”Sazak’ın dikenleri” ya da bir performansın hikayesi

Fotograf: Gunilla Sköld-Feiler

6 Ağustos 2009 günü, İzmir, Karaburun – Küçükbahçe (Denizgiren) yolu ve günbatımı sonrası alacakaranlığı, Patras’ın Glyfa köyünden gelen 55 yunanlının, köklerine soluk veren Sazak(i) köyünün silueti ile ilk karşılaşmasına tanık oldu. Birkaç yunan yerel yönetici ve Yunanistan Başkonsolosluğu’nu temsilen kimi alt yöneticiler (Bayan Yavasoglou), Karaburun Belediye Başkanı Serdar Yasa, aslında bu buluşmanın gerçek emek vereni, örgütleyicisi olan Karaburun Gündelik Yaşam Bilim ve Kültür Derneği Başkanı Prof. Dr. Zuhal Okuyan ve onun türk, yunan arkadaşları ile uzundur iki yaka arasında gidip gelenlere dair çalışan bir belgesel ekibi (yönetmen Tahsin İşbilen ve ekibi) onlara eşlik ediyordu.

Otobüslerinden indiler, 2-3 kilometre uzakta, silueti artık geceye teslim olup, kaybolmaya yüztutan ”o köye” baktılar yaklaşık 10 dakika. Genellikle sustular. Duyulan, en çok yerel politikacıların birbirleriyle konuşmalarıydı… Yaşları 25’ten aşağı olan genç yunanlıların çoğu, yıkık köye sadece şöyle bir gözatıp, giysilerine çeki düzen vererek otobüse bindiler. Sanki onlar için gelen gece, ilk buluşma yemeği, müzik ve dansın beklentisi daha öndeydi. Küçükbahçe köylüleriyle 87 yıl sonra buluşacakları için mi? Genç oldukları ve dünden çok bugüne baktıkları için mi? Bilemedim.

Oysa onların otobüslerinin hemen ardındaki arabamızdan biz yüreğimiz çarpa çarpa inmiştik yola. Ben ve dostlarım, onları, onların gözüyle Sazak’ı görmeye çalışıyor, bu 87 yıl sonra gerçekleşen olağanüstü -en azından bize göre çok- duygusal karşılaşmanın hiçbir anını kaçırmamaya çalışıyorduk. Daha sonra günler geçtikçe gözlediklerimiz, onlar adına yaşantıladığımız duyguların fazla abartılı olup olmadığını sordurtacaktı bana… Bazı şeyler birilerince artık farklı yaşanıyordu; bizim hissettiklerimizden uzak…

Geçmiş

Aynı akşamın günü oysa ben, yaklaşık 250 afişle donattığım Karaburun ilçesi ve yakınlarına, ona daha uzak, Sazak’a daha yakın köyleri de eklemiş, Parlak köyü, Badembükü’nde köylülerle buluşmuş, bir sonraki gün yapacağım performansımla ilgili onları bilgilendirmiş ve anlattıklarını dinlemiştim. Özellikle, 1925 doğumlu, Parlak köylü Softa Mustafa’nın kaygılarını dile getirişi, anlattıkları, annesinden dinlediği ya da şahsen yaşadığı öyküler unutulacak gibi değildi:

http://picasaweb.google.se/s/c/bin/slideshow.swf

”Peki ne olacak onlar yeniden gelince? Topraklarını geri isterlerse? İstemiyorlar mı? O zaman tamam… Dostluk iyi bir şey…”

”Anneannem, Sazak’taki on türk evinden birinde yaşardı. Orada onların camileri de vardı. Evlerin tümü köyün güney cephesinde sırayla yeralır. Caminin çeperleri yuvarlaktır, bulursun dikkat edersen…”

“Aslında gavurların gitmesini türkler istemiyordu ama savaştan iki yıl önce onlar sık sık Sakız’a gidip gelmeye ve döndüklerinde de türklere kötü davranmaya başladılar.”

“Annem anlatırdı, Denizgiren’deki jandarma karakolu gavur karakoluymuş ama komutanı çok adaletliymiş. Gavurlar, bir türk ailenin koyununu çocuklarının elinden zorla çalmış. Karakol komutanı tüm köylüleri huzuruna çağırıp çocuğa sormuş ’hangisi?’ diye. Çocuk çalanları gösterince de önce bir temiz dövmüşler hırsızları, sonra bir koyunlarını aileye verip, üzerine de değerince para ödettirmişler.

“Kaçabilen gavur kaçabilmiş Sazak’tan ve diğer köylerden. Yine de ordu peşine düşüp denize varmadan ya da denizde yakaladıklarını öldürmüş. Şu koylarda, Denizgiren’de… Kaçan Sakız’a kaçmış.”

“Sazak’ta 20, bizim Parlak köyünde 20 gavur kalmış. Gençmiş komutanı bizim ordunun. Yollamış askerleri Sazak’a, toplatmış hepsini, getirtmiş köye… Arkada kuyular vardır bizim köyde. Yanyana… Onların başında, kimini öldürüp atmışlar kuyulara, kimisi de kendi atlamış. Taşla kapatmışlar üzerlerini.”

”İkinci Cihan Harbi’nde, ben Sazak’ın altında sürüleri otlatırken iki yunan subayı çıktı denizden. Girit’te direnmişler almanlara. Yenilince de kaçmışlar buraya. Biri İstanbulluydu. Mübadelede gitmiş Yunanistan’a. Vallahi benden iyiydi türkçesi. Götürdüm teslim ettim jandarmaya…”

Küçükbahçe

İlk buluşma yemeği Küçükbahçe’deydi. Davul zurnayla karşılandı yunanlılar. Sordum, tam otuz üç kadının emeği varmış yerel mutfağın birbirinden güzel örnekleriyle donattıkları masalarda. Ses sisteminin berbatlığı dışında çok şey güzeldi. Uzun bir masaya yerleştirilmişti Sazak’ın çocukları, torunları… Pek oturmadılar yerlerinde. Dansederken kaynaştı Ege’nin iki yakası en çok. Mikrofon bana da düştü, duyurdum bir sonraki gün yapacağım performansı, nedenini…

http://picasaweb.google.se/s/c/bin/slideshow.swf

Yine de bir şeyler tuhaftı o gece. Yunanlıların kıvrak, çok hareketli, neşeli danslarına verilen cevaplar, bizim efelerimizin savaşçı, mağrur danslarıydı hep. Çalınan üç türküden ikisinde, Sazaklıların masasını çeviren ve Küçükbahçelilerden çok yazlıkçılarla dolu izleyicilerin ağır suskunluğunda, alttan alta Parlak köylü Softa Mustafa’nın ilk sorusundaki kaygıları hissetmek,”sınırın nereye kadar olduğunu ileten” gizli uyarı cümlelerini duymak mümkündü. Köylülerse, konukseverliğin en güzelini göstermek çabasındaydı hep. Belgesel ekibinin 8 koldan çalışan kamerası, bu buluşmadaki ”olması gereken” ama henüz ”istendiği kadar olmayan” duygu yoğunluğunu, sıcaklığı, zorlayarak, arayarak, her şeye rağmen bulmaya çalışarak çekme derdindeydi.

Fotograf: Elif Dumanoğlu

Sazak(i)

Ertesi sabah, duyurduğum gibi gün doğarken yürüyordum Sazak’a varan patikanın üzerinde… Elimde koca bir çanta, içinde bahçıvan makasım, azığım, suyum ve kameralarım. Uzun uzun izledim köyü dört bir tarafından o çok özel ışıkta. Arı vızıltıları giderek artmaya başladı, uzaklardaki keçi sürüsünün çanlarını duydum. Serinlik yerini hızla tüm gün bedenimi kavuracak olan sıcaklığa bırakmaya başladı. Rüzgar yamacın, yakın tepelerin, dağların, denizin, Midilli’nin, Sakız’ın kokusunu taşımaya…

http://picasaweb.google.se/s/c/bin/slideshow.swf

En arka mahalleden başladım devedikenlerini kesmeye. Altından kalkmaya çalıştığım şeyin kapsamını ve olanaksızlığını farkedince hedefimi küçülttüm. Sadece eviçlerini temizlemeye karar verdim. Her evden kendimce iznimi isteyerek, alarak başladım performansıma. Üçüncü evde, performansıma çağrım üzerine gelen, katılan olacaksa, bulunduğum ve çukurda kalan yerden onları göremeyeceğimi, karşılayamayacağımı anladım, tırmanmaya başladım köyü.

Bu sefer en yukardan, manastırdan başladım dikenleri temizlemeye… Manastırı içinde dolaşılabilir hale getirdiğimde, dikenlerin sakladığı eski türkçe bir mermer yazıtı ve mezar soyguncularının taşların altına gömüp sakladığı kazma ve küreği ortaya çıkarmıştım.

Performansı olabildiğince kaydettim. Güneş yükseldikçe içinde kaldığım gölgesizliği, yorgunluğumu, susuzluğumu, açlığımı, güç toparlamamı, dinlenmemi, yeniden ve daha hızla işe girişmemi.

Manastır dahil toplam 9 mekanı temizleyebildim sadece dikenlerden. Yanı sıra bir kuyuyu ve bir ana sokağı… Dror (Feiler), Gunilla (Sköld-Feiler) ve Leyla (karım) akşamüstü saat beşte yanıma gelene kadar sadece iki ziyaretçim oldu: Bir önceki gece Küçükbahçe’de yaptığım duyuruyla yola koyulan Bergamalı felsefe öğretmeni bir babayla, onun ingilizce öğretmeni kızı. Sorduydum ama o yorgunluğun ardından unuttum not etmediğim isimlerini. Benimkinin iyice azaldığını öğrenince sularını ve gerek olmadığını söylesem de armutlarını paylaştılar benle. Bir de dayanışmalarını… Çok sağolsunlar. Oysa ilk duyurumun ardından en az kırk kişi “katılacağını” iletmişti performansa. Anlayacağınız her zamanki hikaye, bizim millet çok katılımcı ama sadece lafta…

Dror, köyü, toprağını, taşlarını, ışığını ve beni uzun uzun soluduktan sonra olağanüstü doğaçlama müziğiyle katıldı performansıma. Karaburun’un benzersiz doktoru ve aktivisti İbrahim Sivrikaya’nın, günlerce ona buna sorup bulduğu, Dror’a verdiği ve anladığım kadarıyla alıştığının çok dışında bir yapısı ve bir dizi teknik sorunu olan klarnetten o özel “çığlık” yükseldiğinde ruhumun biriken tüm zehri boşaldı toprağa. Asıldım bahçıvan makasıma. Performansın bu son dakikalarını Gunilla ve Leyla çekti.

Biz köyden tam ayrılırken, Sazak(i) çocukları ve torunlarının gelişinde en az bu taraftaki düzenleyiciler kadar emeği olan Andreas Baltas rehberliğinde Vartholomio Belediye Başkanı Christos Vrionis, Başkan Vekili Kostas Papadopoulos, eski bir Sazak sakininin torunu olan Nikos Gialamas’ın arayışına tanıklık etmek üzere bir gece önceki belgesel ekibi eşliğinde Sazak’a geldiler. Manastıra girdiklerinde Kostas’a hoşluk olsun diye “burayı sizin için dikenlerden temizledim,” dedim ingilizce… Beş on dakika sonra yanıma gelerek “bu kirli tarihi de temizleyebildin mi?” diye sordu, o çok akıllıca diye düşündüğü bir cümleyi ne tür bir insana yönelttiğini bilemeyen insanların cahil çiğliği ile… Yazık! Cevap vermedim.

Ayrıldık Sazak’tan. Heybetli kanat sesleri sessizliğin içinde patlayan iki büyük ve kara kartal eşlik etti bize gökyüzünde. Dror, kimsenin insan ya da traktör yollayamadığını öğrenince 30 kilograma yakın ağırlığı olan beyaz mermer yazıtı Sazak(i) ve anayol arasındaki 2 kilometrelik patikada sırtında taşımak konusunda çok ısrarcı oldu. Onları utandırmak istercesine…

Sarpıncık

7 Ağustos’un buluşma yemeği Sarpıncık’ta olacaktı. Sarpıncık’ta bizi, Dr. İbrahim ve onun bilgilendirmesiyle görevdeki son on beş gününe giren Karaburun Kaymakamı İlker Özerk Özcan karşıladı. “Size ne yazık ki Sazak’ın gerçek sahibi olan mezar soyguncularının kazma ve küreğini ve dikenler sayesinde bulamadıkları bir yazıtı, umarım bundan sonra orası korunur diye, ama çok da umutlanmadan teslim ediyorum,” dedim. Teşekkür etti ama aslında cevap vermedi.

Gece, bana göre Küçükbahçe’dekinden daha güzel geçti. Dostlarımın sıcaklığının, mikrofonda yeralan olağanüstü bir yerel klarnet ustasının, tüm konukların bir çember biçiminde yerleşmelerinin, iyileştirilmiş ses düzeninin, Sarpıncık köylülerinin davetkar danslarının, inanılmaz lezzette mezelerin ve performans sonrası çok mutlu yorgunluğumun, bir önceki gece hissettiğim ”sınırın nereye kadar olduğunu ileten” gizli cümleleri bu kez duymamamın bu duygumda payı elbette vardır.

O akşam, Nikos Gialamas’ın ne yazık ki atalarının kemiklerine çok kolaylıkla ulaştığını öğrendik.

http://picasaweb.google.se/s/c/bin/slideshow.swf

Gelecek…

Benim, bizim için 2. Karaburun Türk-Yunan Dostluk Günleri o gece sona erdi. Karaburun ve Mordoğan’daki son iki büyük konsere biz katılmadık. Eminim onlar da güzel geçmiştir.

Şimdi yaklaşık üç saati bulan kayıtlarımdan bir performans belgeseli kurgulamaya başlayacağım. Bir iki haftaya yayınlar, paylaşırım sizlerle…

Tüm bu yolculukta beni en çok şaşırtan şey neydi bilmek isterseniz, Sazak(i) çocukları ve torunlarının, bu metnin başında okuduğunuz ve yapacağım filmde izleyeceğiniz o uzak bakışları dışında zahmet edip de Sazak(i) yoluna hiç düşmemeleri, buna kalkışmamalarıydı derim. Dünden çok yarına bakmak istemenin sonucu buysa hayatta artık, en azından o 55 insan için, ben biraz daha umutsuzum artık bu dünyanın geleceğine…

Sazak ne kadar sahipli, ne kadar sahipsiz olduğunu hiç umursamadan güçlü siluetiyle duracak hep ana kara ve adalar, iki halk, geçmiş ve gelecek, acı ve mutluluğun arasında… Ben de onunla birlikte.

Fear of God and Reciprocal Visits

Istanbul Off-Spaces – Independent Art Spaces in Dialogue
Fear of God and Reciprocal Visits

Irmgard Berner
© Qantara.de 2009

Istanbul’s alternative artists have begun creating important niches for a dialogue on society: in independent art spaces and beyond the established art scene. Irmgard Berner visited the exhibition “Istanbul-Off-Spaces” in Berlin Kreuzberg

Bild vergrössern Parallel worlds brought together: “Special Days and Weeks – Istanbul” from the project “5533” which was founded by Nancy Atakan, Volkan Aslan and Marcus Graf in 2008 | Their names are “Hafriyat”, “atilkunst” and “Apartman Project” and they are independent art spaces in Istanbul. “Hafriyat,” which means “excavation,” was one of the first and is still one of the most important non-commercial project spaces in Turkey. In recent years, there have been more and more of these initiatives in Istanbul, a city that previously had as good as no free market for art. The new projects are a reaction by artists and curators to the conditions of the institutionalised art world – and they are reacting with growing confidence. Artist groups are engaging in intensive dialogue, responding to the changes in Turkish society and civil rights laws. For a short time, a gallery in Berlin, the Bethanien art space in the inner-city suburb of Kreuzberg, is providing them with a very prominent platform for their projects – as part of the city’s longstanding partnership with Istanbul.

The message of the “Mayhas”

Bild vergrössern “Get to the point!” – the Turkish idiom “Sadede Gel” shines in the Berlin night between the towers of the Bethanien art space | The Turkish phrase “Sadede Gel” is spelled out in lights strung between the two towers of the Bethanien building. The artists translate it as “Get to the point”. The many people of Turkish origin who are the building’s neighbours will be familiar with messages of this type, called “mayhas” and displayed between minarets during Ramadan in Muslim countries. Mayhas were once a powerful means of communication for religious or moral messages.

Yet, through this traditional form of communication, the artist group “atilkunst” is not only broadcasting a common saying into public space, but also launching a signal to society. And it is the ironic overture to the multiple dialogues which are taking place in the exhibition.

One aspect of the dialogue which these Turkish galleries are involved in is artists getting together in Istanbul and learning from one another. They combine their production forces and harness their collective intelligence against the artistic establishment with all its crippling constraints. Important platforms have emerged from this movement in recent years. The art itself acts as a spark that ignites a much larger engine – these spaces, small as they may be, often evolve into meeting spaces for academics, architects, urban planners, artistic initiatives and organisations.

Boldly working against the grain in a repressive climate

It’s their counter-ideas for an interdisciplinary presentation of art, offering artists a chance to go against the grain in the still repressive atmosphere of the Turkish unitary state, which are now on show at the Bethanien art space.

Bild: “Kemalism is a way of worship”, Poster, Hakan Akçura 2007; © Hakan Akçura

Bild vergrössern Getting away from conservative approaches to art and social taboos: the artists group Hafriyat has been organises events for ten years, among them exhibitions of creative posters | Visitors enter via a broad corridor, flanked by a cosmos of images on the subject of “fear of God”. Graphic art and written messages relate to the fear which has been created among the people and used since the dawn of time in order to hold on to power. This poster collection dates from 2007 and is from the artist group “Hafriyat”.

The group runs a small venue in Istanbul’s harbour quarter Karaköy, tucked between car repair shops and brothels, out of reach of the conservative and commercial art scene dominated by banks and institutions. Membership fees and support from the neighbourhood pharmacies, nightclubs and production companies cover the group’s running costs, helping them to maintain their independence.

Workshops and performances

The Berlin exhibition illustrates the goals of these independent initiatives and how they work – in comparison to publicly funded art spaces in Germany – using pictures, texts, videos and installations. The “Apartment Project”, founded by the video artist Selda Asal in 1999, works with workshops and performances. Asal and Serdar Ateser have already worked on a music video project with pupils at a Berlin school. Their current piece in the exhibition is called “Reciprocal Visit” and involves ten Turkish artists.

The ten artists reflect on their visits to Georgia, Armenia and Iran, chosen precisely because of the political differences between them and Turkey. The film sequences reveal the explosive political background: for example, Turkish citizens are banned from entering neighbouring Armenia, and vice versa. The artists use the custom of “reciprocal visits”, which has traditionally supported neighbourly relations in these countries and the Arab world, as a cultural counter-measure, thereby overcoming entry bans and border walls.

The up-and-coming group “Kurye” defines itself as a video organisation. Its concept focuses on the image, in permanent circulation and accessible everywhere and at any time.

Platforms for political content

Bild vergrössern 620 videos by 250 artists from 32 countries: The Kurye Archive puts on international festival, film series, audiovisual performances, as well as exhibitions | The group works with an archive system, organises video events on specific themes, international festivals, exhibitions – including online exhibitions – and acts as an agency. The Kurye archive now houses 620 video works by 250 artists from 32 countries; and this impressive collection continues to grow.

The other side of the dialogue behind the exhibition is the city partnership between Berlin and Istanbul, now in existence for twenty years. Berlin has worked hard at maintaining contacts with the few existing artist groups, presenting a very different picture from the usual distorted images of Turkey – a fact that can’t be rated too highly.

Unlike in Berlin, Istanbul’s project spaces are not launching pads for artists’ careers, but spaces for action and platforms for political content, taboo subjects such as gays and lesbians or “woman and the city”. And sometimes all that it takes is a shop window, as the space “Artik mekan” proves in just over two square metres, run by the artists Gonca Sezer and Yesim Agaoglu in an old tea house also in Karaköy. Artists can “get to the point” in the tiniest of spaces.

Sazak'ın dikenleri (Bir performans duyurusu)


Sazak ya da Sazaki…

İzmir Karaburun’da, sakinlerinin bağlarında lezzetli şaraplar ve pekmezler üretmek için rizaki üzümleri yetiştirdiği ve 1922 yılında diğerleriyle birlikte zorla boşaltılan bir rum dağ köyü. Yeni yeni öğreniyoruz ki, dillerinin türkçe olması ve hatta rumcayı bilmemeleri, Karaburun koylarından denize dökülmelerini, birçoğunun öldürülmesini, arkalarından köylerinin talan edilmesini engellememiş.

Karaburun kendimi neredeyse yerlisi saydığım ve 35 yıl önce yerleşip, sürekli gelip gittiğim bir kasaba… Defalarca yanından geçip, o çarpıcı silüetini zihnime kazımış, hikayesini öğrenmiş olsam da ancak geçen hafta ziyaret edebildim Sazak’ı. Kalakaldım. Benzerini yıllar önce Fethiye Kayaköy’de yaşadığım gibi kara bir taş çöreklendi yüreğime.

Sonra öğrendim ki, bu yıl ikincisi düzenlenecek Karaburun Yarımadası Türk-Yunan Dostluk Günleri’nde Sazak sakinlerinin çok yaşlı çocukları gelecek Yunanistan, Patras yakınlarından buralara… Sayıları 50’yi aşıyor. Ben de onların da katılacağı ve komşu Sarpıncık köyünde düzenlenecek müzikli, kahkahalı ve belki bol da gözyaşlı akşam yemeğinin düzenleneceği gün bir performans yapmaya karar verdim Sazak’ta.

Geçen hafta yüzlerce fotografını, her boş evden izin isteye isteye çektiğim ilk ziyaretimde bacaklarıma dolanan ve koca köyü yürek dağlayan bir örtü gibi kaplayan Sazak’ın devedikenlerini, 7 Ağustos 2009 gündoğumundan batımına kadar temizlemeye çalışacağım.

O güne kadar ise, performans duyuru posterini kasabaya ve tüm yakın köylere Karaburun Belediyesi’nin yardımıyla yaygın dağıtıp, bu katılıma açık performansıma başka insanlar da gelecek mi diye merak edeceğim.

Sazak’a Parlak köyünün yakınlarındaki patikalardan benim adımlarımla yaklaşık yarım saat yürüyerek varılabiliyor. Haliyle istek, karar ve çaba gerekecek katılmak isteyen herkese…

Kendi kaderlerine ve aslında mezar soyguncularına terkedilen, yine de zamana karşı acı öyküleriyle direnen bu köylerin üzerindeki örtünün benim ardımdan kaldırılması ve Türkiye-Yunanistan halklarının dostluğunun her gün daha da gelişmesi dileğimle…

Bu güncel sanat etkinliğim, Karaburun Gündelik Yaşam Bilim ve Kültür Derneği ve Karaburun Belediyesi tarafından destekleniyor.

Ek bilgiler:

2.Karaburun Yarımadası Türk-Yunan Dostluk Günleri

Geçtiğimiz yıl Karaburun Şenliği kapsamında yapılan Türk-Yunan Dostluk Gecesi çok ses getirince imece usulü yapılmaya çalışılan bu etkinliğin ikincisinin bu yıl Karaburun Şenliği’nden ayrı olarak dört gün sürecek bir şekilde yapılması planlandı.. Karaburun Gündelik Yaşam Bilim ve Kültür Derneği’nin öncülüğünde Karaburun Belediyesi’nin katkılarıyla oluşturulan etkinliğin en önemli özelliği sanatçıların dostluk için gelip ücret istememeleri. Bu yıl aramızda mübadele ile giden Karaburunlu rumların çocuk ve torunları, Midilli ve Sakız’dan gelen konuklar ve merkezi Atina’da olan Türk-Yunan Dostluk Derneği’nin temsilcileri olacak.

Katılan gönüllü sanatçı, müzisyen ve müzik grupları:
Serap Tamay & İsmet Tezcan
Her Halukarda
Şinasi Kula
Ümit Mutlu
Ali Fuat Aydın & Cenk Güray
Yazaka (Ozan Özdemir ve arkadaşları)
Gastibelza (Fotini, Dimitris, Yves ve Dinos)
Lesbos Folk Group
Dror Feiler
Hakan Akçura

Etkinlik tarih ve yerleri (genellikle akşam saatleri):
6 Ağustos 2009, Küçükbahçe Köyü
7 Ağustos 2009, Sarpıncık Köyü
8 Ağustos 2009, Karaburun Merkez
9 Ağustos 2009, Mordoğan Merkez

Etkinliğin Facebook sayfası

Karaburun Heritage web sitesi

Karaburun.tk web sitesi

Karaburun Belediyesi web sitesi


Karaburun people of Glyfa (fotograflar)

Sazak köyünün fotografları (Hakan Akçura, 2009)

http://picasaweb.google.com/s/c/bin/slideshow.swf

Zwischen Werkstatt und Bordell

Die Ausstellung “Istanbul-Off-Spaces” stellt unabhängige Gruppen und Projekträume der türkischen Kunstszene vor

Irmgard Berner

Berliner Zeitung
21.07.2009

Komm auf den Punkt – wie oft möchte man nicht diesen Satz gen Himmel schreien. Und nun leuchtet er in Großbuchstaben hoch oben zwischen den Türmen des Künstlerhauses Bethanien in den Kreuzberger Nachthimmel, und zwar auf Türkisch: “Sadede Gel”. Für die türkische Nachbarschaft sind solche Botschaften geläufige Sprüche, da sie in muslimischen Ländern während des Ramadan als Lichterketten zwischen Minarette gespannt werden.

Die Künstlergruppe atilkunst aus Istanbul sendet hier aber nicht nur eines ihrer markanten “public images” in den offenen Raum, sondern setzt mit dieser traditionellen Form der Botschaftsvermittlung ein gesellschaftspolitisches Signal. Und gibt den spielerischen Auftakt zum Dialog in der Ausstellung “Istanbul-Off-Spaces” im Kunstraum Kreuzberg. Atilkunst ist eine von vierzehn Gruppen und unabhängigen Kunsträumen, denen hier eine äußerst aufschlussreiche Plattform geboten wird.

Die eine Seite des Dialoges dieser Off-Spaces beruht darauf, dass Künstler in Istanbul sich zusammentun und gegenseitig voneinander lernen. Sie bündeln ihre Produktionskräfte und setzen die Kollektiv-Vernunft gegen das bis zur Verzweiflung lähmende Kunst-Establishment ein. Die so entstandenen Projekträume haben sich in den letzten Jahren zu wichtigen Orten des gesellschaftlichen Diskurses herausgebildet. Der Auftritt der Kunst wirkt dabei wie eine Initialzündung. Denn diese Räume, so klein sie auch sein mögen, werden oft zu einem Treffpunkt für Wissenschaftler, künstlerische Initiativen und Organisationen.

In Bethanien zeigen sie nun ihre Gegenentwürfe für eine interdisziplinäre Kunstpräsentation, die mutige Reibungsflächen in einem nach wie vor repressiven Klima einer sich als Einheitsstaat definierenden Türkei bieten. Schon im breiten Flur durchläuft man einen Bilderkosmos zum Thema “Gottesfurcht”. Grafiken und Schriftbilder weisen darin auf die seit Menschengedenken zum Machterhalt produzierte Angst hin. Diese Plakatsammlung von 2007 stammt von der Künstlergruppe Hafriyat, die in einem kleinen Ladenlokal im Istanbuler Hafenviertel Karaköy – jenseits des kommerziellen Dunstkreises der konservativen, von Banken und Institutionen getragenen, offiziellen Kunstszene – zwischen Autowerkstätten und Bordellen ihren Raum betreibt. Die laufenden Kosten kann die Gruppe dank der Mitgliedsbeiträge und engagierten Unterstützung aus der Nachbarschaft wie Apotheken, Nachtlokalen und Produktionsfirmen bestreiten und so ihre Unabhängigkeit bewahren.

Wie diese unabhängigen Initiativen der Off-Kunst arbeiten, welche Ziele sie verfolgen – auch im Vergleich zu geförderten Kunsträumen in Berlin – wird anhand von Bildern, Texten, Videos und Installationen nachvollziehbar. Das Apartment Project, von der Videokünstlerin Selda Asal 1999 gegründet, arbeitet auf der Basis von Workshops und Performances. Asal hat in Berlin bereits mit Schülern des Löwenstein-Gymnasiums in Neukölln ein musikalisches Videoprojekt entwickelt. Ihre aktuelle Arbeit in der Ausstellung heißt “Gegenbesuch”, eine Aktion, an der sich zehn türkische Künstler beteiligten. In Großprojektionen zeigen sie ihre Reisen nach Georgien, Armenien und Iran, die sie gerade wegen der heiklen Situation dieser Länder unternahmen. Die Filmsequenzen führen den brisanten Hintergrund vor Augen: türkischen Staatsbürgern ist es verboten, in ihr Nachbarland Armenien einzureisen – und umgekehrt. Die Künstler nutzten den Brauch des “Gegenbesuchs”, der in diesen wie in arabischen Ländern nachbarschaftliche Beziehungen fördert, als kulturelle Gegenmaßnahme und konnten so Einreiseverbote und Grenzmauern aufheben.

Die andere Seite des Dialogs in dieser Ausstellung ist in der Städtepartnerschaft zwischen Berlin und Istanbul begründet, die bereits ihr 20-jähriges Bestehen feiert. Man kann es nicht hoch genug bewerten, dass der Austausch mit den wenigen vorhandenen Künstlergruppen gepflegt und ein anderes Bild als der übliche Zerrspiegel vom Land am Bosporus vermittelt wird. Im Unterschied zu Berlin bieten die Istanbuler Projekträume aber keine Sprungbretter für angehende Künstlerkarrieren, sondern Aktionsfreiräume und Plattformen für politische Inhalte, gesellschaftlich tabuisierte Themen wie Schwulen und Lesben oder “Frau und Stadt”. Und dazu reicht schon mal ein Schaufenster, wie der Raum Artik mekan mit gerade mal zwei Quadratmetern beweist, den die Künstlerinnen Gonca Sezer und Yesim Agaoglu in einem alten Teehaus ebenfalls in Karaköy betreiben. Denn “auf den Punkt kommen” kann man auch in den winzigsten Räumen.

Kunstraum Kreuzberg/Bethanien, Mariannenplatz 2 (Kreuzberg). Bis 16. August, täglich 12-19 Uhr.

Furchtlose Gegenorte

Bethanien zeigt Arbeiten freier Istanbuler Kunstprojekte

Von Jana Findeisen

Neues Deutschland, 16.07.2009

Kemalism is a way of worship”, Hakan Akçura, 2007, Poster, 70x100cm.

In Istanbul ist »Gottesfurcht« schwer umstritten. Die 2007 entstandene Plakatserie des Istanbuler Künstlerkollektivs »Hafriyat«, derzeit in der Ausstellung »Istanbul Off-Spaces« zu sehen, wurde sowohl von islamischer als auch staatlicher Seite zur Provokation erklärt. Noch vor Ausstellungseröffnung warf die türkische Zeitung »Vakit« den Künstlern vor, religiöse Gefühle zu verletzen. Als handfeste Drohungen folgten, wandten sich die Künstler an die Polizei. Die wiederum sah in der Ausstellung die Würde des türkischen Staatsgründers Kemal Atatürk beschädigt. Das Beispiel veranschaulicht, unter welch heiklen Bedingungen türkische Künstler auch heute noch arbeiten.

»Hafriyat« war eines der ersten unabhängigen Künstlerkollektive in einer Stadt, in der Kunst im öffentlichen Raum lange nicht sichtbar war. »Der öffentliche Raum, und folglich auch das gesamtgesellschaftliche Leben und die Individuen, wird von Repression, Kontrolle und Diskriminierung beherrscht«, stellt die Istanbuler Kulturarbeiterin Deniz Erbas fest. Doch die unabhängige Kunstszene Istanbul emanzipiert sich mehr und mehr. Mittlerweile gibt es zahlreiche »Off-Spaces«, von Künstlergruppen eingerichtet mit dem Ziel, eine Kunst jenseits politischer, religiöser und ökonomischer Zwänge zu ermöglichen. Manche dieser Räume sind physisch, andere virtuell, wieder andere mobil. Sie können sich in gemeinsam angemieteten Läden und Wohnungen, in Blogs im Internet, oder in einem mobilen Gegenstand befinden – so hat das Mesa-Projekt einen Tisch zum Ausstellungsraum umfunktioniert.

Diese neue Istanbuler Kunstszene stellt nun im Haus Bethanien aus und sucht dabei bewusst die Auseinandersetzung mit ihrem Gastgeber: Die Gruppe atilkunst assoziiert die Türme des Bethanien mit Minaretten und verbindet sie durch eine »Mahya«, einen traditionell an Moscheen angebrachten Leuchtschriftzug. Statt eine religiöse Botschaft zu verkünden, fordert die Aufschrift »Komm zur Sache«. Selda Asal, eine der wichtigsten Figuren der Istanbuler Off-Szene, zeigt das kurz vor Ausstellungseröffnung fertiggestellte Video-Projekt »Sei ein Traum«, in dem Neuköllner Schüler über die Diskriminierung von Frauen in der islamischen Kultur rappen. Konsum und Überwachung beleuchtet Burak Arikans Installation »MyPocket«: Ein Computer sagt die Kontobewegungen des Künstlers vorher und visualisiert dessen Konsumverhalten graphisch.

Gemein ist diesen und den anderen ausgestellten Arbeiten aus den Istanbuler »Gegenorten« die starke Politisierung. Sie produzieren, in Deniz Erbas Worten, »weniger kunstimmanente oder ästhetische Ansätze als vielmehr aktionsgerichtete Organisationsformen«. Mehr als auf künstlerischer Ebene beeindrucken die Istanbuler Off-Spaces deshalb als innovative Orte des gesellschaftlichen Diskurses.

»Istanbul Off-Spaces« ist bis 16. August im Kunstraum Kreuzberg/Bethanien zu sehen.