyetler üstü sevgisini, bu metinlerin karşısında konumlayacağına ilişkin inancım ve umudumla adım attım. Bu umudum sürüyor.

Bu metinlerin sergilenmesiyle beraber iki tarafın sıradan insanlarının birbirlerine duyduğu kin artar gibi bir kaygınız var mı?

Bu metinlerin ne olduğunu bilip, gözden uzak olmasına sevinmek yerine, onları ışık altına çekmeyi yeğliyorum. Bu nefret metinlerini teşhir etmem, kafasını kuma gömen tonla ortalama yurttaşı irkiltmek ve katılımcıların yaratımlarıyla gönül bağı kurmalarını istemekten başka bir anlama gelmiyor.

Sizin deyiminizle “iki tarafın sıradan insanları”yla bir umudu ve tepkiyi paylaşmaktan başka bir hedefim yok. Hayır, onların yaygın bir kini taşıdığını düşünmüyor, tam tersine bu kini taşıyan ırkçılara karşı “ortak tutum” içinde olacaklarına inanıyorum.

4-5 aydır bu proje üzerinde çalışıyorsunuz. Peki Hrant Dink suikastı projenizi hayata geçirme sürecini hızlandırdı mı? Suikastın ardından bazı gazetelerde ırkçı sitelerin forumlarına yer verildi. Sizce gazeteler bu forumları fark etmekte biraz geç mi kaldı?

Elbette ki, Dink suikasti ve onu uğurlayan 200 bine yakın kişinin belirlediği süreç bu ülkenin geleceğinin karartılmasına karşı çıkacak herkes gibi beni de tetikleyen bir süreçti. Bazıları için sözkonusu ırkçı yazışmalara dikkat çekmek ve Dink’in yaşamını adadığı bir eşitlik ve adalet çağrısının yaygınlaşabilmesi için belki de bu acılı sürecin itkisi gerekiyordu.

Ama hâlâ isminin altında “Türkiye Türklerindir” ifadesini fütursuzca taşıyabilen, yayın yönetmeninin inanılmaz bir aymazlıkla “türklerden ırkçı çıkmayacağını” savunabildiği bir gazete bu ülkenin en çok satan gazetesi ise, bu ırkçı yazışmalara ilişkin sorumlu uyarılarının zamanlamalarından dolayı kimseyi “geç kalmakla” suçlayamam.

Yurtdışında yaşıyorsunuz. Peki Türkiye’deki ırkçılıkla Avrupa’daki ırkçılığı benzerlikler ve farklılıklar açısından karşılaştırabilir misiniz?

İsveçliler, İskandinavya’nın gerçek sahibi Sami ulusuna sınırlı temsil hakkını 1993’te verdi. Sadece 14 yıl önce. Henüz bir parlamento binaları yok. Sami ulusunun eşitlik mücadelesi hala sürüyor.

Bugünkü Avrupa’yı, kaynağı Türkiye’deki ya da İsveç’in yakın geçmişindeki egemen ulus ırkçılığından farklı ama günlük yaşamdaki birçok gizli-açık göstergesi ortak olan bir zeminden, artan göçmen ırkçılığından tartışmak isterim şimdilik…

Artan göçmen varlığı, gelişen dinsel saflaşma, yaygınlaşan işsizlikle birlikte güç kazanan gizli ırkçılık Avrupa’da gün be gün artıyor ve artacak da. Kalabalıklar için dünyayı algılamanın giderek daralan ve karşıtlıklara odaklanan fakir perspektifi, birçok orta sınıf avrupalıyı aslında kendi ülkesinde yabancı görmek istemeyen bir hale çoktan taşıdı. Göçmenlerin çoğu uzundur, her zeminde, kendine yönelik farklı, ayrımcı davranışın farkında. Bir başka farkındalığı ise, artık ve hep, onsuz, göçmensiz bir Avrupa’nın olmadığı, olmayacağı.

Çok önemli bir fark şu ki, bu ülkeler hâlâ, ayrımcı milliyetçiliğin ve gizli ırkçılığın tonla göstergesini içerse de, bu göstergelerin her birinin, her türlü zeminde acımasızca sergilenebildiği, tartışılabildiği ve onlara karşı mücadele etmenin yasallığının yaygın olduğu ülkeler.

Sadece iki yıllık kendi kişisel yolculuğuma, mücadele ve yaratımıma baktığımızda bile bu farkı görebiliriz:

Geçen yıl, “İsveç Göçmen Bürosu’na açık mektup” isimli video-performansla oturma ve çalışma izinlerini ben gibi uzatmak isteyen 6500 göçmene reva görülen haksız muamelenin karşısında ne dediğimi sergiledim. Kamuoyundan çok olumlu yankılar buldum. “Gerçek Diyalog” etkinliğimde İsveç’ten katılacaklara sorduğum üç sorudan biri de, kökleri çok derin olan ve ayrımcılığın, gizli ırkçılığın göstergelerini besleyen günlük yaşam kuralları toplamı diye özetlenebilecek Lagom’u sorgulayan bir soru… Bu yıl, sadece göçmenim diye beni sanatçıdan saymayan, belgelerimi ve geçmişimi yeterli görmeyen İsveç İş Bulma Kurumu Kültür Departmanı’nın bu ayrımcılığını medyaya ve sanat ortamına teşhir ettim; İsveç Komünist Partisi (Sol Parti) bu sorunu hemen İsveç Parlamentosu’na taşıdı.

Türkiye’de ise milliyetçilik ve ırkçılıkla savaşan her kişi ve kurum ne yazık ki hala tehdit altında. Bu tehdidin azalmayıp artacak olma ihtimali ise en büyük tehlike.

Türkiye’den uzakta yaşıyorsunuz. Bu, Türkiye hakkındaki değerlendirmelerinizi zorlaştırmıyor mu, oradan takip edebiliyor musunuz?

Elbette zorlaştırmıyor ve elbette takip edebiliyorum. Bunun için sadece istek, kaygı ve sorumluluk duygusu yeterli. Artık herkesin sadece kendi ülkesine ilişkin değil, çok yakında yok edicisi olabileceğimiz bu yerküreye ilişkin de farkındalığının artması, kapsamlı, sorumlu bakışının ve tutumunun artık belirmesi gereken bir zamandayız.

Ben kendi adıma, bir yandan Türkiye’de artan milliyetçi ırkçılığı, bir yandan İsveç’teki göçmen ayrımcılığı ve gizli ırkçılığı yaratımımın konusu haline getirirken, bir yandan da Bush’a kabus önerisi olarak yapıp, yaygınlaştırdığım videoları izleyenlerin sayısını başta ABD olmak üzere tüm dünyada artırmaya uğraşıyor ve yeni kabus önerilerimi kurguluyorum.

Nefret tünelinde Aşk / Love in the tunnel of hate

(English text at the bottom)

“Irkçılığa karşı” konumlanmış bir kavram ve sanat etkinliği sunumu, açık bir katılım çağrısı:

Nefret tünelinde Aşk

Bir kürdü seven türkler, bir türkü seven kürtler. Bir yanı kürt, bir yanı türk olan “çiftler”. Bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftler. Çağrım size:

Dört beş aydır ırkçı türklerin ve ırkçı kürtlerin internette yeralan yazılı ve sesli küfürleşmelerini biriktiriyorum. “Irkçı” sıfatım milliyetçi sıfatıyla karıştırılmamalı. Sayısı inanılmaz bir hızla artan bu karşılıklı konumlanışın ben tarafından “açığa çıkarılacak” seçimleri başka türlü tanımlanamayacağı kesin olan küfür ve saldırı metinlerinden ve seslerden oluşuyor. (Kastettiğim sadece internete gömülü metinlerin benim tarafımdan gözler önüne serilmesi. Yoksa hiç açıkta olmayan, kimilerince hiç bilinmeyen metinler değiller tabii ki!) [yanlış anlaşıldığı için sonradan eklendi.] Forumlardan, -Youtube benzeri paylaşım sitelerindeki- yorum yazılarından ve site ziyaretçi defterlerinden derliyorum bunları. Sesleri ise belli –çoğunlukla kürt- sohbet odalarından (genellikle kürtlere küfreden türklerin seslerinden) [yanlış anlaşıldığı için sonradan eklendi.] kaydediyorum. Binlerce… İnanılmaz bir çıplaklıkta, netlikte bir nefreti içeriyorlar; okurken ve dinlerken kirlendiğimi hissedecek kadar ağdalı, sığ ve gerçekler. Her birimizin büyük bir tedirginlikle gelişmesini izlediği milliyetçi ırkçılığın binlerce kürt ve türk arasında akan diyaloglarda ne kadar insafsız bir düzeysizlikte ve tehlikeli bir keskinlikte aktığının, akmaya başladığının belgeleri.

“Nefret tünelinde Aşk” sanat etkinliğine katılacak çiftler, bu küfür ve saldırıların dört duvarını ve tavanını kapladığı, seslerin de aralıklı olarak “boşaldığı” bir mekanda, kendilerine ayrılmış ekranlarda akan videolarda hayat bulacaklar. Ziyaretçiler bu fazlasıyla “kirli” nefret tüneli-mekanında o videoları izleyecek.

“Nefret tünelinde Aşk” sanat etkinliğine katılacak çiftler, bu isteklerini bana ilettiklerinde onlara sözkonusu nefretin metinlerini yollayacağım. Yollayacağım örneklerin sayısını çok tutacağım. Çünkü görmeli, okumalı, bilmeliler, katılmayı düşündükleri etkinliğin hangi zehirli “tünelde-mekanda” soluk almaya çalışacağını… Katılımcı adayları sözkonusu metinleri, son halleriyle değil, doldurdukları koca zehirli fıçılarından avuçlayarak önlerine sereceğim ilk halleriyle okuyacaklar.

Sergiden önce ne yazık ki -ya da ne iyi ki- dinleyemeyecekleri sesler ise hemen hemen aynı keskin, sığ içeriklere sahip ama elbette ki ek olarak “gerçek bedenlerden gelen gerçek bir ses olmaklığın” gücünü de kapsıyorlar…

Bu sürecin ardından katılmaya karar vereceklerden istediğim şu olacak:

Varolan ya da ödünç alacakları video kameralarla birbirlerini ve/veya ilişkilerini çekecekler. İçeriği ve biçimi –nasıl ve nerede çekileceği- tümüyle katılımcılara bağlı kayıtlarla, bana ve olası serginin ziyaretçilerine, bir kürdü ya da bir türkü sevmenin nedenlerini, nasıllarını, öyküsünü, varsa zorluklarını, dışavurumunu, içeriğini aktaracak, anlatacak, belgeleyecekler.

Katılımcılardan, kurgulanmamış ya da kabaca kurgulanmış “home-video” kayıtlarını istiyorum.

Birbirlerini nasıl çekerler, nasıl belgelerler? Odalarını, evlerini, akan hayatlarını nasıl aktarırlar? Sevgilerinin gücünü nasıl sunmak isterler? Her şey sadece katılımcıların kararıyla yaratılacak. En ağdalı, ayrıntılı biçim ve içeriklerden, en yalın biçim ve içeriklere kadar her şey kabulüm. Çünkü, cevaplayacakları asal soru, okuyacakları o zehirli nefretin belgelerinin kapladığı tünel-mekanda nasıl varolmak istedikleri ile ilgili olacak.

Süre kısıtlamam yok.

Kayıt bir dijital video kamera -yani kaydini cd’ye yapan ve bilgisayara aracısız transfer edilebilen bir video kamera- ile yapılabilirse kurgu sürecinde bana çok kolaylık sağlar ama bulunabilen video kamera sadece bir analog kameraysa -yani kaydını bir banta/kasete yapan video kameraysa-, bu yüzden vazgeçilsin istemem. O da kabulüm.

Kavramı/bağlamı kuranım. Gelecek videoları, gerek görürsem kurgulayacak olanım. Sergi olanaklarını zorlayacak, koşullarını oluşturacak olanım. Katılımcılar görecek ki, metinlerin içeriği ciddi hukuksal sorunlarla baş etmeme neden olabilecek gibi…

Sergide katılımcıların isimleri istedikleri gibi yeralacak. Tercihim açık kimlikleri… Ama soyadı olmadan ya da mahlas/takma isimle katılmayı seçebilirler. “Katılımcılar” olarak tanıtılacaklar.

Sergiyi, İstanbul ve Diyarbakır’da aynı anda açmayı istiyorum. Beceremezsem, sergi bu iki kentten birinden diğerine taşınacak. Diğer kentlere taşınma ihtimali tabii ki isteğim ve gündemimde olacak.

Sergiye kaç çiftin katılacağını bilmiyorum. İnsanlardan “bir yaratımı bizzat gerçekleştirmelerini” istediğim her süreçte yaşadığım düşkırıklıklarına dair deneyimlerimden kalan bilgiyle, yüzlerce değil onlarca çifti hedeflemek, en gerçekçisi gibi.

Hepsi bu.

Katılımını sağlayacağınız her yeni çift beni mutlu eder.

Bu duyuruyu okuyan herkesin her türlü soruyu sorması ve katılımcı adaylarının nefret tüneli-mekanını kaplayacak belgeleri edinmek için yazışma adresi: hakcura@gmail.com

“Sevgiyle”…

Not: Bu serginin hazırlık ve sergilenme aşamasında her türlü yardım ve desteği verecek olanlara kapım açık. Bu çağrının ve olası serginin haber, duyuru olarak dergi, gazete, forum, yazışma grupları gibi zeminlerde yaygınlaştırılabilmesi, kurgu ve altyazı döşenmesi sürecinin mali gereksinimi, sergilemeye dair yönlendiricilik, küratörlük ve mekan sağlama çözümleri, sergi baskı ve ses-görüntü donanımlarının gerektireceği destek ve dayanışma…

Hakan Akçura

A concept and art event presentation positioned “against racism”, invitation for participation:

Love in the tunnel of hate

Turks who love kurds. Kurds who love turks. “Couples,” whose one half is turk, and the other is kurd. Couples who have experienced either briefly or a lasting love of a turk or a kurd. This call is for you:

I have been collecting profanities oral and written by racist turks and racist kurds in the internet for a duration of four-five months. “Racist” as an adjective should not be confused with nationalist. These reciprocal positioning have been increasing rapidly and What I am “going to expose” is consist of these aggresive, abusive languages and voices. (All I am going to do is to expose the texts that are already buried in the internet. Those texts are there, open and of course known by some! ) [It’s added afterwards because has been misunderstood.] Igather them from site visitors writings and comments in shared web sites – like You Tube.-Voices that I am recording comes from certain chat rooms, most of them kurd. (Swearingwords usually said by turks against kurds.) [It’s added afterwards because has been misunderstood.] They are in thousands… The hatred they embrace is unbelievably clear and naked. They are so coagulated, shallow and real, when I read and listen to them, they make me feel like I am getting dirty. They are the documents of how nationalist racism is growing with the cruel, lowest of the low and dangerously certain flowing dialogues between thousands of kurds and turks which each of us have been witnessing in unease.


The couples participating in the artistic activity called “Love in the tunnel of hate” will come to life on individual screens allotted to them in a space where these profanities and assaults cover the four walls and the ceiling and the sounds “pour down” intermittently. Visitors will be watching these videos in this excessively “dirty” hate tunnel-space.

Couples who are going to join “Love in the tunnel of hate” art event will receive these hate drafts by me. I will send them many samples. Because, they have to see, read and know in what kind of poisonous “tunnel-location” the event they are thinking to join will breathe. Canditates are goig to read these texts not from the last copy but from the initial copy which I will display in front of them from the huge poisonous barells.

The voices that they will unfortunately-or fortunately- not be able to listen has almost the same intense and shallow content and addition to that assuredly they compass the power of “real voices come from real bodies.”

I want the following from couples who decide to join in after this process:

With existing or borrowed video cameras they are going to film each other or their relationships. Contents or forms -how and where they are going to film- are purely depend on participants who will tell, document and transfer me and visitors to the exhibition, the tales, the reasons and difficulties if there are any, and expressions of love for a turk or a kurd.

I like to have cunstructed or unconstructed “home video recordings from the participants.

How are they going to film or document each other? How are they going to transfer their rooms, homes, lives? How are they going to present their power of love? Everything will be created by participants’ consideration. From the most coagulated, detailed form and content to very simple ones, everything will be accepted by me. Because the actual question they are going to answer relates, how they want to exist in the tunnel-location which will be covered by poisonous hate documents.

There is no limit of duration.

If recordings can be done by digital camera- namely, recorded on a CD and transfered directly to the computer – it would be very convenient for me during the editing. But if the camera is analog –namely, records in cassettes/tape- I accept that too, I don’t want anybody quitting because of this.

I am the one who is constructing the concept and the context. I am the one who will edit the videos if I find it necessary. I am the one who is going to work for resourses, constitute the conditions for the exhibition. Participants will realize that contents of the texts will create serious legal problems which I’ll have to tackle.

At the exhibition, participants names will appear as they wish. I prefer their open identity… But they can chose to join without a surname or with a nick name. They will be presented as “participants”.

I want to exhibit simultaneously in Istanbul and Diyarbakır. If I can’t manage that it will be moved from one city to the other. Of course, the probability for the exhibiting in other cities is also my desire and on my agenda.

I don’t know how many couples are going to join the exhibition.But I am not targeting hundreds of couples, I find this to be unrealistic from direct experiences: when I asked people “to implement a personal creation of himself or herself,” I ended up dissapointed.

That’s all!

Every new couple that is going to agree to cooperate will make me very happy.

For any questions, future participants and documents for the tunnel of hate please write to: hakcura@gmail.com.

“With love…”

p.s.: For the preparation and the exhibition all kinds of support is welcome. This invitation and the potential exhibition can only be put on the map extensively through, newspapers, magazines, forums and writing groups; support and solidarity for financial requirements of this process like the editing of the materials and subtitling, or any kind of direction concerning the exhibition, solution for the location and curatorship, and technical expertise for sound-image facilities are direly needed.

Hakan Akçura

(Translated by Sibel Erduman)

Ministerns icke-svarande svar och öppet tack till VP

07.03.06

Hej Gudrun,

Jag vill tacka för Vänster Partiets hjälp och stöd.

Jag förstår att ni ställer frågor till regeringen allmänt och inte i enskilda ärenden. Jag förstår också ministerns icke-svarande svar, bristen på hans nyfikenhet och hans ovilja att ta ansvar.

Jag tänker att jag befinner mig på vägen till att lära känna det här landet trots all god vilja från människor som ni.

Jag känner ingen vilja för att överklaga, utan bara informera om situationen. Press meddelandet “Segregation på AF Kultur” har skickats av mig till tusentals adresser från media och kultur/konst arenor. Som stöd har jag endast fått svar från en KRO ordförande och ni samt tre fyra enskilda svar från privat personer.

Om svaren från organisationer som borde ha reagerat varit bara en tystnad så tänker jag att ministerns svar inte är sarskild överraskande för mig.

Jag kan använda samma uttryck här som jag använde i pressmeddelandet: nämligen att det ar lättare att få vingar och flyga än att hantera den dövande tystnaden i Sverige.

Vänliga hälsningar

Hakan Akçura

07.03.05

Hej igen Hakan!

Vi ställde alltså en skriftlig fråga till arbetsmarknadsministern. Jag bifogar både den och ministerns svar.

Vi kan alltså inte i riksdagen behandla enskilda fall utan frågan måste ställas mer allmänt. Beträffande svaret så säger det, föga överraskande, att ministern inte tänker vidta några särskilda åtgärder. Sådana svar brukar vi få. Men kanske finns det ändå saker i svaret som du kan stödja dig på om du exempelvis vänder dig till länsarbetsnämnden – personligen eller per brev. Arbetsmarknadsstyrelsen har visst också en avdelning dit man kan vända sig med klagomål, om du inte redan har gjort det?

Vänliga hälsningar

Gudrun Utas (v)

Fråga: Invandrade konstnärer och Af Kultur

2006/07:719Arbetsförmedlingen Kultur ska ge rikstäckande specialförmedling inom kulturområdet till arbetssökande med yrkesutbildning och eller lång erfarenhet inom kulturområdet. Yrken som berörs är exempelvis formgivare, skulptörer, målare, bildkonstnärer, konstgrafiker, formgivare och illustratörer.

Som rikstäckande specialförmedling inom kulturområdet ger Af Kultur service till arbetssökande med yrkesutbildning och/eller lång erfarenhet inom kulturområdet.

Enligt informationer jag fått är det dock inte alltid lätt för en invandrad konstnär med utbildning inom sitt konstnärliga yrke att, även om hon eller han har lång yrkeserfarenhet, att komma i åtnjutande av Af Kulturs service. Däremot har jag svårt att veta om det är skillnad på om man som konstnär kommer från exempelvis USA eller Tyskland eller om man kommer från Afrika eller ett arabiskt eller sydamerikanskt land. En misstanke att det är svårare i de senare fallen ligger dock nära till hands. Här handlar det givetvis också om språkförståelse, men detta gäller ju all samhällelig service till personer med annat modersmål än svenska. Låt oss för enkelhetens skull förutsätta att konstnären ifråga kan förete skriftlig/bildlig dokumentation av sin yrkesutbildning och sina yrkeserfarenheter och att den skriftliga dokumentationen föreligger på exempelvis engelska eller spanska.

Jag vill fråga ministern Avser ministern att vidta några åtgärder för att säkerställa att invandrade konstnärer vid Af Kultur tillförsäkras samma service som arbetssökande kollegor med svensk bakgrund?

Torbjörn Björlund (v)

Svar på fråga 2006/07:719 av Torbjörn Björlund (v) Invandrade konstnärer och AF Kultur:

Torbjörn Björlund har frågat mig om jag avser att vidta några åtgärder för att säkerställa att invandrade konstnärer vid AF Kultur tillförsäkras samma service som arbetssökande kollegor med svensk bakgrund.

Enligt lag (2003:307) om förbud mot diskriminering 5 §, första punkten, är diskriminering förbjuden vid förmedling av arbete hos den offentliga arbetsförmedlingen eller annan som bedriver arbetsförmedling. För Arbetsmarknadsverket (AMV), liksom för andra statliga myndigheter, gäller vidare verksförordningen (1995:1322) samt förordningen (1986:856) om de statliga myndigheternas ansvar för genomförandet av integrationspolitiken. Härav framgår att myndigheterna i sin verksamhet bl.a. skall beakta de krav som ställs när det gäller integrationspolitiken samt särskilt motverka alla former av etnisk diskriminering. Det finns också i Brottsbalken 16 kap. 9 § ett förbud mot olaga diskriminering som i princip omfattar sådan service som arbetsförmedlingen tillhandahåller enskilda i sin verksamhet.

För en myndighet med det breda medborgarnära uppdrag som AMV har, är förstås principen om lika behandling och förmågan att anpassa servicen till varje individs förutsättningar och behov oavsett etnisk tillhörighet, av grundläggande betydelse.

Regeringen har särskilt markerat vikten av att AMV tar sitt uppdrag i dessa delar på allvar. Det har bl.a. gjorts genom ett utvecklat uppdrag till AMS 2002, om att vidta åtgärder för att motverka diskriminering i arbetsförmedlingarnas verksamhet. Regeringen har aviserat att en oberoende utvärdering skall göras av de åtgärder som myndigheten vidtagit till följd av uppdraget.

Mot bakgrund av ovanstående och karaktären på de uppgifter som Torbjörn Björlund refererar till i sin fråga, kan jag inte se anledning till att vidta nå någon ytterligare åtgärd i sammanhanget.

Stockholm den 27 februari

Sven Otto Littorin

Tidigare sänd Pressmeddelandet “Segregation på AF Kultur”

VP’s första respons

At last my "Mr President…" videos in SCOPE NYC

The Perpetual Art Machine [PAM] presenting more than 600 videos at the International Contemporary Art Fair SCOPE NewYork by over 400 emerging and established artists from 60 countries, [PAM] allows the visitor to become part of the curatorial process.
Two of them are my last two videos (“Mr. President let me challenge you to face his” 1 and 2).

You can view them:
http://media.imeem.com/v/kgcgr5lceK/aus=false/


Scope New York returns for its sixth-straight year with its new location. Featuring galleries from four continents and 20 countries, including China,Mexico, Japan, Korea, Brazil, Italy, France, Belgium, the Netherlands,Norway, Switzerland, Germany, UK, Spain, and Canada, Scope New York 2007 isthe most internationally diverse fair to date. Scope’s sixty-fiveinternational exhibitors will uphold its unique tradition of one-person andthematic group shows presented alongside museum-quality programming,collector tours, screenings, and special events. The fair opens daily at 10AM.

Perpetual Art Machine [PAM] is a living global archive in excess of 1000 21st century video art works from over 600 artists living in over 60 countries. Launched in December 2005, [PAM] resulted from an innovative art and technology collaboration between artists Lee Wells, Raphaele Shirley, Chris Borkowski and Aaron Miller. As a living archive, [PAM] has attracted to its website over 100,000 visitors and more than 3.8 million hits, with a daily average of 600 new visitors. More than an on-line archive, [PAM] combines its global database of video artists with leading edge software design and a duel interactive touch screen system, giving audience members / users of [PAM] the unique opportunity to be their own curator and exhibitor of video art. This takes part in large scale and immersive installations where the work is projected on surround screens. Recently [PAM] has exhibited at numerous film and art festivals including Arts Basel, the Split Film Festival, Croatia and Scope Art Fairs in New York, London, Miami and the Hamptons. [PAM] has also been invited to curate a select screening of Latin American and Chinese artist as part of a special project to the 2nd Moscow Biennial called “We Are Your Future”, chief curated by Ethan Cohen and Juan Puntes. Installations of [PAM] in California, Washington DC and London are currently in negotiation.

[PAM] The Perpetual Art Machine Installation view : Split Film Festival, Split Croatia 2006

Segregation på Af Kultur: Respons från VP

Hej Hakan!

Det låtar verkligen nästan osannolikt, det du berättar om hur du blivit behandlad.

Min kollega som jobbar med arbetsmarknadsfrågor informerar mig om att arbetsförmedlingen kultur ska ge rikstäckande specialförmedling inom kulturområdet till arbetssökande med yrkesutbildning och/eller lång erfarenhet inom kulturområdet och ger mej adressen till Af Kulturs hemsida enligt vilken exempelvis formgivareräknas in bland de yrken som förmedlingen ska betjäna: link.

Det verkar vara klart läge att kontakta Diskrimineringsombudsmannen som utreder diskriminering, dvs olika behandling av lika fall. Om du inte redan gjort det och tagit reda på hur det går till: på sidan finns det mer detaljer om hur man anmäler. Visst är det svårt att bevisa diskriminering, men kanske just därför är det viktigt att anmäla så att myndigheten får en tydligare bild av hur diskrimineringen i samhället ser ut.

När du nu skriver till oss, menar du säkert att det är politikernas sak att se till att Arbetsförmedlingen Kultur fungerar på ett tillfredsställande sätt. Vi ska fundera på vad vi från Vänsterpartiets sida kan göra – exempelvis ställa en fråga till den ansvariga ministern om vad han tänker göra för att säkra likabehandlingen av kulturarbetare vid de olika Af-kultur i landet. Eftersom vi inte längre är ett parti som samarbetar med regeringen har vi ju inte möjligheten att ta upp saken direkt i regeringskansliet .

Tack för ditt brev. Det är alltid värdefullt för oss att få information om hur det faktiskt går till i samhället när man behöver använda sig av de institutioner som vi som politiker är med och tar beslut om.

Vänliga hälsningar

Gudrun Utas
pol.sekr. med ansvar för kulturfrågor på Vänsterpartiets riksdagskansli