"Liste" ya da soydüşkünyarlarına kuş kondurmak





Yarın
Stockholm TEGEN 2 sanat galerisinde açılacak karma serginin adı,
“Evet, yaşamak istiyorum, ölmek istiyorum”. İsveç ulusal marşının nakaratı bu… Her ne kadar sergi Norveç’in ulusal gününde
açılıyor olsa da, anlaşılacağı üzere, karma serginin asıl
İsveçlilikle ilgili bir derdi var. Sergi metninde Gunilla Sköld-Feiler, özetle, “isveçliliğin 
neredeyse ten rengiyle belirlenmesinin tartışılabildiği günümüzde neyi kutlayacağız?” diye soruyor. 


Ben de katılıyorum bu sergiye.
Diğer sanatçılar, galerinin sahiplerinden Gunilla Sköld-Feiler,
ChunLee Wang Gurt, Kerstin Hansson, Peter Johansson, Dorinel Marc ve
Paula Urbano. İ
sveç
Ulusal Günü 6 Haziran’da biz tüm sanatçılar, gelen konuklarımızla sohbet edeceğiz. Sergi 16 Haziran’a kadar
sürecek.
TEGEN 2 bundan önce de
üç karma ve bir solo sergimin evsahibiydi.
Bu
sergide çok elemanlı, “Liste” isimli bir duvar düzenlemem yeralacak.
“Liste” şunları içeriyor: “İsveç’in belli başlı
soydüşkünyarları” başlıklı bir liste. “İsveç’in belli
başlı kuşları – 1” başlığıyla sergilediğim dört resmim ve
tüm duvarı kaplayan üç yıllık emeğimin belgeleri.
En
iyisi baştan başlayayım anlatmaya…



Örebro, Närke’de Falkaberget diye anılan soydüşkünyarında kızılgerdan
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)


Geçtiğimiz mart
ayında Dünya Bülteni’nde yayınlanan, Cihan Aktaş’ın sorularını
cevapladığım uzun söyleşide İzlanda ve İsveç tarihinde
yüzyıllardır bir söylenti, bir mit olarak özel bir adla anılan
(
ättestupa)
uçurumlardan sözetmiştim. Güçsüzleşen yaşlıların,
engellilerin, “artık topluma yük olanların” (!) atıldığı
-ya da hiç atılmadığı, böyle bir şeyin olmadığı- uçurumlar.

Ama nedense üretilen, kabullenilmiş, bugüne kadar taşınmış ve
yaşlılara, bakıma muhtaçlara dair uygulanması öngörülen her olası kötü, geri devlet politikasında bir metafor olarak anılan (“-
Oldu olacak, onları
ättestupa’dan
atın bari!”)
özel
bir adı olan uçurumlar: 
ätt = soy, aile / stup = uçurum / stupa = ansızın ya da direnerek ölmek / ättestupa = ailelerin ansızın düştükleri, atıldıkları uçurumlar.
Üç
yıl önce bu uçurumlara dair özel bir ilgi büyütmeye başlamamın
üç nedeni var. Öncelikle, İsveç toplumunun çoğunluğunun
kullandığı, içinde taşıdığı, varoluşlarını, edimlerini
belirlediğini düşündüğüm günlük yaşam kodlarını yazmaya
yıllar önce başlamış ve bu kodların içinde yoğun bir utanç
duygusunun varolduğuna inanmaya başlamıştım. Bu duygunun kadim
köklerinin arayışı içindeydim.



Olofström, Blekinge’de Valhalla diye anılan soydüşkünyarında şakrak kuşu
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Ardından, bu
arayışımda ulaştığım ve 1949 yılında -“Proleter yazarlar” grubunun üyesi- Ivar
Lo-Johanssons’un

fotografçı Sven Järlås ile birlikte yayınladığı,
 “Ålderdom”
(Yaşlılık)

adlı bir kitap. Bilinen en eski zamanlardan bugüne, yaşlılığın
bu topraklarda nasıl taşındığını, algılandığını ve
yaşlılara karşı yaygın toplumsal tutumun ne olduğunu aktaran kitabın ilk bölümünün başlığı
bu
uçurumları ve bu uçurumlardan insanları atarken kullanılan
-akrabaların hepsinin, bir sonra ölecek olanın ise kurbana en
yakın kavraması gereken- özel sopaların adını (ätteklubba)
taşıyordu. Heyecanla okuduğum dört sayfada gördüm ki, Johansson bir mitten değil, olası bir gerçeklikten sözediyor. Merakım kabardı.



Üçüncü nedenim ise, üç yıldır bir bakıcı olarak değişik bakımevlerinde, yaşlı, bakıma muhtaç, engelli insanlarla, onlar için çalışıyor olmam. 



Göteborg, Västergötland’da Ramberget diye anılan soydüşkünyarında  karatavuk
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)



Üç yıllık aralıklı arayışım ve kazımda, hakkında yazılan wikipedia maddesinde bile mit olarak anılan ve sayısı onu geçmeyen bu uçurumların -şimdilik- ülkenin doksan ayrı yerinde olduğunu saptadım.

Nerelerde
araştırdım da buldum onları? Öncelikle Kungsliga Biblioteket (Krallık Kütüphanesi) ve
Sveriges National Biblioteket’in (İsveç Ulusal Kütüphanesi) 200 yıl geriye gidebilen
Digitaliserade
svenska dagstidningar”
(Dijitalize edilmiş günlük İsveç
gazeteleri)
arşivinde,
Projekt Runeberg (
Nordisk
familjebok konversationslexikon och realencyklopedi) arşivinde,
ayrıca
İsveç’in
diğer tüm dijital arşivlerinde, birçok uluslararası arşivde
yeralan eski yayınlarda, güncel haber, gezi, dağcılık, doğa
sitelerinden, soykütüğü arama forumlarına kadar internetin
olanaklı tüm labirentlerinde, kitaplıklarda, eski kitapçılarda… 



Aynı yoğunlukta akacak bir üç yıllık süreçte İsveç’te
doksan yeni soydüşkünyarı daha bulabileceğimden neredeyse
eminim. (Evet, sonunda “
ättestupa” demekten vazgeçip, türkçeye bir yeni kelime eklemeye karar verdim.)




Karlstad, Värmland’da Alster diye anılan soydüşkünyarında ak kuyruksallayan
(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Bu
kazılarım bana gösterdi ki, bulduğum, okuduğum metinlerin çoğu soydüşkünyarlarından bahsederken onları mit mekanları olarak degil, eski ve kirli bir
geleneğin yerleri olarak dillendiriyor.
İşin matrağı ve inanılmaz olanı şu ki, sözkonusu
üç yılın son aylarında listesini yayınladığım doksan
soydüşkünyarının elli tanesinin aynı zamanda
Riksantikvarieämbetet
(Ulusal Miras Kurulu) tarafından “plats med tradition” (geleneksel yöre) ve “minnesmärke” (anıt) tanımlamasıyla “Riksintressen
för kulturmiljövården” (Ulusal çıkarlar için korunması
gereken kültürel miras) kılındığını hayretle farkettim. Genç
nesillerin “ättestupa” (soydüşkünyarı) kelimesine bile
yabancı ya da onu sadece genellikle göl kenarlarında yeralan, yüzü
doyumsuz manzaralara dönük uçurumların adı sandığı bu ülkede
hayretimin nedeni rahatlıkla anlaşılabilir.

Umarım
yayınladığım liste ve duvara sıvadığım o
belge-kağıtların, haritalarin etkisi istediğimce güçlü olur. Umarım
70 yıl önce Ivar Lo-Johanssons’un bir araştırmacı yazar diliyle ileri surdugu iddianın, sanat diliyle yinelediğim, yenilediğim bu yeni hali, anlamlı bir tartışma başlatabilir.

Özetle,
soydüşkünyarlarının İsveç toplumunun yüzleşmekten kaçındığı, ama buna rağmen
etkileri ve sonuçlarını, ortak suçluluk duygusu ve utancını belki de güçlü bicimde hala yaşadığı en eski, en derin kolektif suçu olabileceğini düşünüyorum. 


Öte yandan, ättestupor kavramı eğer düşündüğümün tersine bir mit ise, bunca yüzyıldır, böylesi acımasız -ve gerçekleşmemiş / sanki “ne yazık ki gerçekleşmemiş”- bir kolektif suça özel bir isim yaratılmış olması ve bu kadar rahat, yaygın, ikircimsiz, meşru bir kullanım ve varlık zemini bulabilmesi belki de daha da vahim. O sahip çıkılanın, her yeni güne taşınanın ne olduğunun, kim ne kadar farkında? Bu yüzden mi milyonlarca insan hep yalnız yaşlanıp, kimsesiz ölüyor bu ülkede?





İsveç’in başlıca soydüşkünyarları
(Hakan Akçura, 2013)


Güncelleme:

Serginin ardından 35 tanesini daha bulunca, kendilerinin bir gerçeklik olarak anıldığı tüm eski yazılı belgeleriyle birlikte tüm bu soydüşkünyarlarının coğrafi koordinatları ve bulabildiğimce fotograflarını bir web sitesinde yayınlamaya karar verdim. Ekim 2013 – Mart 2014 arasında bu siteye yerleştirdiğim, buldukça yenilenecek olan – kimlikleri, “adları, köyleri, kilise bölgeleri, bir üst kilise alanı, belediyesi, şehri, bölgesi” olarak sıralanmış- hali hazır 125 soydüşkünyarının listesi şu (Site haliyle isveççe ama bu her tıklamanızla, o soydüşkünyarını anan belgeye, haritadaki, yerküredeki konumuna, fotografına ulaşmanıza engel değil):

İsveç’in belli başlı soydüşkünyarları

(R): Riksintressen för kulturmiljövården (Ulusal çıkarlar için korunması gereken kültürel miras)

Bir günlük sergi: Ne şans! Gökyüzü hepimizi sarıyor!

Dün Stockholm’de bir özel sağlık/bakım şirketi olan Attendo’nun tek günlük “Yeni fikirler, buluşlar” fuarında fotograf sergim vardı.

Fuar’dan görüntüler

Sergimin başlığı “Ne şans! Gökyüzü hepimizi sarıyor!”, altbaşlığı ise, “Üç mevsim boyunca bir bakımevinin balkonundan seçilen gökyüzü kareleri“ydi. Sergilenen fotograflar, geçtiğimiz haziran ayından bu yana çalıştığım bakımevinin balkonundaki yoğun [yaşantımdaki en yorucu iş] günlerimde soluklandığım birkaç dakikalık sigara molalarımda [evet, sigara molasında soluklanılabilir] saptamayı seçtiğim gökyüzü hallerinden seçtiklerimdi.

Foto: Benita Pettersson



Evet, çok eski alışkanlığımla fotografları hep aynı noktadan çekmeye özen göstermiştim yine; ama aslında niyetim, birikecek, oluşacak toplam ile böylesi bir sergi açmak değildi. İsveç’te olmamın öncelikli nedeni aşkımsa, kalmamın ilk nedeni de gördüğüm gökyüzü oldu hep, ihtiyaç duydukça hep ona sığındım burada. Yine sığınıyordum sadece. O kadar!



İşverenim açılacak bu fuar için bir sanat sergisi aradıklarında, sanatçı çalışanlarından biri olarak [o kadar çok sanatçı bakıcılıkla geçiniyor ki İsveç’te, inanamazsınız!] bana bir fikrim olup olmadığını sorunca, yarı şaka, yarı ciddi bu alışkanlığımdan, çektiğim fotograflardan sözettim. Çok istediler bu sergiyi. Sağolsunlar bu aralar hiç karşılayamayacağım baskı sürecinin maliyetini de “elbette ki” yükleneceklerini söyleyince bu serginin yolu açılıverdi. Okuyanlar hatırlar, ilk Facebook sayfamda paylaştım şaşkınlığımı: 

Hani bahar, yaz, güz boyunca çektiğim ve birçoğunu burada da paylaştığım o gökyüzü panoramaları vardı ya, işyerinin baskı sponsorlüğüyle, Ocak ayında düzenlenen, binlerce kişinin varolacağı bir “sağlık, bakım alanında yeni fikirler fuarı”nda sergilenecek. 38 fotograflık bir seri olarak… Senenin ilk yeni sergisi! Duygusu matrak; hangi cebime koyacağımı daha bilemesem de hoş.”

Bu sergi, ilk fotograf sergimdi. Onca yıl, birçok fotografı tek tek birçok sergimde kullansam da daha önce hiç “bir fotograf sergim” olmamıştı. Bu sergimdeki fotografların hepsi bir akıllı telefonun kamerasıyla çekildi, birçoğu da da yine bir akıllı telefon uygulamasının desteğiyle panoramik kılınabildi. 


“Ne şans! Gökyüzü hepimizi sarıyor!”, ayrıca şimdiye kadar bir gün içinde en çok kişinin gezdiği [ki önemli bir kısmı bakıma muhtaç insanlardı] ve övgü, beğeni dışında merak, ilgi, görüş cümlesi kurduğu sergim oldu. Konuşmaktan, anlatmaktan yoruldum. [“Kaçımız on yıllardır her karışını ezbere bildiğimiz işyerimizdeki o balkona çıkıp da hiç görmediğimiz bir şey gibi gökyüzüne bakacağız yarın, biliyor musun Hakan?!”]

Düşündüm, belki de kendiliğinden bir sanat mekanı, bir sanat merkezi, galeri olmayan yerlerde sergileyeceğimiz işlerimiz, daha çok geridönüş almaya, daha az hazır, bildik cümlelerle karşılanmaya hazır. İyi geldi.

Son günlerde değişik nedenlerle gezdiğim kimi sanatçılarımızın web sayfalarını salt ingilizce ve yeni bir uluslararası fon desteği almaya yönelik nasıl bir seçkin özenle hazırladığını görüp yaka silktiğimi düşünürseniz, birçoğunun dudak bükeceği bu halden keyif aldığım bile söylenebilir.

Aşağıdakiler de işte bu üç mevsim boyunca bir bakımevinin balkonundan çektiklerimden seçip, çekildikleri tarih ve saat, dakikayla imleyip sergilediğim 37 gökyüzü karesi: