"İsveç'te olmak, göçmen olmak, sanatçı olmak"

Adalar Müzesi’nde 2013 Aralık ayına kadar sürecek “Göç Bağlantıları Sergisi” kapsamında, 30 Haziran 2013 tarihinde Adaevi’nde yaptığım sanatçı sunumunun tam kaydını sizlerle paylaşacağımı iletmiştim. Nihayet bunu yapabiliyorum.




Altta iki ayrı kameranın kaydıyla tüm sunumum yeralıyor. 


İlki benim kameramdan ve yerleştirirken düşüncesizlik edip ne yazık ki projektör fanının sesini de sesime katmışım. Yine de videonun sesini biraz açarsanız, duyma sorunu yaşamazsınız.




İkincisi Harikalar Kutusu’ndan Banu Barmak’ın kaydı. Onda da ses çok geride kalmış ama benimkinde görünmeyen projeksiyon perdesini bu kayıtta izleyebiliyorsunuz. Sonuçta seçim sizin…




İsveç’e göçtükten sonra, yani sekiz yılı aşkın bir süredir İstanbul’da yaptığım ilk toplu etkinlikti bu. Göçmen kültür emekçisi kimliğiyle yüzümü kimileyin anavatanıma, kimileyin yeni şehrime ve ülkeme, kimileyin de dünyanın değişik coğrafyalarına ya da geçmiş zamana dönerek yaptığım, ettiğim, yaşantıladığım hemen her şeyi, genel hatlarıyla taşıdığımı düşündüğüm bir sunum… 




Sunumumun akışını da zaten bu blogumun zamandizimi belirledi. Değindiğim her işimin kesintisiz kayıtlarını, arkaplan öykülerini ve yankılarını bu blogun arşivinde bulabilirsiniz. Sağ yukardaki “blog içinde ara” yazan yere aradığınız işimin ismini yazmanız yeterli.


(Fotograflar: Bülent Özden / Harikalar Kutusu )

Konuklarıma, beni bir hafta Büyükada’da ağırlayan, sunumun duyurusu, belgelenmesi, konuklarımın hoşnutluğu için uğraşan tüm Adalar Müzesi ile Adaevi yönetici ve çalışanlarına, Harikalar Kutusu’na çok teşekkür ederim. 


Sunumuma dair yazacağınız her türlü yorumunuz beni sevindirir.


Kayıt 1



Kayıt 2



Kürtçe Derslerim, Mardin Kızıltepe, “Yersiz Kader Birliği”nde…

“… Şimdi Deleuze gibi soracak olursak: Kimdir bir “oralı”? “Genel olarak” kimdir? Yani bir farklılık etkeni olarak; ama niteliğini kökensellikten almayan bir farklılık etkeni olarak… Tüm çatışmaların odak noktasında bulunarak… Çatışmalardan ve farklılıklardan, bir gücün yarattığı bir “ortak kimlik” olarak…
Oysa “oralı” için bugün çok daha acil bir durum vardır ve o da şu soruda açığa çıkar: Tam da tarihin bu anında… Tam da “yer” kavramının artık kullanılmadığı anda… Tam da “yok-yer”in ya da “yer-olmayan”ın egemenliğini ilân ettiği anda… Kimdir bir “oralı”? “Yer” ile “oralı” arasındaki bağların çözülüp gittiği anda…
“Yer” sayılmayan bir “yer”de ve “oralı” sayılmayan bir “oralı” için, bu soruların yanıtları nedir?”
(Kimdir Bir “Oralı”; Tam da Tarihin Bu Anında?/ Emre Zeytinoğlu. Sergi kataloğunda yeralan yazısından) 

“… Arap baharının cerayan ettiği, başta Kahire ve Şam gibi tarihi kentlerin bin yıllara dayanan tarihsel nitelikleri, muktedirlerin(kendini ev sahibi var sayanların) arzularına uygunlaştırılarak kentleri sosyal dokusundan yavaş yavaş soyutlayarak kendi kültürelliği ve tarihselliği içine hapsedilmesini gerektirmiştir. Sosyal yapının bir özne olarak tarihin akışından alıkonulması, Freud’un deyimiyle bastırılan öğenin, tekrar geri gelmesi ve bir anda tekinsiz bir role bürünmesine yol açmıştır. Tarihsel kentlerdeki “duran zamanı” algısını tekrar çalışan zamana çeviren nokta burasıdır. Bu sebeple tarihi kentlerin bin yıllardır duran saatini tekrar çalıştıran tekinsiz durumun bu olduğu söylenebilir.”
(Tarihi kentler de tarih yapar / Mahmut Wenda Koyuncu. Sergi kataloğunda yeralan yazısından) 


14 Haziran 2013 tarihinde Mardin’in Kızıltepe ilçesi, geniş bir sanatçı katılımı ile gerçekleştirilen bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 


“Yersiz: Kader Birliği” adını taşıyan bu sergiyi, ağırlıklı olarak Mardinli ve Kızıltepeli sanatçılar oluşturuyor ve onlara, çok farklı yerlerden gelen sanatçılar ekleniyor. Sergide yer alan sanatçılar şunlar: Erinç Seymen, Vahit Tuna, T. Melih Görgün, Hakan Akçura, Volkan Kızıltunç, Turgut Yüksel, Şerif Kino, Serkan Demir, Fatih Tan, Abdo, Stella Angelidou, Mehmet Ali Boran, Gökçe Süvari, Erdal Arslan, Mehmet Fahracı, Ferhat Dalmış, Mahmut Celayir, Feyzi Çelik, Fahir Kuzu, Sevil Tunaboylu, Seyfettin Arslan, Erdal Duman, Mehmet Çeper ve Elena Constantinou.

Ayrıca bu sergi sırasında bir de panel düzenleniyor. Mahmut Koyuncu, Mahsum Çiçek, Fırat Arapoğlu ve Emre Zeytinoğlu’nun katılacağı panelde, sergi konseptinin ana fikrini içeren “yer” ve “kimlik” kavramları arasındaki ilişkiler ele alınıyor ve bunların hangi siyasi ataklara maruz kaldığı tartışılıyor.

Sergi ve dolayısıyla panel konusu, bir “yer”de yaşayan farklı kimliklerin, hangi süreçler sırasında nasıl ortaklaştırılmaya çalışıldığı, bu farklılıkların hangi projelerle tek bir kimliğe dönüştürüldüğü üzerine gelişiyor.

İşte “Yersiz: Kader Birliği” sergisi, önce bir “yer” ile özdeş kılınmaya çalışılan kimliklerin maruz kaldığı ortaklaştırma / bütünleştirme siyasetlerini irdelerken, ulus-devlet modelinden, günümüz liberal modellere kadar geniş perspektiften bakıyor. Farklılıkların modern projeler dâhilinde nasıl tahrip edildiği ve sonra da bugünün liberal siyasetinin ise bu farklılıkları nasıl ortak bir tüketim kimliğine soktuğu, bu sergide ve tam da bir alışveriş merkezinin içinden* ele alınıyor.

(*) Mova Park AVM. Sanat Galerisi (Mardin Havaalanı yanı, Kızıltepe-Mardin)

Sergide Kürtçe Dersi videolarım (1,2,3) ve Pax Rhetorica yeralacak. 
(Videolara, hem adlarına ya da numaralarına, hem de aşağıdaki görsellerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.)

"Listan" på TEGEN2 / “När allt kommer omkring tänker jag att det kanske finns stupor vi behöver hoppa utför först…"



“Listan” 
“Huvudsakliga ättestupor i
Sverige” och “Huvudsakliga fåglar i Sverige
-1”

Vägginstallation,
Hakan Akçura, 2013 

Foto: Hakan Akçura


När
allt kommer omkring tänker jag att det kanske finns stupor vi
behöver hoppa utför först för att kunna hälsa på varandra med
ögon som ler, är jag en konstnär som försöker öppna vägen för
det med dem jag möter med lätt hjärta och glädje.”
(Utdrag
ur ett långt reportage som publicerades i två delar från en
nyhetssajt 2013 mars: Sajten är populär bland muslim-demokrater i
Turkiet. Reportaget gjordes av journalisten Cihan Aktaş)

Genom
att ställa ut “Listan”, vill jag väcka liv i Ivar Lo-Johansson‘s argument som nämns i hans bok “ålderdom”
och som för första gången aktualiserar frågan: “Ättestupor
är ingen myt utan verklighet” eller åtminstone “Sannolikheten
att Ättestupor är en verklighet är ganska stor”.

Mina
efterforskningar under de tre senaste åren i ämnet har visat att
dessa platser finns på väldigt många ställen runtom i landet och
benämns dessutom i tidningar, rese-, naturböcker och en del
historieskrifter från det senaste decenniet som säte för kusliga
händelser och gamla riter. (Digitaliserade
svenska dagstidningar”
,
Projekt Runeberg) etc.)


Rödhaken på ättestupan som kallas Falkaberget i Örebro, Närke
(Hakan Akçura, akrylfärg på trä, 63,3 x 63,3 cm, 2013, Stockholm)
Foto: Hakan Akçura


Ända
från starten av efterforskningarna har jag mött ett och samma
motstånd från flera olika personer med varierande social och
politisk ställning, nämligen:”Men Hakan, vet du inte att man
redan har bevis för att ättestupor bara är en myt och egentligen
inte ägt rum?”. En intressant sak var att det inte gick att hitta
ett enda dokument som kan styrka detta kollektiva motstånds argument
genom att redogöra för en arkeologisk utgrävning som pekar ut
plats, när det ska ha gjorts och hur man har gått tillväga.

Och
förresten, känner ni till att just detta allmänna argument som kom
till stånd tack vare Birgitta Odén’s artikel från 1996 som
försäkrade alla om att ättestupor var endast en myt har faktiskt
tjänat till att ”skydda” dessa stupor.

Domherren på ättestupan som kallas Valhalla i Olofström, Bleking
 (Hakan Akçura, akrylfärg på trä, 63,3 x 63,3 cm, 2013, Stockholm)
Foto: Hakan Akçura


Jag har sett att Riksantikvarieämbetet har lagt ner mycket arbete och namngett dessa platser som “ättestupa”, “plats med tradition” och “minnesmärke”. Antalet som redovisas där är 50 st och klassas som “Riksintressen för kulturmiljövården”. Jag undrar förstås varför Riksantikvarieämbetet tolkar in eller ser så mycket mening i en “myt” och undrar vidare kring hur många som känner till detta; klassificieringen, meningsgivanden och skyddanden av dessa platser…

Foto: Hakan Akçura

Koltrasten på ättestupan som
kallas Ramberget i Göteborg, Västergötland
(Hakan Akçura, akrylfärg på trä, 63,3 x 63,3 cm, 2013, Stockholm)
Foto: Hakan Akçura

Som
resultat av mina efterforskningar visar det sig att de hittils
allmänt kända 10-15 ättestupor, i själva verken ett 90 tal, tills
nu och de ska få se dagsljus första gången i min utställning. Jag
är nästan säker på att jag skulle kunna hitta lika många till de
kommande 3 åren.

Å
andra sidan, om motsatsen till det jag tror skulle gälla, om
ättestupor bara var en myt, vore det inte ännu mera tragiskt? Att
ett sådant begrepp, som inbegriper ett grymt -och inte verkställ /
brott mot folkrätten har kunnat få grogrund, leva vidare, frodas i
fred och få allmänt acceptans och utbredning i samhället under
flera decennier i det här landet.



Sädesärlan på ättestupan som kallas
Alster i Karlstad, Värmland
(Hakan Akçura, akrylfärg på trä, 63,3 x 63,3 cm, 2013, Stockholm)
Foto: Hakan Akçura
Jag
hoppas att det kan bli starten på en meningsfull diskussion; det som
Ivar-Lo Johansson framförde för 70 år sedan i egenskap av
författare och forskare, som jag idag uttrycker som konstnär på
nytt.

Sammanfattningsvis
tänker jag att ättestupatraditionen är det äldsta och starkaste
inslaget i folksjälen, dess avtryck leder förjaktligen till en
känsla av brott, skam och kollektiv skuld.

Huvudsakliga ättestupor i Sverige
(Hakan Akçura, 2013, Stockholm)

Updatering:
Efter utställningen har jag hittat 35 ättestupor till, som har refererats i dåtid som verkliga ättestupor. Jag bestämde publicera hela ”Listan” med alla dokument av varenda ättestupa mellan oktober, 2013 – mars, 2014.

Senaste listan

Huvudsagliga ättestupor i Sverige

(R): Riksintressen för kulturmiljövården

Från utställningen 
(Foto: Hakan Akçura)

TEGEN2

Ja jag vill leva jag vill dö



Hakan Akçura 
Chun Lee Wang Gurt 
Kerstin Hansson
Peter Johansson 
Dorinel Marc
Gunilla Sköld Feiler
Paula Urbano

Vernissage – 17 maj (Norges nationaldag) 17 – 22
Artist talk – 6 juni (Sveriges nationaldag) 18 – 20


Foto: Hakan Akçura

Ja jag vill leva jag vill dö gör ett nedslag i existensen och identiteten mellan hägg och syrén.

Så, vad ska vi fira – om vi ska fira? Vad kvarstår när myterna spelat ut sin roll: historien, naturen, moderniteten, framstegen, folkhemmet. ”Behovet av en nationell identitet är existentiellt” anser Sveriges största morgontidning samtidigt som ”svenskheten” blivit alltmer ogripbar och undflyende i takt med globaliseringen.

Qaisar Mahmood – författaren bakom boken ”Jakten på svenskheten” anser t.ex. att Sverige måste bli tydligt med vad det innebär att vara svensk och skapa en inkluderande nationalism som inte bygger på hudfärg. Så, hur gör vi det och vad ska binda oss samman – som nation – och varför är det så viktigt? Identiteten bygger ju på så många olika delar bland många möjliga – i en ständig dialog och omvandling. 


Den drastiska titeln för utställningen Ja jag vill leva jag vill dö som hämtats ur Sveriges Nationalsång har och får därmed olika innebörder, som t.ex. olika krav på underkastelse, i relation till vem och vad som definierar svenskheten, samtidigt som Sverige lider brist på förmågan att göra sig nya självbilder.

Den 6 juni, kl 18 – 20 på TEGEN2 – på Nationaldagen (som blev helgdag 2005) kommer också ett samtal om dessa frågor hållas med de deltagande konstnärerna med utställningen som bakgrund.

Utställningen ingår i PROJEKTOR som med utgångspunkt från Platons grottliknelse reflekterar spänningsfältet mellan sken och verklighet och projektion och verklighet. Tidigare utställningar har fokuserat på Grottan, Föremålen och denna gång – Idéerna som kommit att spela stor roll för nationsbyggen, sverigebilder och identitetsproblematik. Projektet har fått stöd från Kulturförvaltningen.

Utställningen pågår t.o.m. 16 juni.

TEGEN2
öppettider: torsd-sönd 12-17, 

Bjurholmsg. 9b, Stockholm T-bana Skanstull
tel. 070-7161923 070-2855777
info@tegen2.se

Foto: Paula Urbano

"Liste" ya da soydüşkünyarlarına kuş kondurmak





Yarın
Stockholm TEGEN 2 sanat galerisinde açılacak karma serginin adı,
“Evet, yaşamak istiyorum, ölmek istiyorum”. İsveç ulusal marşının nakaratı bu… Her ne kadar sergi Norveç’in ulusal gününde
açılıyor olsa da, anlaşılacağı üzere, karma serginin asıl
İsveçlilikle ilgili bir derdi var. Sergi metninde Gunilla Sköld-Feiler, özetle, “isveçliliğin 
neredeyse ten rengiyle belirlenmesinin tartışılabildiği günümüzde neyi kutlayacağız?” diye soruyor. 


Ben de katılıyorum bu sergiye.
Diğer sanatçılar, galerinin sahiplerinden Gunilla Sköld-Feiler,
ChunLee Wang Gurt, Kerstin Hansson, Peter Johansson, Dorinel Marc ve
Paula Urbano. İ
sveç
Ulusal Günü 6 Haziran’da biz tüm sanatçılar, gelen konuklarımızla sohbet edeceğiz. Sergi 16 Haziran’a kadar
sürecek.
TEGEN 2 bundan önce de
üç karma ve bir solo sergimin evsahibiydi.
Bu
sergide çok elemanlı, “Liste” isimli bir duvar düzenlemem yeralacak.
“Liste” şunları içeriyor: “İsveç’in belli başlı
soydüşkünyarları” başlıklı bir liste. “İsveç’in belli
başlı kuşları – 1” başlığıyla sergilediğim dört resmim ve
tüm duvarı kaplayan üç yıllık emeğimin belgeleri.
En
iyisi baştan başlayayım anlatmaya…



Örebro, Närke’de Falkaberget diye anılan soydüşkünyarında kızılgerdan
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)


Geçtiğimiz mart
ayında Dünya Bülteni’nde yayınlanan, Cihan Aktaş’ın sorularını
cevapladığım uzun söyleşide İzlanda ve İsveç tarihinde
yüzyıllardır bir söylenti, bir mit olarak özel bir adla anılan
(
ättestupa)
uçurumlardan sözetmiştim. Güçsüzleşen yaşlıların,
engellilerin, “artık topluma yük olanların” (!) atıldığı
-ya da hiç atılmadığı, böyle bir şeyin olmadığı- uçurumlar.

Ama nedense üretilen, kabullenilmiş, bugüne kadar taşınmış ve
yaşlılara, bakıma muhtaçlara dair uygulanması öngörülen her olası kötü, geri devlet politikasında bir metafor olarak anılan (“-
Oldu olacak, onları
ättestupa’dan
atın bari!”)
özel
bir adı olan uçurumlar: 
ätt = soy, aile / stup = uçurum / stupa = ansızın ya da direnerek ölmek / ättestupa = ailelerin ansızın düştükleri, atıldıkları uçurumlar.
Üç
yıl önce bu uçurumlara dair özel bir ilgi büyütmeye başlamamın
üç nedeni var. Öncelikle, İsveç toplumunun çoğunluğunun
kullandığı, içinde taşıdığı, varoluşlarını, edimlerini
belirlediğini düşündüğüm günlük yaşam kodlarını yazmaya
yıllar önce başlamış ve bu kodların içinde yoğun bir utanç
duygusunun varolduğuna inanmaya başlamıştım. Bu duygunun kadim
köklerinin arayışı içindeydim.



Olofström, Blekinge’de Valhalla diye anılan soydüşkünyarında şakrak kuşu
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Ardından, bu
arayışımda ulaştığım ve 1949 yılında -“Proleter yazarlar” grubunun üyesi- Ivar
Lo-Johanssons’un

fotografçı Sven Järlås ile birlikte yayınladığı,
 “Ålderdom”
(Yaşlılık)

adlı bir kitap. Bilinen en eski zamanlardan bugüne, yaşlılığın
bu topraklarda nasıl taşındığını, algılandığını ve
yaşlılara karşı yaygın toplumsal tutumun ne olduğunu aktaran kitabın ilk bölümünün başlığı
bu
uçurumları ve bu uçurumlardan insanları atarken kullanılan
-akrabaların hepsinin, bir sonra ölecek olanın ise kurbana en
yakın kavraması gereken- özel sopaların adını (ätteklubba)
taşıyordu. Heyecanla okuduğum dört sayfada gördüm ki, Johansson bir mitten değil, olası bir gerçeklikten sözediyor. Merakım kabardı.



Üçüncü nedenim ise, üç yıldır bir bakıcı olarak değişik bakımevlerinde, yaşlı, bakıma muhtaç, engelli insanlarla, onlar için çalışıyor olmam. 



Göteborg, Västergötland’da Ramberget diye anılan soydüşkünyarında  karatavuk
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)



Üç yıllık aralıklı arayışım ve kazımda, hakkında yazılan wikipedia maddesinde bile mit olarak anılan ve sayısı onu geçmeyen bu uçurumların -şimdilik- ülkenin doksan ayrı yerinde olduğunu saptadım.

Nerelerde
araştırdım da buldum onları? Öncelikle Kungsliga Biblioteket (Krallık Kütüphanesi) ve
Sveriges National Biblioteket’in (İsveç Ulusal Kütüphanesi) 200 yıl geriye gidebilen
Digitaliserade
svenska dagstidningar”
(Dijitalize edilmiş günlük İsveç
gazeteleri)
arşivinde,
Projekt Runeberg (
Nordisk
familjebok konversationslexikon och realencyklopedi) arşivinde,
ayrıca
İsveç’in
diğer tüm dijital arşivlerinde, birçok uluslararası arşivde
yeralan eski yayınlarda, güncel haber, gezi, dağcılık, doğa
sitelerinden, soykütüğü arama forumlarına kadar internetin
olanaklı tüm labirentlerinde, kitaplıklarda, eski kitapçılarda… 



Aynı yoğunlukta akacak bir üç yıllık süreçte İsveç’te
doksan yeni soydüşkünyarı daha bulabileceğimden neredeyse
eminim. (Evet, sonunda “
ättestupa” demekten vazgeçip, türkçeye bir yeni kelime eklemeye karar verdim.)




Karlstad, Värmland’da Alster diye anılan soydüşkünyarında ak kuyruksallayan
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Bu
kazılarım bana gösterdi ki, bulduğum, okuduğum metinlerin çoğu soydüşkünyarlarından bahsederken onları mit mekanları olarak degil, eski ve kirli bir
geleneğin yerleri olarak dillendiriyor.
İşin matrağı ve inanılmaz olanı şu ki, sözkonusu
üç yılın son aylarında listesini yayınladığım doksan
soydüşkünyarının elli tanesinin aynı zamanda
Riksantikvarieämbetet
(Ulusal Miras Kurulu) tarafından “plats med tradition” (geleneksel yöre) ve “minnesmärke” (anıt) tanımlamasıyla “Riksintressen
för kulturmiljövården” (Ulusal çıkarlar için korunması
gereken kültürel miras) kılındığını hayretle farkettim. Genç
nesillerin “ättestupa” (soydüşkünyarı) kelimesine bile
yabancı ya da onu sadece genellikle göl kenarlarında yeralan, yüzü
doyumsuz manzaralara dönük uçurumların adı sandığı bu ülkede
hayretimin nedeni rahatlıkla anlaşılabilir.

Umarım
yayınladığım liste ve duvara sıvadığım o
belge-kağıtların, haritalarin etkisi istediğimce güçlü olur. Umarım
70 yıl önce Ivar Lo-Johanssons’un bir araştırmacı yazar diliyle ileri surdugu iddianın, sanat diliyle yinelediğim, yenilediğim bu yeni hali, anlamlı bir tartışma başlatabilir.

Özetle,
soydüşkünyarlarının İsveç toplumunun yüzleşmekten kaçındığı, ama buna rağmen
etkileri ve sonuçlarını, ortak suçluluk duygusu ve utancını belki de güçlü bicimde hala yaşadığı en eski, en derin kolektif suçu olabileceğini düşünüyorum. 


Öte yandan, ättestupor kavramı eğer düşündüğümün tersine bir mit ise, bunca yüzyıldır, böylesi acımasız -ve gerçekleşmemiş / sanki “ne yazık ki gerçekleşmemiş”- bir kolektif suça özel bir isim yaratılmış olması ve bu kadar rahat, yaygın, ikircimsiz, meşru bir kullanım ve varlık zemini bulabilmesi belki de daha da vahim. O sahip çıkılanın, her yeni güne taşınanın ne olduğunun, kim ne kadar farkında? Bu yüzden mi milyonlarca insan hep yalnız yaşlanıp, kimsesiz ölüyor bu ülkede?





İsveç’in başlıca soydüşkünyarları
(Hakan Akçura, 2013)


Güncelleme:

Serginin ardından 35 tanesini daha bulunca, kendilerinin bir gerçeklik olarak anıldığı tüm eski yazılı belgeleriyle birlikte tüm bu soydüşkünyarlarının coğrafi koordinatları ve bulabildiğimce fotograflarını bir web sitesinde yayınlamaya karar verdim. Ekim 2013 – Mart 2014 arasında bu siteye yerleştirdiğim, buldukça yenilenecek olan – kimlikleri, “adları, köyleri, kilise bölgeleri, bir üst kilise alanı, belediyesi, şehri, bölgesi” olarak sıralanmış- hali hazır 125 soydüşkünyarının listesi şu (Site haliyle isveççe ama bu her tıklamanızla, o soydüşkünyarını anan belgeye, haritadaki, yerküredeki konumuna, fotografına ulaşmanıza engel değil):

İsveç’in belli başlı soydüşkünyarları

(R): Riksintressen för kulturmiljövården (Ulusal çıkarlar için korunması gereken kültürel miras)

"Beş kaknüs" / Newroz pîroz be!

9 Mart 2013 günü 2. İstanbul Trienali’nden aldığım “temaya ilişkin bir eser üretme” çağrısı, yıllardır dönüp dönüp baktığım beş fotografı nasıl bir biçime taşıyıp da sizlere göstermek istediğime dair o kadim sorumun cevabını bana verdi. Sağolsunlar.


18 Mart 2013 günü de bu cevabımın 2. İstanbul Trienali’nde ne yazık ki sergilenemeyeceğini öğrendim.


Bir gün İstanbul ya da Diyarbakır duvarlarında sergilemek üzere yüzümü sizlere şimdilik buradan döndüm.


Aşağıdaki “Beş kaknüs” tam 31 yılın ardından, insanlık tarihinin en kara, lanetli çukurlarından biri olan Diyarbakır Cezaevi’nden, bugüne, tüm saygımla, 2013 yılının newrozuna taşıdığım selamımdır: Newroz pîroz be!




1. 

“Vatanı Hindistan olan kaknüsün güzellikte eşi benzeri yoktur. Ney’e benzeyen uzun ve kuvvetli gagasında yüze yakın delik vardır. Her delikten farklı bir ses çıkar ve çıkan her ses, başka bir nağmenin ifadesidir. Kaknüs öttüğü zaman, diğer bütün kuşlar susar. Onun sesinin güzelliği hepsinin aklını başından alır. Ömrü bin yıla yakın olan kaknüse öleceği vakit hissettirilir. Kuş, ölüm vakti yaklaştığında topladığı çalı çırpının ortasına geçer ve çeşitli nağmelerle feryada başlar. Gagasındaki her delikten ruhunun bir tarafına ait farklı bir nağme çıkar. Ölüm korkusundan hazan yaprağı gibi titrer. Yakıcı feryatlar, âdeta gönüllerden kan damlatır. Kaknüs nihayet bir nefeslik ömrü kaldığı an kanatlarını şiddetle çırpar ve kanatlarından çıkan kıvılcımla alev alır. Çıkan ateş, kuşun çevresindeki çalı çırpıyı da tutuşturur ve nihayetinde kuş tamamıyla yanar. Hiç ateş kalmadığı bir anda kaknüsün külünden başka bir kaknüs yaratılır.”

Ferîdüddîn-i Attâr
Mantık-ut Tayr’dan

2.

“1995 yılında 68’liler Vakfı’nda çalışırken bir adam geldi. Düzgün giyimli, kısa kesim saçlı ve orta boylu birisiydi. Koltuğunun altında siyah bir çantası vardı.

İçeriye girerken ürkekti ve her halinden tedirgin olduğu belli oluyordu.

Onu çalışma odama buyur ettim. Çay söyledim. Adını sordum. Kısa bir tereddütten sonra kaçamak bir şekilde sadece adını söyledi. Soyadını söylemekten kaçındı.

Vakfın kuruluşu ve faaliyetleri hakkında birkaç sorunun ardından, benim hangi cezaevlerinde kaldığımı ve cezaevinde kaç yıl yattığımı filan sordu.

Ona vakfın kuruluş amacını ve projelerimizi anlattım.

O zamanki projelerimizden en önemlisi, devrimci mücadelenin yakın geçmişi için ‘Sözlü tarih’ ve siyasal faaliyetlerle ilgili ‘Bilgi ve belge toplama’ idi.

Bu bağlamda o sıralar gazeteci Ergin Konuksever’in özel arşivindeki özgün resimlerden oluşan ‘68 Fotoğrafları Sergisi’ açmıştık. Bu sergi devrimci ve demokrat kamuoyunda ilgiyle karşılanmıştı.

Misafirim 10-15 dakika kadar süren sohbetin ardından, memnuniyetini ifade ederek ayağa kalktı ve kapıya doğru yöneldi.

Vakfa karşı gösterdiği ilgiden dolayı kendisine teşekkür ederek ona kapıya kadar eşlik ettim.

Tam kapıdan çıkarken çantasını açtı ve içinden bir zarf çıkararak ‘Bunu size getirdim. İçinde Diyarbakır Cezaevinde kendini yakanların fotoğrafları var’ dedi.

Zarfı alıp heyecanla açmak istedim. Adam ‘Lütfen sonra açın’ dedi ve asansörü kullanmadan hızla merdivenlerden inip gitti.

Hemen odama döndüm ve zarfı elimle yoklayarak içinde gerçekten resim olup olmadığını kontrol ettim. Daha çok resmi dairelerde kullanılan sarı küçük zarfı hemen açtım.

Zarfın içinde yarım pelür kağıda sarılmış 5 adet yanmış insan fotoğrafı vardı. Resmin birinin arkasında da ‘Diyarbakır Cezaevi’nde kendilerini yakanların resimleri’ diye yazıyordu.

Siyah beyaz olarak çekilmiş ve 9×12.5 cm. ebadında tabedilmiş olan bu resimleri bir fotoğraf sanatçısı arkadaşıma gösterdim.

Arkadaşım fotoğrafları inceledikten sonra, bunların aynı makine ile çekildiğini ve aynı kağıtlara tabedildiğini, ancak 4 tanesinin aynı zaman ve mekanda çekildiğini, bir tanesinin ise farklı bir zaman ve mekanda çekilmiş olduğunu söylemişti.

Gerçekten de fotoğraflardan 4 tanesi cezaevinde veya morgda sedyede çekilmiş gibi görünüyordu. Beşinci fotoğraf ise diğerlerinden biraz farklıydı.

Bu fotoğraf çarşaf ve battaniye/kilim benzeri bir şeylerin içine sarılmıştı. Bu cesetteki kişinin yüz kemiklerinin görünmesinden esas olarak kafatasının yandığı anlaşılıyordu.

Tanıdığım birkaç Kürt devrimci arkadaşla konuştuktan sonra bu resimlerin 1982 yılında Diyarbakır Cezaevi’nde kendilerini yakan 5 PKK’liye ait olduğuna karar verdik.

Fotoğraflardan [ilki] 21 Mart 1982′de kendisini Newroz ateşi gibi yakan Mazlum Doğan’a, diğer 4 resim ise 18 Mayıs 1982′de kendilerini yakan Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Önen ve Mahmut Zengin’e aitti.”

Şaban İba
(İnternette yeralan “Sol Diyalog” grubunda yayınlanan mesajından)