"Nefret tünelinde Aşk" Tempo'da

Tempo, bugün çıkan yeni sayısında, “Nefret tünelinde Aşk” açık katılımlı çağrım ve sanat etkinliğimle ilgili bir haber-söyleşi yayınladı. H. Hüseyin Tahmaz’ın yaptığı, dergide çok kısaltılarak yayınlanan söyleşinin tümünü aşağıda okuyabilirsiniz:

H. Hüseyin Tahmaz: Yusuf Akçura ve Gökhan Akçura ile bir akrabalığınız var mı? Bir anlamda Yusuf Akçura’nın “üç tarz-ı siyaset” makalesi ile sizin performansınız ilginç bir tezatı da yansıtıyor…

Hakan Akçura: Gökhan’ın küçük kardeşiyim. Ama Yusuf Akçura’yla bilebildiğimiz kadarıyla bir kan bağımız yok. Akçura, tatarlar arasında sıkça rastlanan bir soyadı.

Saptamanızda haklısınız; Yusuf Akçura’nın “üç tarz-ı siyaset” makalesinin özellikle üçüncü tezi, yani “ırka dayalı bir türk siyasal ulusçuluğu oluşturmak” gayesiyle sadece benim sanat etkinliğimin değil, yaşantımdaki tüm duruşumun, varoluş halimin bir tezat oluşturduğu doğru. Öte yandan, Yusuf Akçura’nın tezlerinin resmi devlet politikasına hâlâ sonsuz ve inat dolu bir ilham verdiği de ne yazık ki gerçek.

Ne zamandır İsveç’te yaşıyorsunuz? İsveç’e yerleşmenizdeki temel gerekçe nedir? Evli misiniz? Eşiniz İsveçli mi? Türk mü Kürt mü? Kendiniz de benzer bir durumu deneyimliyor musunuz?

28 aydır İsveç’te yaşıyorum. Buraya gelmemin tek nedeni “aşk”. Dolayısıyla evlenip geldim. Eşim, 25 yıl önce Türkiye’den buraya gelip yerleşen bir çerkez. “Benzer bir durum” derken kastettiğiniz, farklı ulusal kimliklerin biraradalığı ise, etnik, ulusal kimlikleri araştırılsa Türkiye’de bu olguyu yaşamayan çift zor bulunur bence. Bende boşnak ve arap kanı da var örneğin. Ama bir türkün bir kürtle ya da bir türkün ermeni, rum, süryani ya da museviyle birlikteliği gibi, o ilişkinin dışında akan hayatta ırkçılığın kolayca boyverebildiği nesnel zeminlerde varolan ilişkilerin özel bir farkı ve belki de önsoruları, sorunları içerdiği kesin. Bu durum tonla alevi-sünni birlikteliğini de kapsar. Bu anlamda “benzer bir durum” bizde sözkonusu değil.

İsveç’te ne tür bir yaşantınız var? Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz? Sanat faaliyetleriniz nasıl bir üretim sürecinden geçiyor, üretimlerinizi sergiliyor musunuz? Bunun için mekan ve izleyici buluyor musunuz? Yaratımlarınız İsveç’te nasıl karşılanıyor?

Öncelikle, isveççeyi öğreniyor, bunun için iki yıldır düzenli öğrenciliğimi sürdürüyorum. İşsizim. Bu yakıcı sorunla ve nedenleriyle bir göçmen işsiz olarak boğuşuyor, deli gibi iş arıyorum. Son altı ayda yaptığım 200’ü aşkın iş başvurusuna alabildiğim tek cevap yok. Birçok göçmenin yapageldiği gibi Sosyal Yardım Kurumu’na başvurmayı, başvuranların orada ne tür bir aşağılamayla karşı karşıya geldiklerini bildiğim ve elim tutarken, birden çok geçerli mesleğim varken onursuzluk sayıyorum. Sanat etkinliklerim, sergilerim, yeni projelerim için bir dizi kurum, vakıf ve sanat merkezi ile yazışıyor ve görüşüyorum. Bu zeminde de “bir göçmen sanatçı” olmanın sorunlarıyla cebelleşiyorum. Keyfim ve mutluluğumun kaynağı ise ailem; eşim ve çocuklarım…

İsveç’te bu iki yıl içinde ilk önce, İsveç Göçmen Bürosu’nun oturma ve çalışma izninin uzatılması için benle birlikte bekleyen 6000 kişiye dayattığı ve ayları bulan bekleme sürecine karşı ürettiğim, ardından bizzat Büro’ya yolladığım “İsveç Göçmen Bürosu’na açık mektup” isimli video-performans ile gündeme geldim. Videonun içeriği, yapılmasını beklediğimiz görüşmenin bana düşen tek taraflı kaydıydı. 51 dakikalık kayıtta, yaşantıma, beklentilerime dair, İsveç’e, göçmen politikasına ve bizzat Büro’ya yönelik sert, eleştirel dışavurumum yeraldı. Bu işim hem İsveç’te, hem de Türkiye’de çok yankı buldu. Henüz sadece bir kez sergilendi, birlikte isveççe öğrendiğim diğer 70 göçmen arkadaşıma, okulumda.

Geçen yıl çağrısını yayınladığım ve İsveç ile Türkiye arasında sorgulayıcı bir diyalog sürecini hedefleyen, zorlayan “Gerçek Diyalog” isimli sanat etkinliğim sürüyor. İsveç’ten çok Türkiye’de karşılık buldu. Daha da yaygınlaşması ve bir sergiye dönüşmesi için hem benim yapmam gereken çok şey var, hem de desteğe muhtacım. Ardından “Labirent” başlıklı bir karma sergiye katıldım. Uluslararası sanatçı kitapları sergisiydi. “Oturma izni için” başlığını taşıyan sunumum, bu kez ilk oturma izni başvurum sırasında İstanbul’daki İsveç Konsolosluğu’na verdiğim bir el yapısı kitabı belgeliyordu. Bana ve aşkıma dair bir sunumdu. Görüşmenin daha insancıl ve eşit bir zeminde geçmesini sağlamıştı.

Bu ocak ayında yaptığım ve “Mr. President let me challenge you to face his” başlığını taşıyan ve kışkırtıcı bir biçimde Saddam Hüseyin’in idamı sürecine Bush’u dahil eden iki deneysel videom ise önce birinin Youtube’da yasaklanmasıyla gündeme geldi, ardından New York Scope Sanat Fuarı’ında sergilendi. Haziran ayında bu kez Chicago’da sergilenecek. Bu videolar şimdiden, bu sergi, Youtube, videolarımı içeren [PAM] isimli video sanatı portalı ile benim blogg sitemden onbinlerce izleyiciye ulaştı. Dolayısıyla, mekan ve izleyici kavramlarının farklı karşılıklar bulabildiği bir dünyadayız. Güncel sanatın ve benim yaratımımın zeminleri de klasik sergi mekanlarını ve oralardaki izleyicileri hâlâ gereksinse de, bu olamadığında zorlanacak, açılacak ya da hatta seçilecek farklı kapılar ve “mekanlar” var.

İsveç’te göçmenlere yönelik ayrımcılık sanat alanında da sözkonusu. Geçen yıl içinde İş Bulma Kurumu’nun Kültür Bölümü, iş ararken önümü açacak birkaç getirisi, kursu var diye başvurduğumda sanatçı kimliğimi onaylamayı reddetti. Bu açık ayrımcılığa karşı tepkiyle kaleme aldığım basın bildirime, Ulusal Sanatçı Sendikası ve komünist Sol Parti tarafından sahip çıkıldı ve Göçmen Bakanı’na yönelik bir soru olarak İsveç Parlamentosu’nda taşınıp, tartışıldı. Ama zaten söze dökülmeyen gizli kuralları ile tüm sanat çevresi de göçmenlere karşı benzeri bir ayrımcılığı taşıyor.

Örneğin bu gizli kurallar, bir göçmen sanatçının karma sergiye katılabilmesini kabaca 3, bir destek alabilmesini 5, bir kişisel sergi açabilmesini 10 yıllık sürelere bağlıyor. İlk şartı kırıp karma sergiye daha erken katıldım. Diğerleri karşısında şansımı zaman gösterecek. Hoş, Türkiye’de olduğu gibi, artık dünyanın her yerinde de, subaşlarını tutan kimliklerle ilişkinin ve bu ilişkinin getirilerinin, amiyane deyimiyle kıç yalamanın açamayacağı kapı yok ama, Türkiye’de olduğu gibi İsveç’te de bağımsız sanatçı olmayı seçince aynı kapılar bu kez tam tersine daha da zor açılır hale gelebiliyor.

İsveç’teki göçmen politikalarını teşhir ettiğiniz çalışma “sanatçı” olarak kabul edilmenizi sağladı mı?

“İsveç Göçmen Dairesi’ne Açık Mektup” video-performansım önce buraların en çok satan gazetelerinden Svenska Dagbladet’te haber oldu. Daha sonra da İsveç televizyonunun 2. kanalında bir sanat programına konu oldu. Bu süreç bir dereceye kadar tanınmayı getirse de, yanı sıra akan destek, sergi mekanı bulma çabalarıma yaramadı. Sanat ortamları artık çok yerde ve İsveç’te de kast sistemi içerircesine varlık gösteriyorlar. Kast sistemlerinin yasaları ise bilirsiniz farklı göstergelere dayanır ve oralara kabul zordur.

İnternet sitelerini, forumları bu gözle takip edip kaydetmeye ne zaman ve hangi ihtiyaçla başladınız?

İnternet yazışma kültürü her zaman umurumdaydı ve birçok sanat etkinliğimde kullandığım, yararlandığım ya da içinde nefes aldığım zemin oldu. Hem forumlar, hem de farklı niteliklerdeki sohbet kanalları, odaları ya da iletişimin yazıdan sese, sesten görüntüye, görüntüden ortak oyunlara –eyleme- akan, gelişen niteliğini merakla izlerim. Bu merak ve ilgi ister istemez birçok zeminde iletişimin yeni biçimlerine ilişkin tanıklığımı beraberinde getiriyor. Bu tanıklıklarımda görüntülü sohbet kanallarında kürtlere yönelik çokça yazılı ve sesli saldırıyla karşılaştım ve araştırmaya başladım. Araştırdıkça da, paylaşım sitelerinde, forumlarda, sohbet kanallarında akan ırkçılığın hızla tırmanan örnekleri karşıma çıkmaya başladı. Biriktirmeye başladım.

Hrant Dink suikastından sonra adeta patlama yaptığını söylediğiniz Irkçı mesajlar, neyin göstergesi, bizleri bu anlamda nasıl bir gelecek bekliyor? Buna karşı nasıl bir tutum takınmak gerekiyor? Sizin düşünceleriniz neler?

Yakın geleceğe bakarken çok iyimser değilim. Ülkede yükselecek yeni bir türk-kürt çatışmasından medet umacak karanlık güçler, bu gayelerine yönelik adımlarını atarken artık giderek daha da geniş bir yasallığın ve desteğin peşindeler. Dink’in katiliyle hayranı oldukları bir pop şarkıcısıyla yan yanaymışçasına, kolkola fotoğraf çektiren ordu ve emniyet mensuplarına dair haber, çok az ülkede bizdeki kadar az tepkiyle geçiştirilebilir. Kanıksamayı öğretiyorlar 30 yıl sonra yine bize. O zamanlar cinayetleri kanıksatmışlardı, şimdi ise linçleri, kırımları kanıksamaya doğru itiliyoruz. “Ne mutlu türküm” diyemeyene yer olmadığı söylenen bir ülke kılındı bu ülke. En büyük günlük gazetenin başlığının yanında da benzeri bir cümle var biliyorsunuz: “Türkiye türklerindir.”

Yusuf Akçura’nın “ırka dayalı bir türk siyasal ulusçuluğu oluşturmaya dair” teziyle başladık bu söyleşiye ve belki de konu zaten hep bu. Beyaz berelerin klu-klux-klan kukuletaları gibi taşındığından bahsetmiştim daha önceki bir söyleşimde. Hayır, onlar bile gizli törenlerin giysileriydi. Bizim ırkçılarımız gün ışığı altında ve aslında sadece onlar gibilerinin yaşayacağı bir ülkeyi isterlerken, desteklendiklerinin ve kalabalık olduklarının farkında. İşimiz zor.

Her türlü örgütlü zeminde ırkçılığa karşı, bayrağa ve “milli lidere” tapınmaya dair tüm simgelerle yeniden göğerip gelişen azgın milliyetçiliğe karşı demokrasi ve kardeşlik, birarada barış içinde yaşama bilincini yaygınlaştırmak gerekiyor. Her türlü anti-demokratik adımın, çabanın, kalkışmanın karşısında saf tutmak artarak önem kazanıyor. Son zamanlarda gelişen “Irkçılığa ve milliyetçiliğe dur de!” “Siyasal ufuk hareketi”, “Yüzde 52”, “Genç siviller”, “Benim hala umudum var” gibi inisyatiflere ve 500 aydının muhtıra karşısındaki çıkışına çok değer veriyorum. Ama bu ülke çok daha fazlasına muhtaç.

Şimdiye kadar projeye katılımcı olarak kaç kişi başvurdu? Başvurularda beklediğiniz niteliği görebildiniz mi? Bir Türk’ü ya da Kürt’ü sevme gerekçeleri tatmin edici mi?

Şimdiye kadar ne yazık ki sadece yirmiye yakın çift katılacağını haber verdi. Yapılan iki gazete söyleşisiyle gereksindiği kadar yaygınlaşamadı çağrım. Eminim ki çok daha fazlasının katılması mümkün. Ama duymaları, öğrenmeleri gerek bu çağrıyı. Katılmaya karar veren çiftlerin ise tümü üretim sürecinde. Videolarını düşünüyor, tartışıyor ya da çekiyorlar. Henüz hiçbirinin ürettiğini izlemediğim için üzerlerine yapabileceğim hiçbir yorum yok.

Size göre, birbirini seven Kürt ve Türk çiftlerin sesi, ırkçıların sesini bastıracak mı?

Hayattan sözediyorsanız hayır. Benim sanat etkinliğim, biraz önce yaygınlaşmasını gerekli gördüğüm çabaların sadece biri ve katılımcılarının aynı zamanda birer yaratıcı olmaya soyunacakları özel bir emeği içeriyor. Sayıları ne kadar artsın istesem de bu sayının ancak bir yere kadar artabileceğinin farkındayım. Yok eğer sergiden bahsediyorsanız, katılımcıların videolarının ve seslerinin ırkçıların metinlerini ve seslerini bastıramayacak kadar az olduğunu görürsem, bu sergi açılmayacak ve bir kez daha hep birlikte şapkamızı elimize alıp düşüneceğiz.

Irkçıların yükselen sesine karşın, proje ile kurguladığınız yaklaşım da bir anlamda ırkçı önyargıların dilinden konuşmak anlamına geliyor denilebilir mi? Yani sanırım, bir Türk ya da Kürt’ü seven biri, Kürt ya da Türk olduğu için değil, kişisel insani nitelikleri nedeniyle böyle bir birlikteliği seçmiştir, Türk ya da Kürt olduğu için değil. Bu yanlış bir değerlendirme mi olurdu?

Çok sorulası bir soru bu. Katılımcı adaylarıyla en sık yazışmak durumunda kaldığım konu da bu oluyor genellikle. Katılımcı adaylarının birbirlerini “ulusal kimliklerinden bağımsız” bir zeminde sevdiklerini tabii ki biliyorum. Irkçılığın karşısına aslında tabii ki, ulusal kimliklerin “ne olmadığı”na dair bir bilgi ve dışavurum ile çıkmaktan başka bir derdim yok. O yüzden etkinliğe arap-türk, ermeni-kürt, ermeni-türk çiftler de katılıyor. Benle birlikte paylaştıkları bu uluslar ötesi ya da uluslar üzeri bilince dair, ırkçılığa karşı neyi nasıl aktaracakları ise benim de merakla beklediğim şey. Benim çağrı metnimdeki “bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftler” ifadesi aslında “karşısındakinin kürt olduğunu ya da bir türk olduğunu umursamadan sevenler” diye algılanması gereken bir ifade.

Ama şu da var: Bu çiftlerin bu ulusal kimlikleri ile yaşadıkları sorunlar ve özel bakış açıları varsa bunlar da yansıyacak belki etkinliğe. Mesela, katılımcı adayı bir çift daha birbirleriyle ilk tartışma sürecinde, içlerinde birbirlerine karşı gizli kalan kimi duygularla karşılaştılar ve ciddi sorunlar yaşadılar. Bir yüzleşme birçoğu için kaçınılmaz belki ve ben açıkçası bunu öngörmemiştim.

Sizce yaşanan bunca şeye rağmen, Türk ve Kürtlerin “gönül” bağları güçlü müdür? Yoksa yükselen ırkçılık, “gönül bağı”nın onarılmaz bir şekilde zedelendiği anlamına mı geliyor?

Kendilerine, çocuklarına, ailelerine, köyleri, kasaba ve kentlerine, varoluşlarının hemen her biçimine bu kadar zarar verildikten sonra sözkonusu gönül bağının onarılamayacak biçimde zedelenmesini belki de kürtlerden beklemeliyiz. Zaten etkinliğin bir yanı olan, çok yeni ve sınırlı bir ölçüde gelişen kürt ırkçılığının boy atmasını sağlayan şey de verilen bu zarar, çekilen onca acı, boşaltılan onca köy, atılan her bomba, yağdırılan her kurşun. Bu yine de benim açımdan kürt ırkçılığını masum kılmıyor. Zaten o ırkçılara inat, kürtlerin gönül bağı, umudu, çabası ve barış içinde yaşam istekliliği tüm göstergelere bakıldığında türklerden daha güçlü.

Türk ırkçıları hem bu ülke sınırlarını, hatta yeni işgal edilecek toprakları istiyor, hem de bu sınırlar içinde kürt görmek istemiyor. Belki de bu yüzden Türkiye demokrasi hareketinin en öncelikli hedefleri kürt demokrasi hareketinin istemleri ile örtüşüyor ve o olası ortak kazanımlar kendi geleceğinin de güvencesi olacak. Ama elbette ki uzun süren savaşın, kişisel ya da toplumsal her boyut ve zeminde açtığı yaralar hâlâ kanıyor. Bunun üzerine gelen yaygın iç göç ise, yöneldiği ve yerleştiği tüm kentlerde çok daha sert ve askeri olmayan kitlesel çatışmaların yaşanacağı bir geleceğin tohumlarını taşıyor. Tehlike çok büyük.

Projenin tahmini zaman çizelgesi nasıl bir seyir izleyecek? Ne kadar sürecek? Sergilerin açılma tarihine ilişkin okuyucularımıza bir bilgi verebilir miyiz?

Sergileri ne zaman ve nasıl açabileceğimin cevaplarını sürecin getirecekleri belirleyecek. En başta katılımın yoğunluğu ve gereksindiğim birden çok alandaki desteği bulup bulamayacağımla ilgili her şey… Çağrının yaygınlaşması için desteğe ihtiyacım var. Kurgu, transfer süreci, sergileme olanakları açısından desteğe ihtiyacım var. Sanat merkezlerinin, sergi mekanlarının böylesi bir sergiye ilgileri ve yer sağlaması, kamuoyu desteğinin gücü ile sergilenmesi oldukça zor metinleri sergileyebilmemin önünün açılıp açılmayacağı, bulabileceğim ya da bulamayacağım mali yardımlar… Tüm bu alanlarda desteğe muhtacım.

Ben en azından önümüzdeki sonbahar ve kış aylarında açmak isterim bu sergiyi ama dediğim gibi, süreç kendini belirleyecek. Okurlarınız gerek çağrı metnini okumak, gerekse gelişmeleri izlemek için http://open-flux.blogspot.com/ linkindeki blog sitemi ziyaret edebilir ve en önemlisi katılmayı düşünürlerse hakcura@gmail.com e-mail adresime yazabilirler. Şimdiden hepsine teşekkür ediyorum ve tabii ki size de…

"Nefret tünelinde Aşk" Radikal'de…

“Nefret tünelinde Aşk” çağrımda ve ardı sıra akan tüm yansımaları, algılanmaları içinde bir şey eksikti. O da “projenin neşesi”. Bunu Radikal eliyle Mahmut Hamsici armağan etti. Sağolsun.

Sanırım hem ırkçı mesajların keskin gücü, hem de böylesi bir kalkışmanın içerdiği sorumluluk, beni bu neşeden uzak kıldı. Özene bezene yazdım çağrıyı ve her haklı eleştiride düzeltme eklemekten geri durmadım.

Birkaç kürt entelektüelinin, “bir türkün bu işe kalkışmasından” dolayı yaşadığı alaycı gerginlik ve tepkiler bana ulaştı. Çok ilginçtir ki, “kürt demokrasi hareketine sevdalı” türk entelektüellerinin bir kısmının da, “işe kürt ırkçılığını da dahil etmemden dolayı” bana karşı konumlandığını ve projenin yaygınlaşması için ellerindeki olanakları kullanmadıklarını önce sezdim, sonra bildim.

Birgün gazetesinin benle yaptığı söyleşi, etkinliği hangi zemine oturttuğumu tüm ayrıntılarıyla netleştirmesi adına çok önemliydi. Çok işe yaradı.

En önemli ve benim beklemediğim gelişme, bir dizi çiftin, karar sürecine dair tartışmalarıyla, ilk kez derinden birbirleriyle yüzleştiğini ve ciddi sorunlar yaşadığını öğrenmemle ilgili. Bana bu karar süreci yazışmalarını “nefret tünelinde biz aşk maşk çıkaramadık”, “tam tersine yüzleştik ki ne yüzleştik!” başlıklarıyla yolladılar.

Evet herkes -ben dahil- hâlâ ve hep çok ciddiydi.

Bunu Radikal’de çıkan bu haber kırdı.

“Bu ‘aşk’ üzerine, evet, savaşmayıp da ‘sevişmek’ üzerine bir etkinlik çağrısı ya! Kimse kasmasın kendini!” dedi Hamsici ve çok iyi yaptı. Beni çok rahatlattı ve eminim ki bu etkinliğin özüne bundan iyi gelecek bir katkı olamazdı.

Radikal’e ve Mahmut Hamsici’ye çok teşekkür ederim, bu neşeyi bana ve bu etkinliğe gönül vermiş, verecek herkese armağan ettikleri için.

Hakan Akçura

‘Sevişen’ Türkler ve Kürtler aranıyor!

Güncel sanatçı Hakan Akçura, ‘Nefret Tünelinde Aşk’ adlı projede yer alacak ve bir Türk’ü ya da Kürt’ü sevmenin ne olacağını anlatıp videoyla kaydedecek bir yanı Türk bir yanı Kürt çiftler arıyor.

MAHMUT HAMSİCİ

İSTANBUL – Dikkat! Dikkat! Memleketimizde yükselen ırkçılığın gittikçe daha fazla nefret pompaladığı şu sancılı günlerde bize yeniden ortaklığı, sevgiyi hatırlatıp gönüllere su serpecek sevişen Türkler ve Kürtler aranıyor! Daha önce İsveç’teki göçmenlerin sorunlarıyla ve Başkan Bush’un Irak seferiyle ilgili eserler üreten İsveç’te yaşayan Türkiyeli güncel sanatçı Hakan Akçura yeni işinde yine can alıcı bir soruna el atıyor: Yükselen Türk ve Kürt ırkçılığı!

Akçura’nın bu yeni projesinin çıkışı, sanatçının Hrant Dink cinayeti sonrası internet ortamında okuduklarına ve dinlediklerine dayanıyor. Forum sitelerinde Türkler ve Kürtler arasındaki ırkçı nefret konuşmalarının patladığını gören sanatçı, tehlikenin farkına vararak yeni bir sergi projesine karar veriyor: ‘Nefret Tünelinde Aşk’. Akçura’nın önümüzdeki dönemde İstanbul, Diyarbakır ve mümkünse başka kentlerde açmayı planladığı sergide, sergi mekânın dört bir tarafına internetten alınma gerçek ırkçı mesajlar yerleştirilecek, ırkçı konuşmaların sesleri verilecek. İzleyicinin girdiği bu nefret tüneline serpiştirilmiş ekranlardaysa birbirini seven Türk ve Kürtlerin video görüntüleri yer alacak.

Yaklaşık dört aydır proje üzerine çalışan sanatçı, şimdi projenin video ayağını kurmak için bir yanı Türk, bir yanı Kürt olan, bir Türk’ü ya da bir Kürt’ü seviyor olmayı deneyimleyen çiftlere çağrı yapıyor.

Akçura, projede yer almak isteyen çiftlere önce okumaları için söz konusu nefret metinlerini yollayacak. Yollayacağı örneklerin sayısını çok tutacak. Bu okumaların ardından çiftler video kameralarla birbirlerini ve/veya ilişkilerini çekecek. Açılacak serginin ziyaretçileri için bir Türk’ü ya da Kürt’ü sevmenin nedenlerini, nasıllarını, öyküsünü, zorluklarını, dışavurumunu, içeriğini anlatacaklar. Çekimlerin, içeriği, biçimi katılımcıların kendisine ait olacak. Sevgilerinin gücünü nasıl sunmak isterlerse öyle sunacaklar.

Cevaplayacakları asıl soruysa, o nefret belgelerinin kapladığı ‘tünel’de nasıl varolmak istedikleriyle ilgili olacak.

Hakan Akçura’nın ‘ırkçılığa karşı konumlanmış bir kavram ve sanat etkinliği’ olarak tanımladığı bu projesine katılmak isteyen sevişen Türkler ve Kürtler sanatçıyla, http://open-flux.blogspot.com adresinden iletişime geçebilirler. Geçerlerse, bize yeniden Türk-Kürt sevgisini hatırlatmak gibi bir tarihi göreve imza atacakları için çok da makbule geçer…

"Nefret tünelinde Aşk" Birgün'de…


Birgün Gazetesi bugün, “Nefret tünelinde Aşk” sanat etkinliğime dair benle yaptığı söyleşiyi yayınladı. Aşağıdaki linkten söyleşinin internet linkine ulaşabilirsiniz:

Söyleşinin internet linki

Gazete, yapılan söyleşiyi sayfaya sığdırmak için kısaltmak zorunda kalmış. Kesintisiz halini aşağıdan okuyabilirsiniz:

“Bir türkü seven kürtler, bir kürdü seven türkler… Çağrım size!”
Nefret tünelinde Aşk

“Yeni yeni büyüyen bir şey” var. Bu şey, tam da sokaklarda Dink’in katilinin beyaz beresiyle rahatlıkla dolaşabilenlerin temsil ettiği, yeni bir saldırgan klu-klux-klan ırkçı alt-kültürünün yaygınlaşması.

Söyleşi: Sinan Kurtuluş Bilgenoğlu

S.K.B: Çağrısını yayınladığınız “Nefret tünelinde Aşk” isimli çok katılımlı sanat etkinliğinizin içeriği nedir? Nasıl bir karar ve hazırlık süreci yaşadınız?

H. Akçura: Türk ırkçılığının kökleri çok derin, gücü ise resmi ideolojiden. Türkiye’de türklerden gayrı bir ulusun, azınlığın varolmadığının açık açık savunulduğu, tersine düşünenlerin hapislerde çürütüldüğü, olmadık acılara uğratıldığı, öldürüldüğü günler geçeli çok olmadı. Bugün ise, herkesin “bir milliyetçi ve türk olduğunu”, her diyalogda ilk söz olarak söyleme ve söyletme çabasıyla kendini gösteren, yaygın kalabalıkların hakim söylemi haline gelen bir yeni milliyetçi dalganın, teklifsizce “yeni soykırımlar” çağrısı yapabilen bir ırkçılığa kapı açıyor olmasını tartışmalıyız.

Geçen yıl Türkiye’de ve İsveç’te aynı anda başlattığım, sonuçlanmayan ve hâlâ katılıma açık olan “Gerçek Diyalog” isimli sanat etkinliğimde, Türkiyeli katılımcılara sorduğum üç sorudan biri, “gelişen yeni milliyetçilik ve ülkenin geleceği hakkında düşündüklerine” dairdi. Birçok kişi ve kurumun dikkat çektiği bu kara dalga, zamanla kendine kurbanlar arayarak ve ne yazık ki bularak palazlandı ve Hrant Dink’in katlinin ardından daha da tehlikeli bir düzeye ulaştı.

Yıllardır takipçisi olduğum “internet yazışma kültürü” içinde, hiçbir zaman son dört-beş ayda olduğu kadar yaygın, “meşru” ve tehlikeli keskinlikte ırkçılığın varolmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu anlamda “yeni yeni büyüyen bir şey” var. Bu şey, tam da sokaklarda Dink’in katilinin beyaz beresiyle rahatlıkla dolaşabilenlerin temsil ettiği, yeni bir saldırgan klu-klux-klan ırkçı alt-kültürünün yaygınlaşması.

Bu keskin türk ırkçılığı, kimi kürtlerde de karşılığını buluyor. Gücü ve sahip çıkılırlığı elbette ki egemen ulusun ırkçılığı kadar olmasa da, hızla yaygınlaşarak, – ne yazık ki nedenleri kimilerince haklı da görülse- bence niteliği farksız olan, karşı çıkılası bir saldırgan kürt ırkçılığını beraberinde getiriyor.

İnternette binlerce kürt ve türk arasında akan diyaloglarda yeralan ırkçı mesajları biriktirdim. Sohbet forumlarında akan aynı içerik ve nitelikteki sesleri kaydetmeye başladım. Bunları “nefret metinleri ve sesleri” olarak tanımladım ve çağrı metnimde de dediğim gibi, okurken ve dinlerken kendimi hep kirlenmiş hissettim.

Herkesin gelişen ırkçılığa karşı elini taşın altına sokması gereken bu günlerde, bu çok katılımlı etkinliği tasarladım ve “Nefret tünelinde Aşk”ın çağrısını yayınladım. Yayınladığım çağrı, bir yanı kürt, bir yanı türk olan çiftlere… Bir türkü ya da bir kürdü çok seviyor olmayı bir süredir ya da çok uzun bir süredir deneyimleyen çiftlere yönelik.

Çağrımın tam metnine okurlarınız internetteki blog sitemden ulaşabilirler: http://open-flux.blogspot.com

Projeye katılmak isteyen çiftlerin ne yapması gerekiyor?

Onlardan, ellerindeki ya da ödünç alacakları video kameralarla birbirlerini ve/veya ilişkilerini çekmelerini istiyorum. İçeriği ve biçimi tümüyle katılımcılara bağlı kayıtlarla, bana ve olası serginin ziyaretçilerine, bir kürdü ya da bir türkü sevmenin nedenini, nasılını, öyküsünü, varsa zorluklarını, dışavurumunu, içeriğini aktarmalarını, belgelemelerini istiyorum. Özetle katılımcılardan, kurgulanmamış ya da kabaca kurgulanmış “home-video” kayıtlarını istiyorum.

En ağdalı, ayrıntılı biçim ve içeriklerden, en yalın biçim ve içeriklere kadar her şey kabulüm. Çünkü, cevaplayacakları asal soru, okuyacakları o zehirli nefretin belgelerinin kapladığı tünel-mekanda nasıl varolmak istedikleri ile ilgili olacak.

Sanat etkinliğine katılacak çiftler, bu küfür ve saldırıların dört duvarını ve tavanını kapladığı, seslerin de aralıklı olarak “boşaldığı” bir mekanda, kendilerine ayrılmış ekranlarda akan videolarda hayat bulacaklar. Ziyaretçiler bu fazlasıyla “kirli” nefret tüneli-mekanında o videoları izleyecek. Sergiyi, İstanbul ve Diyarbakır’da aynı anda açmayı istiyorum.

Projenize katılacak çiftler bulabildiniz mi? Yardım ve destek çağrınız karşılık buluyor mu?

Sadece iki hafta oldu etkinliğin çağrısını yayınlayalı ve yaygınlaşmadı yeterince… Ama yine de katılmaya karar veren ve bu sürecin ilk adımlarını, varsa merak ve sorularını benle paylaşan çiftler var. Elime ulaşan video henüz yok. Yine de, böylesi açık katılımlı çağrılarımın en fazla yankı, karşılık ve destek bulanı oldu “Nefret tünelinde Aşk”. Sürecin her aşamasında şu ya da bu şekilde katkı verebileceğini söyleyen bir dizi insan var ve her gün sayıları artıyor.

Peki nefret metinlerinin içeriğini tam olarak öğrendikten sonra vazgeçen çiftler oldu mu? Sonuçta o kadar küfrü okumak herkesin yapabileceği bir şey değilmiş gibi geliyor.

Katılım isteklerini bana iletenlere “nefretin metinleri”ni yolluyorum. Yolladığım örneklerin sayısını çok tutuyorum. Çünkü çağrımda da belirttiğim gibi, “görmeli, okumalı, bilmeliler, katılmayı düşündükleri etkinliğin hangi zehirli tünelde-mekanda soluk almaya çalışacağını…”

Onları okuyunca katılmaktan vazgeçen çift olmadı. Ben, çok fazla sayıda insanın kendi ırklar-milliyetler üstü sevgisini, bu metinlerin karşısında konumlayacağına ilişkin inancım ve umudumla adım attım. Bu umudum sürüyor.

Bu metinlerin sergilenmesiyle beraber iki tarafın sıradan insanlarının birbirlerine duyduğu kin artar gibi bir kaygınız var mı?

Bu metinlerin ne olduğunu bilip, gözden uzak olmasına sevinmek yerine, onları ışık altına çekmeyi yeğliyorum. Bu nefret metinlerini teşhir etmem, kafasını kuma gömen tonla ortalama yurttaşı irkiltmek ve katılımcıların yaratımlarıyla gönül bağı kurmalarını istemekten başka bir anlama gelmiyor.

Sizin deyiminizle “iki tarafın sıradan insanları”yla bir umudu ve tepkiyi paylaşmaktan başka bir hedefim yok. Hayır, onların yaygın bir kini taşıdığını düşünmüyor, tam tersine bu kini taşıyan ırkçılara karşı “ortak tutum” içinde olacaklarına inanıyorum.

4-5 aydır bu proje üzerinde çalışıyorsunuz. Peki Hrant Dink suikastı projenizi hayata geçirme sürecini hızlandırdı mı? Suikastın ardından bazı gazetelerde ırkçı sitelerin forumlarına yer verildi. Sizce gazeteler bu forumları fark etmekte biraz geç mi kaldı?

Elbette ki, Dink suikasti ve onu uğurlayan 200 bine yakın kişinin belirlediği süreç bu ülkenin geleceğinin karartılmasına karşı çıkacak herkes gibi beni de tetikleyen bir süreçti. Bazıları için sözkonusu ırkçı yazışmalara dikkat çekmek ve Dink’in yaşamını adadığı bir eşitlik ve adalet çağrısının yaygınlaşabilmesi için belki de bu acılı sürecin itkisi gerekiyordu.

Ama hâlâ isminin altında “Türkiye Türklerindir” ifadesini fütursuzca taşıyabilen, yayın yönetmeninin inanılmaz bir aymazlıkla “türklerden ırkçı çıkmayacağını” savunabildiği bir gazete bu ülkenin en çok satan gazetesi ise, bu ırkçı yazışmalara ilişkin sorumlu uyarılarının zamanlamalarından dolayı kimseyi “geç kalmakla” suçlayamam.

Yurtdışında yaşıyorsunuz. Peki Türkiye’deki ırkçılıkla Avrupa’daki ırkçılığı benzerlikler ve farklılıklar açısından karşılaştırabilir misiniz?

İsveçliler, İskandinavya’nın gerçek sahibi Sami ulusuna sınırlı temsil hakkını 1993’te verdi. Sadece 14 yıl önce. Henüz bir parlamento binaları yok. Sami ulusunun eşitlik mücadelesi hala sürüyor.

Bugünkü Avrupa’yı, kaynağı Türkiye’deki ya da İsveç’in yakın geçmişindeki egemen ulus ırkçılığından farklı ama günlük yaşamdaki birçok gizli-açık göstergesi ortak olan bir zeminden, artan göçmen ırkçılığından tartışmak isterim şimdilik…

Artan göçmen varlığı, gelişen dinsel saflaşma, yaygınlaşan işsizlikle birlikte güç kazanan gizli ırkçılık Avrupa’da gün be gün artıyor ve artacak da. Kalabalıklar için dünyayı algılamanın giderek daralan ve karşıtlıklara odaklanan fakir perspektifi, birçok orta sınıf avrupalıyı aslında kendi ülkesinde yabancı görmek istemeyen bir hale çoktan taşıdı. Göçmenlerin çoğu uzundur, her zeminde, kendine yönelik farklı, ayrımcı davranışın farkında. Bir başka farkındalığı ise, artık ve hep, onsuz, göçmensiz bir Avrupa’nın olmadığı, olmayacağı.

Çok önemli bir fark şu ki, bu ülkeler hâlâ, ayrımcı milliyetçiliğin ve gizli ırkçılığın tonla göstergesini içerse de, bu göstergelerin her birinin, her türlü zeminde acımasızca sergilenebildiği, tartışılabildiği ve onlara karşı mücadele etmenin yasallığının yaygın olduğu ülkeler.

Sadece iki yıllık kendi kişisel yolculuğuma, mücadele ve yaratımıma baktığımızda bile bu farkı görebiliriz:

Geçen yıl, “İsveç Göçmen Bürosu’na açık mektup” isimli video-performansla oturma ve çalışma izinlerini ben gibi uzatmak isteyen 6500 göçmene reva görülen haksız muamelenin karşısında ne dediğimi sergiledim. Kamuoyundan çok olumlu yankılar buldum. “Gerçek Diyalog” etkinliğimde İsveç’ten katılacaklara sorduğum üç sorudan biri de, kökleri çok derin olan ve ayrımcılığın, gizli ırkçılığın göstergelerini besleyen günlük yaşam kuralları toplamı diye özetlenebilecek Lagom’u sorgulayan bir soru… Bu yıl, sadece göçmenim diye beni sanatçıdan saymayan, belgelerimi ve geçmişimi yeterli görmeyen İsveç İş Bulma Kurumu Kültür Departmanı’nın bu ayrımcılığını medyaya ve sanat ortamına teşhir ettim; İsveç Komünist Partisi (Sol Parti) bu sorunu hemen İsveç Parlamentosu’na taşıdı.

Türkiye’de ise milliyetçilik ve ırkçılıkla savaşan her kişi ve kurum ne yazık ki hala tehdit altında. Bu tehdidin azalmayıp artacak olma ihtimali ise en büyük tehlike.

Türkiye’den uzakta yaşıyorsunuz. Bu, Türkiye hakkındaki değerlendirmelerinizi zorlaştırmıyor mu, oradan takip edebiliyor musunuz?

Elbette zorlaştırmıyor ve elbette takip edebiliyorum. Bunun için sadece istek, kaygı ve sorumluluk duygusu yeterli. Artık herkesin sadece kendi ülkesine ilişkin değil, çok yakında yok edicisi olabileceğimiz bu yerküreye ilişkin de farkındalığının artması, kapsamlı, sorumlu bakışının ve tutumunun artık belirmesi gereken bir zamandayız.

Ben kendi adıma, bir yandan Türkiye’de artan milliyetçi ırkçılığı, bir yandan İsveç’teki göçmen ayrımcılığı ve gizli ırkçılığı yaratımımın konusu haline getirirken, bir yandan da Bush’a kabus önerisi olarak yapıp, yaygınlaştırdığım videoları izleyenlerin sayısını başta ABD olmak üzere tüm dünyada artırmaya uğraşıyor ve yeni kabus önerilerimi kurguluyorum.